Türk Şiiri Modernizm Şiir[1] adlı yapıt 2000’in son günlerinde yayımlanan önemli bir yapıttı. Hasan Bülent Kahraman’ın bu yapıtı şiirimizi, özellikle modern şiirimizi bilimsel bir değerlendirme ile ele alan, bu yapısıyla da noksanlığı her zaman ve zeminde duyumsanan bir başvuru yapıtına olan gereksinimi önemli ölçüde karşılamış oluyor.
Kahraman yapıtta şiirimize, Modernizm ve Türk şiiri, Şairler, Olgular, Sorunsallar, Şiir ve Ötesi, Eleştiriler başlıkları altında dört bölüm içinde bakıyor. Bu başlıklar okuyucuya yeni bir bakış açısı da getirmektedir.
Bu yazımızda yapıtı birkaç noktadan ele almak istiyoruz. Böylece, bir kaynak yapıtın bize göre tamamlanması gereken yanlarına katkıda bulunmayı deneyeceğiz. Oldukça geniş bir perspektif içinde yaklaşılan şiirimiz konusuna başka yanlardan da ışıklar getirmenin hem zorunlu hem de çok yararlı olacağını düşünmekteyiz.
Modernizm ve ayakları
Modern, latince modernus sözünden geliyor. 5.yy’da bu söz “bugüne özgü” anlamına geliyordu. Şimdiki zamana, yakın bir zamana,döneme ait olan,uygun olan şey anlamına geldiği, Büyük Larausse Sözlük ve Ansiklopedisi’nde belirtiliyor. En son ilerlemelerden yararlanan.çağdaş tekniğe, kurallara, zevke göre eyapılmış, çağın yeniliklerine uygun demektir.
Modernizm: modernlik;
Modernleşmek; çağdaşlaşmak;
Modernlik: modernizm;
Modernite: yenilik. çağın getirdiği yenik, çağdaşlık anlamlarını taşıyor.
Modenizm, çağın hastalıklarını tedavi ederken, eskiyi unutmuyor. Yenileşmeyi eskinin üzerine oturtuyor. Belki tam da böyle olmuyor ne ki eski unutulmamış; en azından ihmal edilmemiş oluyor ve o elde bir veri olarak hep ve her zaman bulunduruluyor. Bu noktanın altını çizmek istiyorum. Zaman zaman bu noktaya tekrar dönmek zorunlu olacaktır.
Modernist bilgi kuramsal bilgidir. Bu bilgi ile dünyayı ve şeyleri önceden konan ilke ve esaslara dayanarak anlamak ve alımlamak esastır. Bu yaklaşım biçimi, eskinin biçimsel bilgisini zayıflatmıştır. Biçimsel bilgide totoloji esas olduğundan içi boş ne ki parlak sözlerin egemenliği vardır. Biçimsel bilginin yaygın olduğu sistemlerde herşeyin yanıtı hazırdır. Yanıtı olmayan şeyin sorulmasına da izin verilmez. Dolayısiyle yanıtı olan şeylerin bu yanıtlar çerçevesinde ele alınması gerekir. Tartışma yapılması düşünülemez bile. Çünkü tartışma, yanıtı olmayan ya da yanıtı doyurucu bulunmayan içindir. Sonra, tartışmaya açmanın kargaşa ile ilişkisi kolayca kurulabilir. Biçimsel bilginin egemen olduğu sistemler ve toplumlar yerinde sayarlar. Bu ise sistemin gereğidir ve çok doğaldır.
Modernizmin kuramsal bilgisi usa dayandığı için sürekli olarak yeni sorular getirir ve o sorulara yanıt arar. Böylece modern bilgi, biçimsel bilgi ile sürekli olarak didişmek zorunda kalır. Modernizm, biçimsel bilginin kaldırılıp yerine kuramsal bilginin konmasıyla oluştu. Kuramsal bilginin us tarafından kavranabilen, yorumlanabilen, yönetilebilen bilgisi, dünyayı ve şeyleri anlama ve alımlamada yeni boyutlar ve alanlar getirdi. Tartışma ve eleştiri bu alanların başında yer alıyor. Biraz ilerde düşünme ve inanma özgürlükleri ile düşündüğünü söyleme ve yazma özgürlükleri vardır. İnsan olmanın temel koşullarından biri olan düşünme ve düşündüklerini söyleyip yazabilme modernizmin önemli getirilerinden biridir.
