Osmanlı’nın 700. Kuruluş yılı nedeniyle yapılmış kutlama ve toplantıların altında Osmanlı’ya bağlılık, onun uzantısı olmak düşüncesi yatıyordu. Zamanın Cumhurbaşkanı, Türkiye cumhuriyetinin Osmanlı’nın devamı olduğunu söylemekte hiçbir sakınca görmedi!…
Oysa bu anlayış ve kavrayış biçimi, bugün çekmekte olduğumuz kimi toplumsal sıkıntıların da ana nedenlerinin başında gelmektedir.
Cumhuriyetin kurulmasıyla Osmanlı, kalıntılarıyla birlikte bir kenara atılmıştır. Atatürk’ün sağlığında ülkenin ve ulusun gelişmesi ve yükselmesi için alınmış bulunan tüm önlemlerin, çağdaş anlamda bir türk toplumu oluşmasını sağlamaktı.
Osmanlı’nın yaşamını yapılandıran ve ona biçim veren dindi. Din, dünyayı kavrama biçimiyle, Osmanlı’nın yaşamının tüm alanlarını kapsamıştır.din insanın bu dünya ile öteki dünya arasındaki ilişkileri kurup yürütmekle sorumlu olan insanın açmazlarıyla dolu kocaman bir alan ortaya koyuyordu. Dinin gösterdiği ve emrettiği biçimde yapılanmış bir beynin, dünyayı değiştirmek ve ona her gün yeni bir boyut vermek için çalışan insan yerine, onunla yetinmeyi yeğleyen bir insan yapılanmaktadır.
Bu anlayış içinde yetişen insanın gelişim ve değişimi, ne anlaması ne de teşvik etmesi mümkündür.
Osmanlı böyle bir beyindi. Yüzyıllar boyu dünyada oluşan değişim ve gelişimi kavrayamamış olmasının ve onun sonucunda da yıkılımasının ana nedeni buydu.
Ne yazık ki Osmanlı’nın ardından onun toprakları üzerinde kurulmuş bulunan modern türkiye, insanlarının önemli bir bölümü ile birlikte bu zihniyeti de içinde taşıyarak bugünlere gelmiştir.
Bugün yaşamımızdaki örneğin türban açmazının toplumsaldaki hemen herşeyi kavramasının bu zihniyetle ilişkisi apaçık ortada duruyor. Görmek istemeyenlerin bu ilişkiyi görmesi tabii mümkün olmuyor.
Türban sonuç itibariyle bir örtünme değil mi? Başı boynu ve yüzün bir bölümünü şöyle veya böyle örtmek değil mi? Örtmek, “korumak, görünmez duruma getirmek veya gizlemek için üstüne bir şey koymak”(Türkçe sözlük,2.cilt,s.1142) anlamına geliyor. Tabii başka anlamları da var, ne ki bu anlamlar ‘korumak, görünmez duruma getirmek, gizlemek…’ gibi anlamları ortadan kaldırmıyor; onların üstüne başka başka anlamlar da ekliyor. Demek oluyor ki baş, şu ya da bu biçimde örtülerek birşeylerden ‘korunmuş, görünmez hale getirilmiş ve gizlenmiş’ oluyor.
Baş neden bu denli gizleniyor, görünmez hale getirilerek korunmaya alınıyor? Çünkü dinin bu yolda emirleri olduğu söyleniyor. Baş şu ya da bu biçimde örtülürken altında, hep bu emrin gereğinin yapılması gibi bir durum bulunuyor. Yani dinsel bir kökenden kaynaklanıyor bu görünüm.
Türban bu durumuyla kadını önce erkeğe göre geri atıyor açıkça. Onu ikinci sınıf vatandaş yapıyor. Kadın, başını ve boynunu şu ya da bu biçimde örterek kimden saklıyor? Erkekten saklıyor!… Erkek onun saçlarını ve boynunu görerek kadına karşı tahrik(!) olmayacak böylece. Ve tabii kadın da bu örtü sayesinde kendini erkekten korumuş olacak(!…).
Kadın ile erkek arasındaki bu ilişki dinin yapılandırdığı bir ilişki. Buradaki koruma/ korunma falan filan durumu hep dine ilişkin; dinsel kökenli ilişki biçimi.
