özne/ nesne bağlamı
şiiri yenibaştan düşünürken türkiye toplumunun temel düşünce yapılanması ile bu yapılanmanın değişim ve dönüşüm süreçlerine bakmanın aydınlatıcı olacağını varsayıyorum.
ücra’cılar konunun bu yanını da tartışıyorlar ( nisan 2005 sayısı).
önce, düşünceyi belirleyen birikimleri tanımak gerekiyor.
İnsan düşüncesi mitoslarla başlıyor. mitoslar toplumların “ ben neyim, kimim? nerden geldim? nereye gidiyorum? niye varım? görevlerim ve haklarım var mı?…. vb.sorularına yanıt buluyor.
dünyayı böyle algılayıp alımlama, var olanın, var olduğu düşünülenin korunmasına ve savunulmasına yönelik bir yöntemi besleyerek geliştiriyor. metafizik anlayışın estirdiği yoğun fırtına altında insan, inancıyla yaşamını kurup sürdürmeye başlıyor. ona uyma ve onu savunma dışında sisteme hiçbir katkısı olmuyor. olması da mümkün görünmüyor.
insan, inanç üzerine kurulmuş böyle bir sistemde ona bir katkı yaptığında inanç esaslı sistemin temelden sarsılacağını da biliyor.
o sistem içinde salt inanılacak ve onlara bağlanılacaktır.
özne bu yapılanmada, söz konusu edilemez. inanacak ve o inancın gereğini yerine getirecek olan özne, artık edilgin bir tutum için vardır. böyle bir algılama sistemi içinde nesne her zaman öznenin önünde olmuştur.
mitos da bir nesnedir.
insanın yaşamını yönlendiren özne, insanın inandığı o mitostur. Mitos, insan yaşamında nesnel bir varlık olarak vardır ve yaşamaktadır. insan onun yanında ve karşısında, ona hiç etkin olamadan varlığını sürdürüyor.
metafiziğin egemenliğinde nesne ile öznenin özdeşleşmiş olması, nesnenin egemenliğini çoğaltan ve yaygınlaştıran bir sonuç getirdi. özne, nesnenin etkinliğini ve önemini aşamadı. aşmak için de bir çabası olmamıştır. karşısında aşamayacağı koskoca bir inanç dağı her zaman tüm heybetiyle durmayı sürdürmüştür. inanç her şey olmuş, yaşamı her yanından sarmıştır.
Metafizik dünyada yaşamanın kolay olan yanı, insanın edilginleşmiş olmasıdır. İnsan, eşya karşısında salt tapınmayı hazırlayan, giderek tapınmanın gerçekleşmesini sağlayan şeyler söyleyebilir ancak.
en etkin olduğu söz egemenliği alanında ise, eşyayı nasıl algılıyorsa öyle anlatması gerekiyor. eşya, onun için bir nesne olmakla birlikte onun “neliği ve nasıllığı” üzerinde hiçbir tasarrufu olmuyor/ bulunmuyor. insan katı bir metafizik çerçeve içinde, o nesnenin egemen olduğu bir dünyada yaşamakta ve yaşadıklarını anlatmakta ve paylaşmaktadır.
metafizik çerçeve içinde algıladığı nesnenin varlığını değiştirmeyi/ dönüştürmeyi düşünemiyor.
insan, kullandığı sözcükleri de o inanç sistemi içinden seçiyor. o nedenledir ki sözcükler, metafizik tabana yaslanıyorlar. sözcüklerin bir sözdizimi içinde bir araya gelmeleri de metafizik oluyor.
bireyin özne olarak ortaya çıkışı konuşma, yapma ve davranma yollarıyla oluyor. özne olarak tanımlanan deneyimlerin arkasında, her zaman iktidar vardır.[1] özne bu yolla ortaya çıkıyor. insanî edimlerin özü, toplumun yaşamı algılama biçimi ile bu algılamanın yaslandığı düşünce biçiminden başka bir şey değildir.
gelenekten süzülen bu düşünce, islamiyetle kabuk değiştirmekle kalmamış, metafizik yapılanma daha da zenginleşmiştir.
islamiyet ile yeni bir felsefe oluşmuş, aşkın bir düşüncenin egemenliği üzerine kurulmuş yeni bir anlayış egemen olmaya başlamıştır. bu düşünce de inanç üzerine oturmuştu. aşkın düşüncenin yeryüzündeki temsilcisi olan iktidar, artık daha sağlam bir yerden ses verir hale gelmiştir. ne ki yine insan, nesne olmanın ötesine geçememiştir. özne olmadığı/olamadığı için de dünyanın ve o dünyadaki nesnelerin yeniden düzenlenmesi; değiştirilmesi ve bu düzenlemede insani faydanın öne alınması mümkün olamamıştır.
