Türkiye insanı modernizmi, çeşitli boyutlarda gördü ve yaşadı. Yaşadıklarımıza modernite bağlamında yaklaştığımızda onları, algı düzeyinde değil alımlama düzeyinde içselleştirdiğimizi görüyoruz.
İçselleştirmenin kimi boyutlarını alımlama olanağımız olmamıştır.
Modernite bağlamındaki bu boyut, bireylerin ve giderek toplumun değişim ve dönüşümü demektir. Davranışlarımızda oluşan değişimin, bilincimizdeki değişime yaslanmadan gerçekleşme olasılığı bulunmadığına göre ana sorun, değişimi bilinçlerde gerçekleştirmektir.
Bu yapılanmaya zihinsel modernizm diyebiliriz.
Modernizmin ilke ve esaslarına uyan bir zihin önce dünyayı modernist bir yaklaşımla algılayıp alımlamalıdır.
Modernist yaklaşımın ilke ve esasları, ana çizgileriyle şöyle sıralanabilir:
- Modernizm, us çevresinde doğayı indirgeyen, özneden önce nesneyi yücelten bir bilinç durumudur. Bu bilincin gerçekliği, güncelliğindedir.
- Modern, tarihsel değildir. Ne ki sürekli tarihselliği sorgular. Böylece tarihselliği güncelliğe taşır.
- Modernizmin sürekliliği, güncelin boşluklarını zaman yitirmeden doldurmak suretiyle gerçekleşir. Bu mekanizma kurulamamışsa eğer, geleneksele dönük özlemler zaman geçirmeden modernitenin yerini almaya başlarlar; yıkıcı yaratıcılık böyle oluşur.
- Modernizm, normatif episteme yerine, spekülatif epistemeyi önerir.
- Modernizm işlevseldir.
- Modernizm, çözümleme, ölçüp-biçme, ayna imgesi, kaçış, fantezi ve düş imgesidir.
- Modernizm, ya o ya bu değil, hem o hem budur.
Modernist yaklaşım, dünyayı bu ilkeler içinde kavrar.
İnsan bilincinde düşünce oluşurken aynı ilkelerden yürünür. Yaşantılar ve giderek yaşam, modernist bir yapı içinde gerçekleşecektir.
Türkiye insanı, zihinsel modernizmi hiç yaşamadı/yaşayamadı ne yazık ki…
İnsanımızın bilincini, milliyetçilik olgusu biçimlendiriyor.
Bu olgu, kimlikle doğrudan ilişkilidir.
Kimlik, kanbağı ve inanç bağı yoluyla, ustan uzaklaşarak, doğrudan duygular, inançlar ve övme-övülme, beğenme, nefret etme, kıskançlık, düşmanlık, küçük görme-üstün görme….gibi bilimsel olarak açıklanamayan kimi duyguların tutsağı olmayı dayatır. Dayatmaya karşı çıkmanın bedeli çok ağır oluyor.
Türkiye insanı moderniteyi kıyısından köşesinden de olsa yaşamaya çalışırken gelenekselle ve tarihselle olan ilişkisini hep diri tuttu.
Gelenekseli ve tarihseli sorgulamadı; sorgulamayı da hiç düşünmedi… Aksine, onu savunmayı ve onunla övünme kolaylığını seçti. Bu tutumu onun gerçekliğinden çok şeyler yitirmesine neden olmuştur.
Öte yandan geçmişte, toplumsal ilişkilerimizde, geleneksel değerlerin egemen olduğunu biliyoruz. Doğaüstü güçlere olan inanç, geniş ölçüde paylaşılıyor. Kentlerde ve kent sayılan yerlerde yaşayanların önemli bir bölümü ile köylerde yaşayanların zihinleri genellikle hala doğaüstü güçlerin egemenliğine altındadır.
Bu tablo iç karartıyor!…
Oysa modernist bilinç, usun egemen olduğu, diyalektik gerçekliğin işlediği, bilimin doğrularının egemen olduğu bir bilinç düzeyi…
Büyük kentlerimizde bile henüz bu düzeye ulaşabilmiş değiliz.
Eğitim programları temelde, us ve bilimin egemenliğini benimsemekle birlikte doğaüstü güçlerin egemenliğine de pek ses çıkarmayan bir tutum içindedir.
Bu çerçeveyi kenarından köşesinden küçük küçük çentiklerle yaralamak ve giderek dağıtmak isteyenler başlarına büyük işler açmışlardır.
Oysa, o çerçeveye çentik atanlar, zihinsel modernizmi yaşamak isteyenlerdi/ çevrelerinde yaşaması için çaba harcayanlardı…
Bu bilinç düzeyinde tehlike görmenin sıkıntısı, 21.yy başında, insan hak ve hukuku için yapılan çok sayıdaki düzenlemenin uygulama özürlü olması/ bulunması olarak yansıyor bugünlere…
İnsanımız, zihinsel modernizmi hiç bilmiyor ki / hiç yaşamadı ki…
Zihinsel modernizm, normatif ölçülerin değil, spekülatif ölçülerin egemen olduğu bir yapılanma.
Her normun(biçim) ulaşmak istediği bir sonuç vardır. O nedenle, normatif kalıplar istenen kimi sonuçları elde etmek için kullanılıyor.
Modernizm, kişi yaşamından toplumsal yaşamın her aşamasına değin, kimi bireysel ve toplumsal normlar uygulayarak, kimi sonuçlara ulaşmak amacında olmadığından, o normları yokmuş gibi düşünüp bireysel ve toplumsal ilişkilerin sürekli değişim ve dönüşümünü öne çıkaran bir yapılanmayı öneriyor. Böyle bir yapılanma, insanların bilinçleri düzeyinde gerçekleşmiş olan değişim ve dönüşümün sürekliliği ile geçerlilik kazanabiliyor.
Bilinç düzeyinde bir değişim ve dönüşüm yapılanmasını gerçekleştirememiş toplumların, moderniteyi yaşamaları mümkün olamıyor/mümkün olamayacak!…
Değişim ve dönüşümün bilinç düzeyinde gerçekleşmesi, bilginin değişim ve dönüşüm mekanizması içinde oluşması anlamına geliyor. Bu epistemik yapılanmanın, ontolojik değişim ve dönüşüme yaslanması ise çok doğaldır. Varlığın oluşumu ve değişimi, modernizmin ilkeleri doğrultusunda kavranıp alımlanmaya başlandığında, varlıkbilimsel ve bilgibilimsel değişim ve dönüşümün gerçekleşmesi mümkün olabilecektir.
Temelde bulunan zihinsel modernizmi yaşayamamış; olanaklarından yararlanamamış olan Türkiye insanı , böyle bir yapısal değişimi gerçekleştiremediği için iki kaygan yüzü bulunan bir zemin üzerinde kah geleneksele, kah moderniteye dönerek yaşamını sürdürüyor!…