Şimdi, önce üniversetede okumakta olan türbanlı çocukların, tüm ısrarlara karşın, okullarıyla ilişkilerini kesmelerine değin uzanan ‘türban çıkarmama’ davranışlarının altında yatan neden, dinsel emirlerin yerine getirilme istek ve arzusu değil mi? Bu istek ve arzularını gerçekleştirmek için türbanı serbest bırakın demiş olmuyorlar mı?
Peki, bu istek ve arzularını topluma bir kişisel özgürlük gösterisi olarak sunarlarken bu tutumlarının altında yatan dinsel temeli kişisel özgürlük için bir kılıf olarak kullanmış olmuyorlar mı yani? Buz gibi kişisel istekleri için özgürlük kılıfını kullanıyorlar. Kullanırlarken de dinsel inançlarının gereğini yerine getirmek istediklerini ileri sürüyorlar ve bunda masum olduklarını söylüyorlar.
İnsanların inandıkları gibi yaşamak istemeleri çok doğal. Ne var ki inanç kişisel!…inandıkları gibi yaşamak isteyenler, başlarını türban adını verdikleri bir örtme biçimiyle örterek yaşamlarını o görüntü içinde sürdürmeyi inançlarının gereği olarak yapatıklarını söylerlerken bir dinsel temele dayanıyorlar. O temel, yaşamı düzenleyen ilişki biçimine ters düşüyor. Yaşamı düzenleyen kuralların altında Cumhuriyetle birlikte artık din bulunmuyor. Hukuk bulunuyor.
Din, insanların vicdanlarındadır. Onların kişisel yaşamlarıyla ilişkilidir. Kişisel yaşamlarında diledikleri gibi ve diledikleri şeylere inanabilirler. Ne ki toplumsalla ilişkilerini kurarlarken bu inançlarını gösteren, ileri süren tutum içinde olamazlar. Olurlarsa o zaman, toplumsal yaşamın temelden değişmesi gerektiğine inandıklarını göstermiş olmaktadırlar. Bu ise onların, yaşamın ana felsefesiyle çeliştiklerini apaçık göstermektedir.
Hem demokrasi ile yönetileceksiniz, hem de demokratik olmakla hiç ilişkisi olmayan/bulunmayan inanç sisteminizi topluma egemen kılma isteğinize anlayışla yaklaşılmasını isteyeceksiniz; bu olmaz!…
Bu anlayış Osmanlı’dan gelmektedir. Osmanlı böyle bir ikilem içinde yaşadı. Ve bu ikilemin neye mal olacağını bir türlü anlayamadan yıkıldı gitti. Gitti ama, zihniyeti hala sürüyor ve o zihniyet direniyor.
Siyasal partiler, türbana hep ‘oy kaygısı’ ile yaklaşmışlardır. Onların bu anlayışları konunun giderek derinlik kazanmasına yarayarak içinden çıkılmaz bir hale gelmesine neden oldu. AKP, çoğunluğu elinde bulundurduğu halde bu sorunu parlamento düzeyinde çözmekte isteksiz davranırken, muhalefet salt ‘çoğunluk sizde, çözün de görelim!…’ anlayışını seçmiş görünüyor.
Ne hazin!…
Köşe yazarı gülay göktürk gibi kimilerinin ileri sürdüğü gibi türban takanların başlarını ve boyunlarını türban denilen biçimle örtmelerinin, annelerine, ablalarına…göre ileri bir modernite olduğu ve o nedenle de anlayışla karşılanarak türbanın serbest bırakılması gerektiğini söylemek, temelden yanlış bir yaklaşım… Türban, onu kullanan çocukların annelerine ve ablalarına…göre daha moderniteye uygun bir biçim olabilir; hatta belki de tam öyledir. Ne ki bu durum onun altında yatan temel düşüncenin din kökenli olmasını ve bu yapısıyla da yaşamı din esasına dayandırmak isteğini ortadan kaldırmıyor ki!… Hatta bu, ‘bir tür –uydurulmuş- modernite biçimiyle’ buz gibi irtica!…Yani din esaslı bir yaşam önermiş oluyor.
Cumhuriyet,osmanlının süreği değil ki…
Hem Osmanlı hem de çağdaş olunamayacağı ise gün gibi aşıkar!…
.