Muhsin Şener Rotating Header Image

Şiire İlişkin Çıkarsamalar – I / 2013′te Şiire Bakar Mısınız?

Muhsin ŞENER

(muhsin.sener@gmail.com.tr)

 

2013’te Şiir

 

2013’te dünyada şiire verilen önemle, şiir yapıtlarının yaygınlığı ve benimsenmesi, en alt düzeyde kalmayı sürdürüyor…

Bu gerçeğin altını çizmeliyim.

 

Ozanların ve şiir yapıtlarının sayıları ise aksine artmaktadır.

 

Buna ben bir sorun olarak bakıyorum.

 

Şiir yazanların ve okuyanların, şiiri yaşamlarının bir ayrılmazı olarak benimsemeleri yerine onu, salt “kahve çay içmek”, “tavla oynamak”, “ güzel bir koku almak”, “gül koklamak”….gibi duygusal düzeyde  algılamaları, ne değişime, ne dönüşüme, ne gelişime ve ilerlemeye hizmet eder…

 

Bireyin ve toplumun, özellikle merkezi eğitim yönetimlerinin bu konuya ciddi biçimde eğilmeleri gerekiyor.

 

Şiir yapıtları bizde olduğu gibi dünyanın her yerinde kolay yazılan yapıtlar olarak anlaşılıyor. Herkesin yazabileceği düşünülüyor. Böyle olunca da hem ozan hem de şiir yapıtı sayısında azalma değil artma oluyor. Şiir yapıtların satışları ise en alt düzeyde kalmayı sürdürüyor.

 

Uzun ömürleri şiir yapıtlarının sayısı çok az. Çünkü şiirin üzerine oturduğu taban felsefi bir derinlikten yoksun. Şiir, yetiştirici, değiştiren ve dönüştüren bir yapılanmadan yoksun. Salt, keyif verme/keyif alma düzeyinde kalmayı yeğliyor.

Bir Rimbault, bir Bauidelaire, bir Mallarme….Ortaya çıkmış değil.

Pek çıkacağa da benzemiyor…

Nazım’ın yeri hala doldurulamamıştır.

Cemal Süreyya’yı salt anmakla yetiniyoruz.

 

Hüseyin Haydar, Ataol Behramoğlu, Tozan Alkan, Abdullah Şevki, Mustafa Köz’lerin….saçtıkları ışıklar da olmasa…?

 

21.yy.da kullanılan gelişmiş teknolojiler her şeyi etkisi altına almıştır.

Belki de insanlar artık, şiir yapıtlarını okumak yerine cep telefonlarıyla  mesajlaşmayı ve dünyayı oradan izleyerek alımlamayı daha çok yeğliyorlar. 

İnsanlar, derinlikli hiçbir şeye yatkın değiller!

 

Görünen manzara budur…

 

İnsanlar, yüzeysel ne ki an be an değişen şeylerden hoşlanır ve keyif alır hale getirildiler. Kolay yaşamak arzusudur bu! Onu yeğlemek demektir. Yaşamı önemsememek demektir. Eline gelenle yetinmek demektir. Durağanlığı, edilginliği ve salt tüketici olmayı seçmek ve sürdürmek demektir.

Kısacası yaşamdan bıkılmış bir süreci ister istemez sürdürmek demektir.

 

İnsanların, kural, buyruk, sınır, çalışma ve üretme ilişkileri en alt düzeye inmiştir. Her şeyi hazır bulmayı isteyen insanlarla dolu dünya…Bu insanın şiiri de okunur okunmaz tüketilen şiir olarak varlığını sürdürürse ne olur diye düşünmekten ürküyorum!

Ne olur?

Kimse de bilmiyor…

 

Oysa şiir tüketilen bir şey değildir.

Öyle algılanması da yanlıştır.

Hiçbir zaman ve uzamda öyle olmamalıdır.

 

Ne ki, şiir yapıtlarının en az tüketilen(satılan anlamında) yapıtlar olmaları yadsınamayacak bir gerçekliktir de…

                                                    

                                                          *

Avrupa’da göçmen Türk vatandaşlarının şiir alanında yürüttükleri etkinlikler var.