Modernizm, aymazlıktan uzaklaşma ve heyecandan arınmayı getirmiştir. Aydınlanma hareketi modernizmin bir ayrılmazı… Aydınlanmanın programı, dünyayı gizlerinden kurtarmaktı. “Mitleri parçalayacak, ham hayalleri bilgi aracılığı ile alaşağı edecekti. Safdillik, kuşkulanmaya karşı isteksizlik, düşüncesizce verilen yanıtlar, bilgisizlik taslamak, karşı çıkmaktan çekinme, çıkarcılık, araştırmalarda savsaklık yapmak, söz fetişizmi, salt kısmi bilgilerle yetinmek..”.[2] gibi tutumlar, dünyayı gizlerinden temizleyerek aymazlıktan kurtulmuşluğu ve heyecandan arınmışlığı getirmiştir.
Modernizm, hem gelişkin hem de bulanık bir bilinci getirmiştir. Bu bulanıklık onun bir çelişkiler yumağı olarak karşımıza çıkmasını sağladı. Modernite bir yaşam biçimi olarak örneğin zengin – fakir; burjuva snobizmi[3], para ve insan hakları; teknolojik gelişme ve çevre kirliliği; teknolojik gelişme ve yabancılaşma; gelişmişlik-geleneksellik…gibi çelişkileri içinde barındırmaktadır.
Modernist bilinç, usa dayanan, nesneyi yücelten, doğayı yaşama indirgeyen, nesneyi öne çıkaran bir anlayış ve kavrayışı getirmiştir. Bu durum modernizmin işlevselliğini de vurgulamaktadır. Çünkü, usa dayanmayan bir yaklaşım biçiminin modernizmle ilişkisini kuramayız. Usa yaslanmak bir işlevselliktir. Us, işlevselliğin dayanağıdır. Modernizmi eleştirenler usun bu işlevselliğine karşı çıkıyorlar. Herşeyin usla açıklanmasını doğru bulmuyorlar. İlk bakışta haklı görününüyorlar doğrusu. Ne var ki, modernizmin “gizleri yok etme” işlevinin önemi dipdiri duruyor. Usa getirilen bu eleştiri 80’li yılların ortalarından beri postmodern, kavramının giderek derinlik kazanmasını sağladı. Şimdi ise postmodern eleştiriliyor. Çünkü, post post kültür her geçen gün daha iyi anlaşılıyor ve kavranıyor. Toplumsala egemen olması ise engellenemez artık. Bu durumun tehlikesini yaşıyoruz toplum olarak.
Modernizm, eskiyi ıslah etme düşüncesini terk etmemiştir. Islah düşüncesinin altında eski vardır. Eskiyi atmanız söz konusu değildir. Onu yenileştirmektir yapılacak olan. Şimdi bu yaklaşım, modernizmin gelenekle olan bağlantısını kurmuştur ve yaşatıp geliyor. Aydınlanmanın tüm boyutlarıyla gerçekleşemediği toplumlarda konu gerçekten önemli. Modernitenin bizim olan’ı yok edeceği gibi bir yanlışlığa saplanılıyor… Bu noktaya ilerde döneceğim.
Özetlersek, modernizm, kuramsal, usa yatkın, aymazlıktan ve heyecandan arınmış, gelişkin bir bilinci getirmiş ve eskiyi ıslaha yönelmiştir. Modernite bu ayaklar üzerinde duruyor.
Artık, Türk Şiiri Modenzm Şiir adlı yapıtla şiirimizi ilk kez ideoloji ve tarihsellik bağlamı içinde ele alıp değerlendiren bir yapıt vardır elimizin altında. O nedenledir ki modernizm ideolojisinin dayanaklarıyla Türkiye de modernizm konusunun, yazımızın başında irdelenmesine ve kimi esaslarının anımsanmasına gerek duyulmuştur. Böyle geniş bir alan içinde dolaşılırken doğal olarak kimi değerlendirmeler de yapılmıştır.
Kahraman yapıtında, tarihselliği öne çıkararak özellikle modernizm ideolojisi bağlamında şiirimizin durduğu yeri belirlemeye çalışmıştır. Böyle bir yaklaşıma kimse soyunmamıştı bu zamana değin. İzlenen yöntem şiirimiz için yenidir. Ulaşılan sonuçlar bundan böyle kullanılacak ve umalım ki şiirimiz daha doğru bir zemin üzerine oturtma olanağı bulunabilecektir.
