Muhsin Şener Rotating Header Image

AB Algısı

Aydan Güllerce, 2.5.2005 tarihli Radikal İki’deki yazısında:

“ Türkiye’de egemen siyaset anlayışı, demokratik AB projesinin,  çok uluslu ve çok katmanlı bir grup dinamiği olduğunu bir türlü anlamadı” diyordu.

 

Önemli bir noktaya dokunuyor.

 

Gerçekten de AB projesi çok uluslu, çoğulcu bir demokrasi anlayışına yaslanan ve bu iki nitelikten kaynaklanan  sivilleşmiş bir yönetim anlayışına dayanmaktadır.

Bu ana düşüncenin yansımaları  çok ilginç ve zaman zaman da sorun olan kimi ortamların oluşmasına katkıda bulunuyor.

 

Çok ulusluluk, katılımcı demokrasinin ve 21.yy demokrasisinin  ana  ayaklarından biridir. Toplumların  buradan yürüyerek  bireyleri öne çıkaracak bir yapılanmaya  gitmeleri gerekiyor. Böyle bir yapılanmanın  ulusalcılığı yok edeceği yönünde  kolaylıkla  istismar edilebildiğini biliyoruz.

Oysa  ulusçuluğun, çokuluslulukla birlikte yaşadığına, yaşatıldığına  ilişkin çok diri örnekler yaşanıyor bugün Avrupa’da.

Ne yazık ki, kimi çevrelerce gerçeğin bu yanı, nedense görülmek istenmiyor.

 

AB algısının dayandığı üç temel noktayı bir kez daha gündeme getirmekte yarar olduğunu sanıyorum.  Almanya’da Merkel’in,  seçimden beklediği sonucu alamaması ve  “Türkiye’nin yerinin AB olmadığı…” yönündeki düşüncesinin de  Almanların oylarıyla reddedildiği  bu günlerde daha da önem kazanıyor.

 

AB’yi, salt bir ekonomik genişleme veya siyasi bir  küresel  güç anlamında derinleşme olarak anlamak  yetersiz bir kavrayış biçimidir.

Çünkü böyle bir yaklaşım,  kimi tuzak düşüncelerinin gündemde tutulmasına yardım ettiğine tanık oluyoruz.

Bu durum giderek,  uygarlıklar çatışmasını körüklüyor.

Oysa AB’nin en ayır edici yanı, onun  Batı modernizminin  kendini aşan  postmodernist bir dayanışmacı ahlak ve söylem  kurma  girişimi olmasıdır.

İçimizdeki bağnaz, kuşkucu, savaşçı zihniyetler, bu durumu  safdillik olarak  görüyorlar.

 

Bu yaklaşım, yanlış bir yaklaşımdır ve kendimize olan güvenimizi  sürekli sarsıyor..

 

 

AB,  birbiriyle uyumlu bir birlik, birliktelik değildir.

Onu bir bütünlük olarak algıladığımızda,  Türkiye’nin  bu ulus üstü projeye entegre olması için,  kendi iç çeşitliliğinden  fedakarlıklar yapmak zorunda olduğunu  düşünmek  durumunda kalınıyor.

Bu durum,  baskıcı, özellikle de  manevi açıdan  baskıcı  bir ortamın oluşmasına yardım ediyor.

Oysa durumu böyle algılamadan, demokrasiyi genişleten ve derinleştiren,  hukukun üstünlüğüne dayalı uygulamaları yaparak,  bu yanlış anlamanın önüne geçilebilir.

 

AB, çok uluslu ve çok katmanlı bir sosyal yapıya dayanan  bir dinamiği temsil ediyor. Böyle  bir yapılanmayı, toplumlara söz geçirmede zayıflığın, iktidarsızlığın  sebebi olarak görmek, son derecede yanlış bir algılamadır.

 

Oysa sivil toplumun  egemen  ve etkin olduğu bir anlayış içinde  yönetişime dayanan  bir yeni yönetim kavrayışını gündeme getirmek,  en doğru yolu seçmek olacaktır.

 

Ayrıca;

Gerek Avrupa’nın ve gerekse Türkiye’nin kültürel ve  düşünsel kaynaklarını,  AB algısının oluşmasında kullanmayı denemek,  sorunu derinden kavramayı getireceğini bilmeliyiz.

 

Türkiye, AB üyesi 25 ülkenin tümünden farklı bir ülkedir. O ülkelerin hiçbirine benzemiyor.

Nüfusu çok olan bir ülke.

Müslüman bir ülke.

İktidar seçimle değişiyor.

Güçlü ve ilginç bir kültürü var.

Ordusu çok güçlü

(Osmanlıdan tevarüsen gelen)  Osmanlıdan kopmuş topraklar üstünde çok sayıda Devlet kurulmuş.

 

Şimdi bu  özellikler karşısında  AB’nin  sarsılmaması olanaksız…

Sonra, AB’ye girmek isteyen biziz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>