2013 mart ve nisan aylarında, 9.kez yayımladıkları Platform Dergisi’ sinde bir şiir yarışması açılmıştır. Serkan Engin adlı yurttaşımız bu yarışmada ödül almıştır.  Serkan Engin’in şiirleri Japonya’da, Hindistan’da, Londra’da, Yeni Zelanda’da ve Çin’de de dergilerde yayımlanmıştır.

 

1962 yılından beri, dünya ozanlarını bir araya getiren STRUGA ŞİİR AKŞAMLARI, 2013’te Japonya, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Küba, Slovenya, Fransa gibi elliden çok ülkenin katılımı ile yapıldı.

Altın Çelenk Ödülü’nü Meksika’lı yazar ve ozan Jose Emilio Pacheco aldı.

 

Dünyada en çok ozanı olan ve şiir yapıtı basılan ülke Türkiye’de, Struga Şiir Akşamları gibi bir kültürel düzenlemenin – belki de BOĞAZİÇİ ŞİİR AKŞAMLAR olarak… Neden olmasın?- gerçekleştirilmesine ciddi olarak gereksinimimiz var.

 

Gazeteci Zeynep Oral, Fransa’da çağrılı olarak katıldığı bir şiir şöleninden şöyle söz ediyor:

 

“Geçen hafta Fransa’da kimi okullarda konuşma yapmak üzere çağrıldığımda karşılaştığım ilk soru ‘neden yazıyorsunuz?’ sorusu oldu. Versailles yakınında, duvarları şiirle dolu bir lisede konuşma yaparken, konuşmamın  tam ortasında, cümlemi tamamlamadan salonun bir köşesinden bir öğrenci ayağa fırladı ve ‘kimi zaman haykırmak istedim!’ diye başladı, (elbette Fransızca…). Ardından salonun öteki köşesinden ‘sevincimi ya da acımı, umudumu,  coşkumu ya da…’ en arka sıranın üzerine çıktı: ‘kimi zaman gözlerimi sımsıkı yumdum’ öndeki küçük kız fırladı: ‘ortak duyguları, ortak sevgileri…’ üç kişi daha fırladı ‘düşlerin içindeki gerçeğin…’ sesler üst üste bindi. ‘Yazmağa sığındım. ’ kızlarınki, erkeklerinki… Kimi zaman üç sesli, beş sesli söylediler. ‘yazmayı seçtim…’  kah solo kah koro halinde. Benim sözcüklerimden oluşan bu  ‘senfoni’ sona erdiğinde neye uğradığımı şaşırmıştım. Gözyaşlarımı tutmakta zorlandım.”

Öğrencilerden biri ayağa kalkıp  ‘biz şiir gerillalarıyız, konuşmanıza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz, sizi dinliyoruz.’ dedi. Ve sanki hiçbir şey olmamış gibi ben konuşmaya, onlar dinlemeye devam ettiler.”

“Sonra öğrendim:  Şiirsel Müdahale Tugayı, otuz yıl önce kurulmuş. Orta ve yüksekokullarda şiire ilgi duyan gençler, katıldıkları her konferansta, böyle bir eylem sahneliyorlar. Gelin de Ölü Ozanlar Derneği filmini anımsamayın şimdi.” diyor.

 

Şiirden dergisinin sahibi Metin Cengiz’in On Yedi Çağdaş Türk Şairi antolojisi ile Fransa Paris’te Harmattan Yayınları arasında çıkan, Jaime B.Rosa ile birlikte hazırladıkları Türkiye Cumhuriyeti Çağdaş Şiiri antolojisi, İspanya’da, Madrit Vision Libre Yayınevi tarafından yayımlanmıştır. Enis Batur, Sina Akyol, Haydar Ergülen, Metin Cengiz, Mustafa Köz…gibi ozanların yer aldığı bir antolojiydi bu.

 

Şiirden Yayınları, bunun karşılığında Çağdaş İspanyol Şiiri antolojisini yayımladı.