Yapıtta, çok sayıdaki kavramla şiirin adeta boğazı sıkılmış; onun, “düzeni değiştirdiği”ne hiç dokunulmamış; yapısal irdelemesine hiç mi hiç girilmemiş olmasına karşın yurdumuzda eleştiri yok diyenlere kocaman ve dolu dolu bir kaynak yapıt işte!..
Tabii bu yapıt için, olumlu ve katkılar sağlayan görüşler yanında Kahraman gibi düşünmedeğimiz yanlarla ilgili görüşlerimiz de olacak. Bunları yazımız geliştikçe açıklamaya çalışacağız.
Türkiye’de Modernizm
“Türkiye, modernizmin kuramsal boyutları üzerinde hiç mi hiç durma ihtiyacını duymadı”(s.17) diyor Kahraman. Bu görüşe katılmamak olası değil. Türkiye Modernizmi, usa dayanan, dönüştürücü ve değişitirici değil ne ki geliştirici işlevi bulunan bir edim olarak kabul etmektedir. Dönüştürücülük ve değişitiricilik işlevinin bireyler ve giderek toplum aracılığı ile gerçekleşmesine değil bir merkezi otorite aracılığı ile gerçekleşmesine inanmıştır. Dönüşüm ve değişimin merkezi bir otorite aracığılı ile gerçekleştirilmesi algılaması, yanlış bir algılamadır ve hala sürüyor. Bu algılama biçimi merkezi otoritenin (örneğin hükumetin ve hiyerarşik yapıda tepeden aşağıya doğru tüm orotireyi elinde bulunduran buyruk sahiplerinin) verdiği/verdikleri/bağışladıkları/bahşettikleri… ile yetirme sonucunu getirdi. Böyle bir ortam, birey oluşumunu geciktirmiştir. Çünkü birey ancak izin verilenleri yapabilmekte,istediği gibi davranamamaktadır. İnsanların neler düşünebileceği bile tesbit edilmiştir sanki. Bununla da yetinilmemiş,hangi düşünceleri söyleyebileceği, yazabileceği de ayrı ayrı belirlenmiştir. Bu durumdaki bireyin etkin olması ve bundan sonuç alınması hiç olası görünmüyor!..
Türkiye’de Modernizm, bir sistematik içinde ve bir süreklilik olarak hiç algılanmadı. Bunu, dönüşüm yoluyla gelişme ve değişmenin Türkiye’de bir sistem içinde olmamasından; dönüşüm ve değişimin süreklilik kazanamamış bulunmasından anlıyoruz. Modernizm böyle bir yol izlemiş olsaydı yeni kuşakların geçmişte gerçekleştirilen dönüşüm ve değişimleri içselleştirmekle kalmayıp başka dönüşüm ve değişimleri yürürlüğe koymaları gerekirdi. Oysa yaşanan hiç de böyle olmamıştır. Çok çok geri dönüşler yaşanmıştır!.. Soğukkanlılıkla bakıldığında, 28 Şubatın önünde önemli ölçüde geri dönüşler yaşandığını görüyoruz. Kimi çevrelere biçimsel görünse bile, irtica denen olaylar karşısında inandırıcı bir açıklaması yoktur.
Modernizmin gelenekle olan bağlantısının tam bu noktada bir kez daha altı çizilmelidir. Modernizm, gelenekten önce tarihsel olanı öne çıkarır. Tarihsel olanla geleneksel olan üst üste çakışabilir. Bu kez ‘geleneksel olan, tarihsel olandır’ sanılarak geleneksel öne çıkarılabiliyor… Oysa tarihsel olan ile geleneksel olan ayrı ayrı şeylerdir. Tarihsel olan, yaşanmış ve kurulmuş olandır. Onda bireylerin ayrı ayrı emekleri vardır. Onda toplumsalın tüm olanakları içrektir ve toplumsala yöneliktir. Kimi kez de gelenekselle içiçe olabilir. Geleneksel ancak böylece tarihselle çakışabilir.
Türkiye’de gelenekselin ilginç bir macerası var.