çünkü özneleşmeye olanak yoktur.
Artık sözcükler, geniş ve derin bir metafizik alandan gelirler.
sözdizimleri oluştururlarken de bu aşkın atmosferi taşımayı sürdürürler. yunus emre’nin herhangi bir deyişinde bu özelliği bulmak mümkündür. divan şairlerinden hangisine giderseniz gidin, aynı şeyle karşılaşacaksınız. divan nesri alanındaki herhangi bir yapıtın tümceleri de…
bu yapılanma, üzerinde yetiştiği ve olgunlaştığı metafizik alanın yansımasından başka bir şey değildir.
20.yy.ın başında türkiye yeni bir uygarlık çevrimine girer. atatürk bu harekete, ilerdeki hedefi verirken “çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak” gibi bir tanım yapar. şimdi artık, adı “batı” olan bir çerçevenin içine girilmektedir. o çerçevede bilimsel metotlarla elde edilmiş gerçekliklerin yeri vardır. artık dünya bu pencereden görülerek alımlanacaktır.
hemen hemen yüzyıllık bir serüvendir sözünü ettiğimiz süreç.
bu süreçte yepyeni bir dil oluşmuştur.
yeni kuşaklar yetişmiştir.
atatürk’ün sözünü ettiği “çağdaş uygarlık” içinde yetişmiş çok sayıda insanımız vardır….
ne ki 1950’de başlayan ve yerelleşmeye dönük olduğu söylenmekle birlikte inancın etkisinin her yerde ve her alanda çok ağır biçimde duyumsandığı ve 20.yy.ın başında gerçekleştirilen “batıya dönüşün doğu ile yeni bir sentezi“ne benzeyen bir karmaşaya kapı açılmıştır.
bu kapıdan giren, ta geleneklere değin uzanan o eski yapılanmanın sürdürülmesinde, siyasal yarar görülmüştür. bugün toplumumuzun her kesiminde yaşanan ikilem ta buraya dayanıyor ve bu ikilem giderek derinlik de kazanıyor.
bugün, şiirin bulunduğu kanaldan, hop diye, eski şiirin yinelenmesinden oluşan yeni bir kanala alınması böyle bir dönüşümün sonucunda gerçekleşmiştir..
türkiye şiiri, geleneksele yaslanan eskimiş şiirin yinelenmesi gibi bir yanlışlığın göbeğinde bocalayıp duruyor.
geleneği ve eski şiiri önerenlerin koruma ve yardımı altında gerçekleştirilmeye çalışılan bu duruşun, şiirimize ekleyeceği hiçbir şey kalmamıştır.
ödül alan şiir yapıtlarının tümü, eski şiire özenen şiirlerden oluşuyor.
eskimiş sözcükleri, söz yapılarını şiirine alarak, bu tutumun “metinlerarasılık” olduğunu söyleyerek şiirimize yeni bir şey kazandırmanın, ona bir yenilik eklemenin olanağı yoktur. postmodern çağın yerelliğe eğilen bir yanı olmasından yürüyerek gelinen bu nokta şiirimizi düze çıkaramayacaktır. eğer bu yol çıkar bir yol olsaydı, turgut uyar’ın divan’ının yeni bir nef’i, yeni bir baki… falan getirmesi gerekirdi ki uyar divan’la salt yerinde saydı…
eğer bu yol bir çıkmaz sokak değilse, nurer uğurlu’nun özenle yaptığı divan şiiri uyarlamaları nerelerdedir?
insanlar hala -bu işi bilenlerle bu şiirlerden tat alanlar için söylüyorum- uğurlu’nun özenle yaptığı uyarlamaları değil, yine o ağdalı dilini anlamadıkları dizeleri okumayı tercih ediyorlar…
fuzuli’nin, baki’nin, nef’i’nin…sesi bulunamamıştır da ondan!
o ses, başka bir şeydi…
sözünü ettiğimiz bu eski şiirin öznesi yoktur.
o nedenledir ki ayakları yere basmaz ve yaşayan bir şiir değildir.
nesnesi ile öznesi çakışan bu şiirin şimdilerde yinelenmeğe çalışılması ve buna ilişkin çabaların da ödüllendirilmesi, yaşamayan ve yaşamın ortasına ayakları ile basamayan, hayal aleminde dolaşan bir şiiri geliştirmek demektir.
bu çabanın şiirimize hiçbir katkısı olmayacaktır.
şiiri, yenibaştan düşünüp yenibaştan kurarken bu temel gerçeklik bize yol göstermelidir.
[1] Mıchel faucauld, özne ve iktidar, çev: o.akınhay, seçme yazılar 2, ayrıntı y.,ist.,2000, s.13 ve ötesi