Muhsin Şener Rotating Header Image

Şiiri Yenibaştan Düşünmek Şiiri Yenibaştan Kurmak – 5

 

özne/ nesne bağlamı

 

şiiri yenibaştan düşünürken türkiye  toplumunun temel düşünce yapılanması ile bu yapılanmanın  değişim ve dönüşüm süreçlerine  bakmanın  aydınlatıcı olacağını varsayıyorum.

ücra’cılar  konunun bu yanını  da  tartışıyorlar ( nisan 2005 sayısı).

 

önce, düşünceyi belirleyen  birikimleri tanımak gerekiyor.

İnsan düşüncesi mitoslarla  başlıyor. mitoslar toplumların “ ben neyim, kimim? nerden geldim? nereye gidiyorum? niye varım? görevlerim ve haklarım var mı?…. vb.sorularına   yanıt buluyor.

 

dünyayı böyle  algılayıp alımlama,  var olanın, var olduğu düşünülenin  korunmasına ve  savunulmasına yönelik  bir yöntemi besleyerek geliştiriyor. metafizik  anlayışın estirdiği yoğun fırtına altında insan, inancıyla  yaşamını kurup sürdürmeye başlıyor. ona  uyma ve onu savunma dışında  sisteme hiçbir katkısı olmuyor. olması da  mümkün görünmüyor.

insan, inanç üzerine kurulmuş böyle bir sistemde ona  bir katkı yaptığında inanç esaslı sistemin temelden sarsılacağını da biliyor.

o sistem içinde salt inanılacak ve onlara bağlanılacaktır.

 

özne bu yapılanmada, söz konusu edilemez. inanacak ve o inancın gereğini yerine getirecek olan  özne, artık edilgin bir tutum için vardır.  böyle bir algılama sistemi içinde  nesne her zaman öznenin  önünde olmuştur.

 

mitos da bir nesnedir.

insanın yaşamını  yönlendiren  özne, insanın  inandığı o mitostur.  Mitos,  insan yaşamında  nesnel bir varlık olarak vardır ve yaşamaktadır. insan onun yanında ve karşısında,  ona hiç etkin olamadan  varlığını sürdürüyor.

 

metafiziğin egemenliğinde nesne ile öznenin  özdeşleşmiş olması, nesnenin egemenliğini  çoğaltan ve yaygınlaştıran bir sonuç getirdi. özne, nesnenin  etkinliğini ve önemini  aşamadı. aşmak için de bir çabası olmamıştır. karşısında  aşamayacağı  koskoca bir inanç dağı  her zaman  tüm heybetiyle durmayı sürdürmüştür. inanç her şey olmuş,  yaşamı  her yanından sarmıştır.

 

Metafizik dünyada yaşamanın  kolay olan yanı,  insanın edilginleşmiş olmasıdır. İnsan, eşya karşısında salt  tapınmayı hazırlayan, giderek tapınmanın  gerçekleşmesini sağlayan şeyler söyleyebilir ancak.

 

en etkin olduğu söz egemenliği alanında ise, eşyayı nasıl algılıyorsa öyle anlatması gerekiyor. eşya, onun için bir nesne olmakla birlikte  onun  “neliği ve nasıllığı” üzerinde hiçbir tasarrufu  olmuyor/ bulunmuyor. insan katı bir metafizik  çerçeve içinde,  o nesnenin egemen olduğu  bir  dünyada yaşamakta ve  yaşadıklarını  anlatmakta ve paylaşmaktadır.

metafizik çerçeve içinde  algıladığı nesnenin varlığını  değiştirmeyi/ dönüştürmeyi düşünemiyor.

 

insan, kullandığı sözcükleri de  o inanç sistemi içinden  seçiyor.  o nedenledir ki sözcükler,  metafizik  tabana yaslanıyorlar. sözcüklerin  bir sözdizimi içinde bir araya gelmeleri de metafizik  oluyor.

 

bireyin özne olarak ortaya çıkışı konuşma, yapma ve davranma yollarıyla oluyor. özne olarak tanımlanan deneyimlerin arkasında, her zaman  iktidar vardır.[1]  özne bu yolla ortaya çıkıyor. insanî edimlerin  özü, toplumun  yaşamı algılama biçimi ile bu algılamanın yaslandığı düşünce biçiminden başka bir şey değildir.

 

gelenekten süzülen bu düşünce, islamiyetle kabuk değiştirmekle kalmamış, metafizik  yapılanma  daha da zenginleşmiştir.

islamiyet ile yeni bir felsefe  oluşmuş, aşkın bir düşüncenin  egemenliği üzerine kurulmuş yeni bir anlayış egemen olmaya başlamıştır. bu düşünce de inanç üzerine oturmuştu. aşkın düşüncenin yeryüzündeki temsilcisi olan iktidar, artık  daha sağlam  bir yerden ses verir hale gelmiştir. ne ki yine insan,  nesne olmanın ötesine geçememiştir. özne olmadığı/olamadığı için de  dünyanın ve o dünyadaki nesnelerin yeniden düzenlenmesi; değiştirilmesi ve bu düzenlemede insani faydanın  öne alınması mümkün olamamıştır.