Geleneksel, bir tür kendinde şey’dir.[4] Özneden, bilinçten bağımsız olarak kendi başına
var olan, deneyin ötesinde bulunan şeydir. Kendinde şeylerin bir dünyası vardır. Biz onları yalnızca fenomenler aracığılı ile tanırız. Bu dünya duyumsal sezgiler ve düşüncelerin ilkel biçimleriyle belirlenmiştir. Türkiye’de gelenekselin ‘kendinde şey’ niteliği hiç düşünülmemiştir. Oysa isteseniz de istemeseniz de yaşamınızın bir yerlerinde geleneksel, sizinle bütünleşmiş olarak sürer. Onu yaşamınızla birlikte götürürsünüz. Gelenekselin yapısal niteliklerindendir bu durum. Din ağırlıklı gelenekselliğin bizim yaşamımızın tümüne egemen olması, geleneksele yatkınlığımız karşısında onu, bağrımıza basma zorunluluğu dayatır. Bu zemin, sanatta da kendini dayatır. Özellikle şiirde gelenekselin ağırlığını hep duyumsarız.
Modernizm ile gelenekselin ve tabii tarihselin içiçeliğini yer yer ele alır yapıtında Kahraman. “Türkiye’de gelenek daima içine dönmüş ve kendi özüyle buluşmuştur. Oysa Batıda bu olgu zihni daima dışa doğru zorlayan bir işlev üstlenmiştir.” (s.10) diyerek gelenekselliğin şiirimizde ve Batı şiirindeki durumunu karşılaştırmaktadır. Bu içe kapanıklık önemli bir nitelik olarak sürüp geliyor ve sürüp gidiyor!.. Burada çok ciddi olarak dikkatte tutulması gereken nokta, tarihsellikle gelenekselliğin karıştırılmasıdır. ‘Vazgeçilemeyecek değerler’gibi bir tanımlamanın içindeki normatif kavramlar, burada şiirin geleneksel ile buluşmasına yardım etmektedir. Bir kısırdöngüdür bu.
Bir adım daha attığımızda, karşımıza dünyayı ve şeyleri algılama ve alımlamada Modernizm anlayışıyla Doğu anlayışı arasındaki ayrım çıkıyor. Geleneksel ve İslam üzerinden gelen, dünyayı ve şeyleri bir kül halinde kavrama anlayışı, öznenin işlevini değiştiriyor. Bir aşkın öznenin etkinliği söz konusu edilebiliyor. Bu aşkın öznenin nesne ile olan soyut ilişkileri yaşamımızda geniş ölçüde yaygınlık ve derinlik kazanmıştır.
Öte yanda Modernizmin getirdiği dünyayı ve şeyleri us ile algılayıp alımlama anlayışı, bu anlayış ve kavrayışla çatışmakta ve her iki anlayış da yaşamlarını ayrı ayrı sürdürmektedirler. Modernizmin, bir merkezi otorite aracılığı ile yukardan aşağıya doğru giydirilmiş bulunması bu çelişkinin hala sürmesine yaramıştır.
Gelinen bu noktada Kahraman “ ..henüz o düzeye erişmemiş bir özne mantığı” ve “…öznenin bireylik arayışı açısından bir sonul nokta olarak görmenin yanlışlığı….”…öznenin bireylik arayışı açısından bir sonul nokta olarak görmenin yanlışlığı….” (s.20) gibi çözümlemelerle içi boş yamlaşımlar çevresinde dolaşmaktadır. Dünyayı ve şeyleri modernizm açısından algılayıp alımlayabilmenin tek yolu buna “özne mantığı” açısından yaklaşmak değil midir? Ne ki biz öyle yapmamışız!. Ne yapmışız? Modernizmi benimser gibi yaparakgelenekseli tarihsellikle karıştırıp koyu kıvamlı bir Doğululuk oluşturmuşuz ve hala gelenekselden yararlanmanın yol ve yöntemlerini tartışmayı sürdürmekteyiz. Kahraman, bu sözlerle ortaya koyduğu düşüncesini aslında Yahya Kemal Rembo’yu Okudu mu? adlı yapıtında açıkça göstermişti. Yapıta ilişkin yazımızda bunlara örnekler vermiştim. (Modern Şiirimizin Kavranmasında Yapılan Yanlışlıklar, Edebiyat ve Eleştiri, 43-44.sayı,s.12-21). Bu yapıttaki görüşler, hemen hemen Türk Şiiri Modernizm Şiir’de de aynen yinelenmektedir.