 

İtalya Torino’da 2013’te beşincisi yapılan Uluslararası Anadil Büyük Ödülü, İtalyan Occitan Pen tarafından aday gösterilen Türkiye vatandaşı ozan-gazeteci ve editör Mehmet Altun’a verildi.

 

2011’de Kolombiya’da kurulan Dünya Şiir Hareketi, toplumsal adalet ayı olarak ilan ettiği kasım ayı boyunca, toplumsal adaletsizliğe karşı, küresel şiir etkinliklerini “Geziye Şiir” başlığı altında, İstanbul, İzmir ve Ankara’da yaptı. Etkinliklere Türkiye’den elli kadar ozan ve yazar katıldı.

Ayrıca bu hareket, geçen haziran ayının başında bir mektupla, Gezi Direnişi’ni de selamlamıştı.

 

2013’te 8.cisi düzenlenmiş olan Uluslararası Şiir Buluşması, dünyanın dört bir yanından katılan ozanlarla İzmir Konak’ta, şair başkan adıyla anılan, Konak Belediye Başkanı Dr. Hakan Tartan’ın himayesinde yapıldı. Bu buluşmada Fransa onur konuğu olarak ağırlanırken, Ataol Behramoğlu da onur konuğu  şair olarak ağırlandı.

 

Şiirde direnme…

29 aralık 2013 pazartesi günü saat 16.15’te, Prof. Afşar Timuçin ile Sadık Albayrak’ın Ulusal Kanal’daki Edebiyat Cephesi Programını özenle izledim. Timuçin hoca, felsefenin bizim toplumumuzda tutulan ve sevilen, izlenen bir alan olmadığının altını kalınca çizdi. Oysa felsefi bir tabanı olmayan ya da felsefeye dayanmayan bir eylemin, bir kanının, bir düşüncenin ayakta durma olasılığının olmadığı biliniyor; bilinmesi gerekiyordu…

Hocanın bu vurgusu beni, şiirde direnme anlayışına dek götürdü. Şiirde direnmenin ve orda durmakta ısrarlı olmanın vurgulanmasına bir kez daha inandım.

                                            *

Önce şunları belirtmeliyiz:

Toplumumuzda felsefe, yaygın bir biçimde, söz kalabalığı olarak anlaşılıyor.

Çok konuşan kişilere “felsefe yapma!” diye çıkışılıyor. Sanki çok konuşan kişi, felsefe denen alan içinde konuşuyormuş da, onu bu alandan geriye çekmeye çalışıyormuşuz gibi…

 

Felsefe, düşünce ile uygulama arasındaki ilişkileri ve çelişkileri gündeme getiren ve o çerçevede tartışmaya; bir yere gelmeye çalışmayı gerektiriyor. Doğal ki bu etkinlik sırasında, çok konuşuluyor. Konuşmaya dayanmazsanız söz konusu ilişki ve çelişkileri karşılaştıramaz ve bir sonuca ulaşamazsınız. Ne ki çok konuşma alışkanlığı giderek “felsefe yapma!” gibi bir direnmeye ulaşıyor. Bu alışkanlığın edinilmesinin toplumsal bir tabanı var. O taban öteden beri gelen bir sosyal yapılanma içinde oluşuyor. Sosyoloji sosyal yapılanmanın, toplumdaki kişisel ve grupsal ilişkilere dayandığını söylüyor.

 

Toplumumuzda kişisel ve toplumsal ilişkiler ve çelişkiler, yukarıdan aşağıya doğru oluşmuştur. Bu “yukarıdan aşağılık,” kimi dönem salt aşkın güçlerin buyrukları yönünde oluşmuş; kimi zaman da hem aşkın güçlerin hem de toplumsal ve kişisel ilişkilerin üzerine oturtulmuştur. Uygarlık ilerledikçe ilişki ve çelişkiler, önce kişisel ve soysal güce yaslandırılmış ve güç kimde ise onun koyduğu ölçüler esas alınmıştır.

