Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir mağdur öğrencinin açtığı davayı sonuçlandırarak üniversitelerdeki türban yasağı uygulamasının insan hakları ihlâli olmadığına karar verdi. Bu kişinin üniversiteye türbanla girmek istemesinde haklı olduğunu kabul etmediğini mahkeme, bu kararı ile ortaya koymuş oluyor.
Zaten daha önce Anayasa Mahkememizin aldığı karar uyarınca, başını kapayan kız öğrencilerinin üniversiteye devam etmeleri mümkün değildi. Ulusal mahkemenin bu kararı üzerine, bir üst mahkeme olan AİHM de aynı doğrultuda bir karar vermiş bulunuyor.
Gerçi karar bir kişiye ilişkin bir karardır.
Uygulama açısından, türban konusundaki bu son kararı ortadan kaldıracak ya da yok sayacak bir karar alınmasının mümkün görünmediği ifade ediliyor.
YÖK başkanı Anayasa Profesörü Sayın Teziç bu konunun artık kapandığını söylüyor.
Dış İşleri Bakanı ise, konuya ‘yasakçılık’ açısından yaklaşarak “yasaklarla bir yere varılamaz!” dedikten sonra, türban yasağının kalkacağından söz ediyor. Gazetecilere “ görürsünüz!” gibi bir söz de söylediği, gazetelerde yer aldı.
Sayın Başbakan da önce kararın gerekçesini görmek istediğini söyledi sonra da bu kararın genel bir karar olmadığını, her ulusun kendi koşulları bulunduğunu; Türkiye’nin de kendi koşulları içinde bu konuda bir karar alacağını; her şeyin bitmediğini söylüyor.
Anayasa değiştirilerek, bu yasağın kaldırılabileceğini bir ihtimal olarak düşünsek bile bu değişim, gelip Anayasa’mızın değiştirilmesi bile önerilemeyecek olan 2. maddesine dayanmayacak mı?
Türban sorunu, bu AİHM kararı ile ta temelinden çözülmüş bulunuyor.
AKP iktidarının bu konuda seçmenlerine vermiş olduğu sözü tutamadığı ve yasağı kaldıramadığı artık açıklık kazanmıştır.
Ne ki seçmenlerine tutarlı bir neden gösterme/ söyleme olanağına da kavuşmuş görünüyor. AİHM’in türban konusundaki bu kararı AKP iktidarına atılmış bir cankurtaran simidi gibi bir şey değil mi?
Paris yanıyor
AB anayasası onaylanamayınca, AB üzerinde, temele ilişkin kimi sorular dolaşmaya başlamıştı.
AB kamuoyu, mevcut olanaklarını birlik içinde paylaşmaya biraz yan çiziyordu. Daha doğrusu AB Anayasa’sını onaylamayanlar bölüşümün, bu anayasaya konulmuş olan hükümlerle yapılmasına karşı çıkıyorlardı.
Bu anayasayı çok liberal buluyorlardı.
Aradan çok zaman da geçmedi; bir de baktık ki Paris’in banliyölerinde, özellikle Mağripli çocuklar ( Afrika’nın kuzeyinde geçmişte Fransız sömürgesi olan Tunus, Fas ve Cezayir’e Mağrip ülkeleri denilmektedir) ve gençler, yine kendilerinden olan iki gencin, polisten kaçarken elektriğe kapılarak ölmeleri üzerine, kendi mahallelerindeki komşularının ekmek parası kazandıkları, işe gittikleri araçları yakmağa başladılar.
Milyona varan sayıda aracın yakıldığı yazıldı / söylendi basında.
Bu çocuklara Türk göçmenlerden (birkaç kişi hariç) katılan olmadı.
Ta derinlerde, Cezayir sorununa kadar giden bir yanı var bu konunun.
Aslında Fransa, bu insanları, Fransız toplumuna entegre edebilecek yeterli önlemleri almış değildi. Bunları Paris’in banliyölerinde tıkış tıkış eski ve harap konutlara doldurmuş, ne ekonomik bakımdan ne eğitim alma ve üretime katılabilme bakımlarından yeterli önlemler alınabilmişti. Bunlardan üniversite bitirmiş olanların % 30’u işsizken yerli olanların işsizlik oranı ancak % 5’lere çıkabiliyordu.
Bu insanlar kendi başlarına bırakılmışlardır.
Bugün, bu sıkışma, böyle bir yangınla patlayarak alevlenmiş bulunuyor.
Konunun Fransa’da ki türban yasağı ile ve dinle falan hiçbir ilişkisi olmadığı ortaya çıkmıştır.
Sorun, doğrudan karın doyurma sorunudur.
Yangının Lyon’a da sıçradığı, 12 kasım gece haberlerinde söylendi.
Ayrıca, banliyölerden Şanzelize’ye doğru bir sıçramadan da söz ediliyor.
AB’nin saç ayaklarından Fransa’da neler oluyor?
Özgürlük/ eşitlik/ kardeşlik diye Fransız İhtilali ile tüm dünyaya haykıran Fransa, yeterli düzeyde DEMOKRATİKLEŞEMEMİŞ mi yoksa?