çünkü özneleşmeye olanak yoktur.

 

Artık sözcükler, geniş ve derin bir metafizik alandan gelirler.

sözdizimleri oluştururlarken de  bu aşkın  atmosferi  taşımayı sürdürürler. yunus emre’nin  herhangi bir deyişinde bu özelliği bulmak mümkündür. divan şairlerinden hangisine giderseniz gidin, aynı şeyle karşılaşacaksınız. divan nesri alanındaki herhangi bir yapıtın tümceleri de…

 

bu yapılanma,  üzerinde yetiştiği ve olgunlaştığı  metafizik alanın  yansımasından  başka bir şey değildir.

 

20.yy.ın başında türkiye  yeni  bir uygarlık çevrimine girer. atatürk bu  harekete, ilerdeki hedefi verirken “çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak” gibi bir tanım yapar. şimdi artık, adı “batı” olan bir çerçevenin içine girilmektedir. o çerçevede bilimsel metotlarla elde edilmiş gerçekliklerin  yeri vardır. artık dünya bu pencereden  görülerek alımlanacaktır.

 

hemen hemen yüzyıllık bir serüvendir sözünü ettiğimiz süreç.

bu süreçte yepyeni bir dil oluşmuştur.

yeni kuşaklar yetişmiştir.

atatürk’ün sözünü ettiği “çağdaş uygarlık” içinde yetişmiş çok sayıda insanımız vardır….

ne ki  1950’de başlayan  ve yerelleşmeye  dönük olduğu söylenmekle birlikte  inancın  etkisinin her yerde ve her alanda çok ağır biçimde  duyumsandığı ve 20.yy.ın başında gerçekleştirilen  “batıya dönüşün doğu ile yeni bir sentezi“ne benzeyen bir karmaşaya  kapı açılmıştır.

 

bu kapıdan giren, ta geleneklere değin uzanan o eski yapılanmanın  sürdürülmesinde, siyasal yarar görülmüştür. bugün toplumumuzun her kesiminde yaşanan ikilem ta buraya dayanıyor ve bu ikilem  giderek derinlik de kazanıyor.

 

bugün,  şiirin bulunduğu  kanaldan,  hop diye,  eski şiirin yinelenmesinden oluşan yeni bir kanala alınması böyle bir dönüşümün sonucunda gerçekleşmiştir..

 

türkiye şiiri,  geleneksele yaslanan eskimiş şiirin  yinelenmesi gibi bir yanlışlığın göbeğinde bocalayıp duruyor.

geleneği ve eski şiiri  önerenlerin koruma ve yardımı altında gerçekleştirilmeye çalışılan bu  duruşun, şiirimize ekleyeceği hiçbir şey kalmamıştır.

ödül alan şiir yapıtlarının tümü, eski şiire  özenen şiirlerden oluşuyor.

 

eskimiş sözcükleri, söz yapılarını  şiirine alarak, bu tutumun   “metinlerarasılık” olduğunu söyleyerek şiirimize yeni bir şey  kazandırmanın, ona bir yenilik eklemenin olanağı yoktur. postmodern  çağın  yerelliğe  eğilen  bir yanı olmasından yürüyerek gelinen bu nokta  şiirimizi düze çıkaramayacaktır. eğer bu yol çıkar bir yol olsaydı,  turgut uyar’ın  divan’ının  yeni bir nef’i, yeni bir baki… falan  getirmesi gerekirdi ki  uyar divan’la  salt yerinde saydı…

 

eğer bu yol  bir çıkmaz sokak değilse, nurer uğurlu’nun özenle yaptığı divan şiiri uyarlamaları nerelerdedir?

insanlar hala -bu işi bilenlerle bu şiirlerden  tat alanlar için söylüyorum- uğurlu’nun özenle yaptığı uyarlamaları değil, yine o ağdalı dilini anlamadıkları dizeleri okumayı tercih  ediyorlar…

 

fuzuli’nin, baki’nin, nef’i’nin…sesi bulunamamıştır da ondan!

o ses, başka bir şeydi…

 

sözünü ettiğimiz bu eski şiirin öznesi yoktur.

o nedenledir ki ayakları yere basmaz ve yaşayan bir şiir değildir.

 

nesnesi ile öznesi çakışan bu şiirin şimdilerde yinelenmeğe çalışılması ve buna ilişkin çabaların da ödüllendirilmesi, yaşamayan ve yaşamın ortasına ayakları ile basamayan, hayal aleminde dolaşan bir şiiri  geliştirmek demektir.

bu çabanın  şiirimize hiçbir katkısı olmayacaktır.

 

şiiri, yenibaştan düşünüp yenibaştan kurarken bu temel gerçeklik bize yol göstermelidir.

 


[1] Mıchel faucauld, özne ve iktidar, çev: o.akınhay, seçme yazılar 2, ayrıntı  y.,ist.,2000, s.13 ve ötesi

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>