Toplumsal yarar öne çıktıkça, kişisel ve toplumsal ilişki ve çelişkiler, birlikte üretilen kurallara göre düzenlenmiştir.

 

Bireylerin ilişki ve çelişkileri toplumsalın koyduğu kurallar çerçevesinde çözümlenirken kimi toplumlarda, aşkın güçlerin egemenliğini kırma ya da o egemenliğin salt kişiyi bağlayan bir ilişkili biçimi olarak varlığını sürdürmesi sağlanamıyor.

 

Yeryüzünde bu durumun en belirgin örneklerinden biri Türkiye toplumdur.

Arkadaşlarıyla birlikte Atatürk, 20.yy.ın başında Türkiye toplumunu örgütleyerek, altı yüz yıl sürmüş bir dünya imparatorluğunun kalıntıları üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş ve bu yeni devletin yönünü ve içeriğini çağdaş uygarlıkla doldurmak üzere devrimler gerçekleştirmiştir.

 

İki yüz yıla yakın bir süre, aşkın güçlerle çağdaş olanaklar Türkiye toplumunda kimi dönemlerde açıktan, kimi dönemlerde de gizli gizli çatışma halinde olmuşlardır.

Devekuşuna benzememek için bu katı gerçekliği benimsemek zorundayız.

Söz konusu çatışmayı önleyecek olan ilaç, çağdaş dünyanın, örneğin Avrupa’nın, yüzyıllar boyu yaşadığı çatışma ve didişmeler sonucunda keşfettiği ve Rönesans – Reform hareketleriyle desteklenen laisizm olgusuydu.

 

Bireysel ve toplumsal ilişki ve çelişkileri, ayağı yere basanların yönlendirmelerine izin vermemeyi aşkın güçler yy.lar boyu dayatmışlardır. Kimi kişi ve toplumlar aşkın güçlerin buyruklarını kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamakta çok mahir davranmışlar, insanları ve toplumları kendi çıkarları için kolayca kullanmayı sürdürmüşlerdir.

 

Müslüman toplumlarda, tanrı buyruklarını kendi kişisel ya da soya dayanan çıkarlarla birleştiren örneğin Emevi saltanatı ve Muaviye baskısı, bilinen bir gerçekliktir. Bu gerçeklik bir tanrı buyruğu imiş gibi dayatılmıştır. Türkiye toplumu bu açmazı Atatürk Devrimleriyle aşmıştır.

 

Latin alfabesinin kabulü ile okuma-yazma sorununun çözülmesi, okuyan ve düşünen insanlardan oluşan bir toplumun kurulması; böylece bilgiye ulaşma ve bilgi ile donanarak kendini ve çevresini o bilginin aydınlattığı yolda değiştirip dönüştürerek hem kişisel hem de toplumsal çıkarı öne getirmek amaçlanmıştı.

Dış görünüşümüzün çağdaş toplumlardaki biçimine uygun hale getirilmesi için şapka kullanmak ve ceket pantolon giymek; yakalı gömlekle kravat takmak gibi biçimsel değişimleri gerçekleştirerek bilgi ile değişen- dönüşen anlayış ve kavrayışa uygun bir özgür olma halini tamamlamak amaçlanmıştı.[1] Yasaların ve yönetimlerin dayanacakları esaslar tanrısal emirlere göre değil bireylerin çağdaş gereksinimleri ile toplumların çağdaş gereksinimlerini karşılayacak biçimde, yine halk tarafından, meclisler aracılığı ile yapılması; böylece hak ve hukukun geçerliliğini öne çıkarmak gerekiyordu.

 

Okullarda, çağdaş dünyanın eğitim ilkeleri ve esaslarına uygun bir müfredatın eğitimde kullanılması benimsenerek genç kuşakların kendine, çevresine ve dünyaya açık ve onu anlayan kişiler olarak yetişmeleri istenmekteydi. Bu yolla öteki gelişmiş ve zenginleşmiş uluslar düzeyine kolayca koşma ve kavuşma olanağı elde edilecekti.

