Türk Politik Kültürü adlı yapıtında Süleyman Seyfi ÖĞÜN: “sivil akılla politik akıl pazarlığa oturacaksa her şeyden önce vasıflı olmak zorundadır” diyor.[1]
Değinilen bu durumun, ülkemizdeki politik yapılanmada önemli bir yeri var. Öğün, gerek politikada ve gerekse sivil toplumda bir düzey sorunundan söz ediyor.
Toplumumuzda öne çıkan politik önderler, sanki halkın yarattığı yapay kahramanlardır.
Örneğin Osman Bölükbaşı, konuşmalarında ele aldığı konuları, gazete kesikleriyle belgeleyerek ve Anadolu kökenli fıkra ve kısa öykülerle süsleyerek kolayca kavranmasını sağladığından aranan bir meydan hatibiydi.
Halk onu, iktidara hiç yaklaştırmadı.
O, her şeye karşıydı ve her şeyi gerçekten tam halk gibi eleştiriyordu.
Onu dinleyenler ne söylediğine değil, nasıl söylediğine bakıyor ve bu söyleyiş biçimine bayıldıkları için onu dinliyordu.
O, halkın bu özellikleriyle siyasette aradığı biriydi.
Yeri, hiç doldurulamadı.
Ülkeyi yönetmekten önce o, halkın söz kahramanıydı.
Bu örnekte, halkla çok iyi düzeyde ilişki kurabilme gibi, politikada aranan önemli bir özellik vardır. Ne ki bu ilişki, sivil kesimle akıl düzeyinde kurulmuş değildi.
Salt halkın ağzıyla konuşan bir temsilciydi o.
Ecevit, Paşanın CHP genel başkanlığına karşı çıkarak ve bu karşıtlığın tabanına, halkın ve yoksulların çıkarını koyarak, halk için bir Spartaküs gibi ortaya çıktı. İnadına Türkçe konuşuyordu.
Halk, onun söylediklerini çok iyi anlıyordu. Yoksullar, köylüler ve entelektüeller onu kendilerine çok yakın buldular. O, halkın bu kesimlerinin simgesi oldu.
O, halkın kahramanıydı.
Ecevit de halkla rahat bir ilişki kurmuştur. Bu ilişki duygusal düzeyde kalmağa mahkum bir ilişki olmuştur.
Onunla da bir akılsal ilişkisi kurulamamıştır.
Süleyman Demirel, köylü bir toplum olan ve hala bu özelliğini üzerinden atamayan Türkiye toplumunun bir temsilcisi olarak politikada yerini aldı. Yetiştiği köyün diliyle konuşmaktan hiç çekinmedi.
Bu dil onu, halka yakınlaştırmıştır.
Davranışlarıyla da halkın yanında göründü. Halkın köylü kesimi ve büyük sermaye sahipleri onun yanı başında yer aldılar. Türkiye’nin son en az 30 yılına, sorumlu olarak damgasını vurdu.
Ne ki Demirel’in de halkla olan ilişkisi akıl düzeyinde kurulamadı.
Ona olan bağlılık, duygusaldı ve olanaklar sağlanabildiği sürece yaşayabilen bir ilişki idi.
Türkiye’nin demokrasi ile yönetildiği yıllara ilişkin en üst düzeydeki bu üç örnekte, halkla politik önderler arasındaki bağlılığın akıl düzeyinde kurulamamış olmasında belki de bu önderlerin hiçbir kusuru yoktu.
Kusur, belki de halkın bu liderlerle aynı akılsal dili kullanmamalarından geliyordu. Oluşturulacak bir akılsal dil üzerinden halkla anlaşmanın ve yakınlaşmanın hiç mümkün olamayacağına da tanık olabilecektik belki de.
Belki de bu önderler, böyle bir durumu saptadıkları için böyle bu yolu izlemediler.
Halkın algılama düzeyini, akıl düzeyi üzerinden götüremediği anlaşılıyor.
Halkın bu konuda hiçbir kusuru yoktur.
Algılama düzeyini, akılsal düzeye çıkarabileceği olanaklara kavuşamamıştır.
Dünyayı değiştirmeyi düşünen ve bunu yaşamının ayrılmazı olarak benimseyen insanlardan oluşan bir halk, yeniden kuran ve üreten bir halktır. Böyle bir halkın politika önderleriyle ilişkisi, kendisinin ve ülkenin gelişim düzeyine, önderlerin katkıları açısından kurulacaktı. Duygusal bağlılıklar belki bu akılsal ilişkinin rengini, kokusunu oluşturabilirdi.
Ne yazık ki akılsal bir ilişki kurulamadı ve kurulması için somut önlemler alınmadı/ alınamadı.
Döndük dolaştık, 21.yy.ın Türkiye’sine geldik.
Hala çağdaşlık, bilimsellik, lâiklik vb. vb. ana konularda çevresinde tartışıyoruz…
Politika ile halkın ilişkisini, akıl düzeyinde kuramamış olmak, şimdi nasıl acıtıp incitiyor değil mi?
[1] Süleyman Seyfi Öğün, Türk Politik Kültürü, alfa y., 2.baskı, İst 2004, s. 135