 

Ne yazık ki, bu yüzyıla yaklaşan dönem içinde, Atatürk’ün gösterdiği ve çok kalın çizgilerle çizilmiş kocaman bir okun ucunda ışıklarla parlatılmış “çağdaş uygarlığın üstüne çıkma” hedefinden kimi zaman istenerek, kimi zaman da ayrımına varılamadan,  o okun sağına ve soluna doğru, geriye yönelik sapmalar görülmüş ve yaşanmıştır. Bu sapmaların hepsinde ortak payda, Atatürk’ün biçimlendirdiği, Türkiye insanının ve Türkiye toplumunun ilişki ve çelişkilerini, uygar esaslara bağlamanın ve aşkın güç buyruklarını da bireyin vicdanına bırakan; o konuda bireyi özgür tutan laik toplum  ilkelerini  egemen hale getirmenin önünü tıkamaktır.

 

 

“ Din elden gidiyor!..

Toplumun % 99 müslümandır!..

Başını örtmek tanrı buyruğudur!..

Türkiye’de yaşamakta olan insanların kökensel (etnik) ve inançsal özgürlüklerine olanaklar tanınmalıdır!..”

 

Türkiye insanını ve toplumunu, bu ve benzeri sloganlar eşliğinde geriye götürmeye hizmet eden kapkaranlık bir bulutun altında yaşamaya mahkum etme çabaları hep sürmüştür.

 

Eğitim kurumlarında felsefe, tarih, sosyoloji ve sosyal bilimler alanlarında geriye döndürme çalışmaları hep olmuştur. Felsefe dersleri, okullardan kaldırılmış ya da şimdi olduğu gibi seçmeli bir ders haline getirilmiş ve süresi azaltılarak elde edilecek kazanımı en alt düzeye indirmekten kaçınılmamıştır.

 

Ülkemizde, örneğin elektrik- elektronik mühendisliği eğitimi almış olanların ağzından “felsefe de neymiş!” gibi sözler duyulabiliyor. Çünkü felsefeye boş laf olarak bakılıyor. Türkiye toplumunda bu kafalardan çok var ve sayıları da giderek artıyor. O zaman zihniyet dediğimiz, değişim ve dönüşümü ve ilerlemeyi sağlayacak olan anlayış devreden çıkıyor, onun yerine Kant’ın söylediği, “tek başına karar verip uygulamaktan yoksun olanlar”ın sayısı artıkça artıyor.                                                                              

                                                 *

Türkiye toplumunun felsefe açısından, somut bir özelliği de öğütler veren  gelenekselliğin sürdürülmesi ve felsefeyi düşünmekten, onu kişisel, toplumsal çabaların tabanına  özenle koymaktan kaçarak (tembellik ve yetersizliğin sonucu değil midir bu durum?!) atasözlerine sığınmak ve onlara yaslanarak, onlardan güç alarak yaşamak…

 

Bir başka yanda, örneğin türkü tutkusu var.

 

Gelenekler bağlılık, töre ve onun gereklerinin yerine getirilmesi anlayışlarımızı da unutmamalıyız.

 

Atasözleri toplumda felsefe görevi yapıyor…

 

Bal tutan parmağını yalar!

Ağlamayana meme vermezler!

Damlaya damlaya göl olur, damlacıktan sel olur.

Dinsizin hakkından imansız gelir.

Dişi köpek kuyruğunu sallamayınca, erkek köpek ardına düşmez.

Karnı tok it gölgede yatar.

 

“Bal tutan parmağını yalar.” diyene, “o parmağı kesmek gerekir!” demek içinizden geçmiyor mu?

 

Olanakları eline geçirenin, o olanakları kendisi ve çevresi için kullanmasına, bundan daha güzel fırsat veren bir anlayış var mıdır?

 

“Ağlamayana meme vermezler.”

 Öyleyse yalvaracak, yakaracaksınız ve ağlayacaksınız ki hakkınızı size versinler.

Sonra da haktan, hukuktan söz edeceksiniz!

Hakkını aranmanın yolunu ağlamakta, yalvarmakta bulan bir toplum hak arayabilir mi Allah aşkına?

 

“Damlaya damlaya göl olur, damlacıktan sel olur.”

 

Damlalardan ne göl olur ne de sel olup akan sel…

Yetinme anlayışını, bu denli işleyen ve dayatan bir felsefe olur mu?

 

Ve yetinmesini bilenlerle değişim ve dönüşüm nasıl sağlanacaktır söyler misiniz ?

 

“Dinsizin hakkından imamsız gelecekse…” eğer, o zaman yasaya ve yaptırıma ne gerek var ki?

Sopa, her şeyi halleder değil mi?

 

“Dişi köpek, kuyruğunu sallamasa, erkek köpek ardına düşmezmiş!”

Görüyor musunuz, erkekle dişi arasındaki ilişki biçimiyle cinse dayanan ağırlık anlayışını?

Kusur dişidedir demek ki…

Erkek kusurlu değildir ve tahrik eden de dişi olandır.

 

Etik anlayışa dikkat ediyor musunuz?

 

Önce Spinoza’nın Etika’sını anımsıyorum…! Sonra da bu sözü yaşam ilkesi yapanları düşünüyorum…

 

“Karnı tok it, gölgede yatarmış!”

Gördünüz mü? Anladınız mı?

Öyleyse aç bırakacaksınız çalıştırmak için.

 

Taşeronlara ne güzel bir destek değil mi?

 

Bu gibi sözleri yaşamına ilke olarak- bu ilke felsefe demektir- benimsemiş olan bireyler ve toplumların artık ne Descartes’ı ne Niçe’yi ne Spinoza’yı ne Hume’u, ne Heideggeri ne Deleuze’ü  ne de Kant’ı öğrenmesi, anlaması gerekir.

Onları kim okur, kim dinler!

 

Ekonomi, toplumsal yaşayış, bireysel yaşam, çalışma yaşamı vb. alanlardaki “ çağdaş gelişmeleri” izlemenin ne anlamı var ki bu bir cümlelik felsefe okullarından sonra, değil mi,?

                                            

Felsefi bir tabana duyulan gereksinimden söz etmek çok zordur bizim gibi toplumlarda.

                                               *

 

İşte bu nedenlerledir ki Türkiye’de şiirde direnmek gerekiyor. Bu direnme anlayışının altında yatanlara bakalım şimdi.

 

Şiir, sözcüklerin her birinin bir dünya olduğunu kabul eder. Çünkü o, ayrı ayrı dünyaları yan yana koyup yeni, yepyeni dünyalar yaratarak, insanların uslarıyla kendilerini, çevrelerini ve dünyayı algılamaları yolunu açar ve onu değiştirip dönüştürerek kendi malı yapmalarına olanaklar sağlar.

Bu yolla zihniyetlerin değişmesi gerçekleşir.

Usun yaşama egemen olmasında, şiirin önemli ağırlığı vardır.

 

Sözcüklerin yan yana gelerek kurdukları bağlaşıklıkların ayrımına ulaşabilmek için usun irdelemelerine gereksinim vardır. Us çalışmadan sözü edilen bağlaşıklıkları anlama olanağı da yoktur.

 

İnsan eylemlerinin neleri içerdiğini, neleri taşıdığını anlama yolunda şiir çok şeyler verir. 

 

Sözün, kocaman bir kaya altında kalmış olan tözünü bulmak ve onu anlamak çok kolay mıdır sanıyorsunuz?

Bu anlama çabası insana bilgiye ulaşırken izlenmesi gereken yolları, çevresini anlamayı ve kavramayı, dünyayı öğrenmeyi ve tüm bunları kendinin yapabilmeyi, onları dost ya da savaşılması gerekenler olarak bilmeyi ve ayırmayı öğrenir.

 

Peki, tüm bunlar felsefenin konuları değil midir?

 

O nedenlerledir ki, şiirde direnmek ve onun etki alanını genişletmek gerekir denilmiştir.

 

Bunu, bir görev olarak benimsemek gerekiyor.

 

Ne ki, Türkiye’de şiir bu ilkeleri gerçekleştirmiş değildir. Buraya bakarak şiirde direnmenin anlamsız olacağını düşünmek/ söylemek çok yanlış olacaktır.

 

O zaman;

 “gençliğimizde biz de şiir yazar ve şiir okurduk!” yüzeyselliğine boylu boyunca dalmış olmayacak mıyız?

 

Ne yaşamda felsefe tabanlı düşünmek, ne önce kendimizi sonra da bireyi algılamaya ve kavramaya; çevremizi ve dünyayı değiştirip dönüştürme gereksinimine;

 

Ne sözcüklerin birer dünya olduğu gerçeğinin bireye kazandıracağı bütünlüklü ve boyutlu düşünme olanaklarına;

 

Ne koskocaman kayaların altına gizlenmiş anlam boyutlarına ulaşmaya;

 

Ne de ekstra bir uğraş olan şiirden anlık keyif almaktan öte, şiirin kazandıracağı ekstralıklarla yaşamaya kavuşabiliriz. Bu durum bizi kişisel ve toplumsal bir yüzeyselliğe savurarak bir kısır döngüye hapsedecektir.

 

Şiirin sözü edilen bu boyutlarından, eğitim alanında sonuna değin yararlanarak, toplumda, beyinleri ve bilinçleri pırıl pırıl insanlar yetiştirerek gelecek günleri aydınlıklara yakınlaştırmak mümkün olmayacak mıdır?

 

Bunlardan kaçamayız!

Uzaklaşamayız!

Bunları görmezden gelemeyiz!

 

                                       *

 

Ne yapabiliriz?

 

Şiirin, insan üzerindeki somut etkilerinin bilincinde olanlarca düzenlenen ve dünya vatandaşlığına, dünya barışına katkılar yaptığına inandığımız yukarıda sözü edilen etkinliklerin ve şiirin gücünün toplumsala doğru yönlendirmesini dileyelim.

 

Okullarımızın bu konuda yapacakları çok şey var.

 

Önce, Eğitim Bakanlığı’nın Türkçe ve Yazın derslerinin izlencelerinde  şiire yoğunluklu olarak yer vermesi gerekiyor. Şiiri öğrenme, anlama, yorumlama ve yetenekli gençler için yazma olanaklarını okullara sunması gerekiyor.

 

Yazın (edebiyat) diye liselerde Divan edebiyatı, ağırlıklı olarak okutuluyor.

“Bu edebiyat, kelimeler üzerine kurulmuş mecaz sanatlarından oluşmaktadır. Şair, düşünmez, düşündüğünü söylemez. Divan Edebiyatı İran Edebiyatının biraz mahallileşmiş, sönük bir kopyasıdır.

 

Divan Edebiyatının dili yoktur. Şairler yazdıkları beyitlerin Türkçe söylenirse pek acayip, hatta gülünç olacağını anlamışlar mıdır nedir, hep Arapça ve Farsça kelimeleri kullanmışlardır.”[2]

 

“Eski şiirin paradoksal tarafı, son derecede kelimeci ve baştan aşağı kelime zevkini idare etmesine rağmen hakiki dil zevkine bir türlü varamamasıdır. Bu yan yolda  kalışın sebebi, Türkçenin….bir lügatının yapılmaması ile….şiirimiz üzerinde  vuzuhla konuşan eserlerin yokluğudur. Eski edebiyatımız üzerinde, kendi devrinde yapılmış ve onun meselelerini dikkatle ele alan hiçbir esere tesadüf edilemez.”[3]

 

“Eski   şiirimiz….içinde doğduğu  ve bağlı bulunduğu  içtimai sistemi veriyordu.”[4]

 

“Zaten Türkiye, her anlamda şiire kapalı bir toplumdur bence ve hiçbir zaman da  şiiri, hele modern şiiri  hiç sevmemiştir.”[5]

 

“Divan şiiri, hazır malzemeyi kullanıyor ve kendisini bu malzemeyi kullanmak zorunda duyumsuyor. Sonra, bizim zevkimizi yansıtmıyor ki o şiir, Arap-Fars zevkini yansıtıyor. Böyle olunca da Türkçenin dehasını hiç mi hiç anlamadan ve tabii anlamadığı için de hiç o dilin ayrımına varmadan, varamadan bir şiir  kurulmuş oluyor. Böylece Divan şiiri ile dilin şiirdeki o ekstra düzeyde yapılanması hiç mi hiç gerçekleşemiyor….Divan şiiri, karşı koymayan bir şiirdir. Oysa şiir, bir karşı oluşun ürünüdür. Ozan da bir karşı koyan olarak bulunmak zorunluğundadır. Onu ozan yapan da budur zaten. Divan şiirinde karşı koyma ozan olarak var olmanızı her zaman ve uzamda tehlikeye düşürmüştür. Özgürleşmemiş ve özgürleşme isteği de olmayan bir şiirdir o. Bu haliyle özgür bir ortamı nasıl önersin? O, yukarıdan aşağıya düzenlenmiş bir dünyanın şiiridir. O düzenlemelerin hepsi birer nastır; naslara nasıl karşı çıkılacaktır?”[6]

 

“….Şimdi, bu açıklamaların ışığında, şiiri öğrenmeyi ve yetişmekte olan  gençleri, çocukları şiir dünyasına sokarak o dünya içinde özgürlüklerini yaşamalarını ve onun tadına varmalarını  nasıl sağlayacaksınız?

Onların yaşamını Divan şiiri ile sınırlamanın ne anlama geldiğini, gelebileceğini anlayabiliyor musunuz bilmiyorum?….”

“Onların, gelişmekte ve zorunlu olarak değişmekte olan dünyanın yansıyan  yanlarıyla, büyük patlamalar halindeki dünyalarına nasıl bir sakatlama bombası attığımızın ayrımında mıyız?”[7]

 

Yazın ve Türkçe öğretmenlerimizle dil öğretmenlerinin konuyla ilişkilerinin ve bu konuda gösterecekleri çabaların; yetişmekte olan çocukların ve gençlerin şiirle yoğurulmuş bir beden ve bilinçle donanmalarına yapacakları önemli katkıları unutmamalarını diliyorum.

 



[1] Kant’ın Aydınlanma Nedir? Adlı makalesinde:

Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının  kılavuzluğuna  başvurmaksızın kullanamayışıdır. Bu

ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedeni de  aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının  kılavuzluğu ve  yardımı olmaksızın kullanma  kararlılığını  ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aranmalıdır……bu ergin olmayıştan kurtulmak  çok zordur. İnsan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir. Bu yüzden kendi aklını kullanmakta yetersizdir…..doğmalar ve kurallar, erginleşme ve olgunlaşma için ayak bağıdır….oysa kitlelerin içinde  bağımsız düşünebilen  kişiler her zaman vardır. Bunlar bağımsız düşünmenin    kişi için  bir ödev olduğu anlayışını yayacaklardır….kamu yavaş yavaş  aydınlanmaya varabilir. Devrimlerle düşüncelerde gerçek düzelme  düşünüş biçimlerinde  ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni önyargılar, düşüncesiz yığına, kitleye yeni bir gem, yeni bir yular olur.” denildiğini anımsayınız.

 (felsefe ekibi.com/site’ye bkz.)

[2] Muhsin Şener, Kuram Bağlamında Türk Şiiri, s.70-71,72 ( A.B.Gölpınarlı’nın Divan Edebiyatı Beyanındadır adlı eserine bkz.)

[3] AGY.,s. 76          “            “                               (A.H.Tanpınar, Enis Batur’un Seçmeler, Tanpınar adlı yapıtına bkz.)

[4] Agy., s.76          “              “                                                  (A.H.Tanpınar, Enis Batur’un Seçmeler, Tanpınar adlı yapıtına bkz.)  

[5] AGY. s. 86           “              “              (Ece Ayhan’ın Şiirin Bir Altın Çağı adlı yapıtına bkz.)

[6] AGY.     s. 94,95  “              “

[7] AGY.     s. 96       “              “

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>