Hem geleneksel karşısında bir tavır alınmayacak hem de Modernizmin yeterli düzeyde özümsenmesine bu tutumun neden olduğu söylenecek!.. Böyle çelişkili görüş olabilir mi?
Modernizmin, bütün yanlarıyla benimsenmesi, gelenekten kopmayı getirecekti. Biz böyle bir kopmaya bir türlü razı olamadık. Oysa, yapılması gereken buydu.
Atatürk’ün şu sözünde belirtildiği gibi “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını baştan başa çağdaş ve bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir topluluk durumuna getirmektir.” Toplumumuzu çağdaş toplum yapmak amaçlanmıştır. Son tahlilde ise “Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak…” ulaşılacak hedef alarak belirtilmiştir. Bunun anlamı, uygar ulusların bireyleri düzeyinde bilim, teknolojik yeterlilik ve insansal değerleri benimsemiş ve içselleştirmiş bir toplum oluşturmaktır. Bu düzeye, gelenekselden hiçbir ödün vermeden ve “Burası Türkiye!..” anlayışıyla mı varılacaktır?..
Bu acıtıcı çelişkinin altını çizmek zorundayız!..
Burada karşımıza bir başka önemli sorun çıkıyor.
“ Modernizmi, belli bir metafiziğin kırılmadığı bir ortamda yalnızca praksis olarak algılamak” (s.21) ve tarihselliği aşamamış olmayı “dünyaya kendi gerçeği içinden bakmak”la “…bizatihi modernizmi önermenin eş anlamlı olduğu” (s.21), görüşünün, praksisin öne çıkarılarak öznenin yerini tutmasını istemek, böylece olgunun “öne çıkarılmasını gerçekleştirmeyi düşünmek” (s.21) bize oldukça çelişkili ve yetersiz gelmiştir. Hele bu gerçekleştirmenin bilinç düzeyinde yapılmasının olanaksızlığı açık olarak görünüyor. Yaşamını bir aşkın öznenin egemenliği içinde ve altında sürdürmeye hiçbir soru getirmeyen, içselleştirmek bir yana, Wittgenstein’ın adını, eğitim kurumlarında bile duyma olanağı olmayan insanlarla nasıl gerçekleştirilecektir bu ?.. Egemen olan aşkın özne, önce praksisi nasıl gerçekleştirecek – gerçekleşebilir mi ki? gerçekleştirilebilir mi ki?-, praksisle nasıl yer değiştirebilecektir? Ve tabii Kahraman’ın, A.ilhan’ın böyle bir değişim üzerine oturduğunu savladığı şiiri (s.26) nasıl olup da “Türkçe’nin gerçekten de Modernist bir yaşama biçimine ve duyarlığına en geniş ölçüde açılan ses ve söylemlerinden birini kuran” şiir olacaktır, söyler misiniz bana?… A.İlhah,uzaydan mı inmiştir?
Bir başka yan, “…Türk şiirinin, (şiire ilişkin) dilin, nesneyi alımlamakta kullanılan sınır ve olanakları Modernist çabalar olarak sonuna değin kullandıktan sonra geriye dönmesine, kendi üstüne kapanarak gelenek yatağında akarak gelişmesine yol açmıştır.”(s.27) sözleriyle açıklanan durumdur. Yani Türkiye şiiri, modernist olanakların tümünü sonuna değin kullanmış ve fakat içine dönerek gelenek kanalında gelişmesini sürdürmüştür mü deniyor?!..
Böyle birşey olanaksızdır!..
Modernizmin tüm olanaklarını kullanan şiir, neden aşkın özneyi öte yana itemedi?
Özne, neden şiirimizde de bir iktidar oluştaramadı?
Neden şiirimizde, alttan alta akan bir aşkın öznenin ağırlığı hep duyumsanıyor?
Neden hala mistisizmden medet uman ve ona kapanan ozanlar vardır?
Neden hala Divan Şiiri’nin olanaklarını yenileştirmeyi…falan denemek isteyenler çıkıyor ortaya?
Söyler misiniz bana?
Tüm bu soruların yanıtları verilememiştir yapıtta. Tabii, yanıtları vardır… Ve bunlar, şiirimizin kılcal damarları içinde dolaşmakta olan, ya görülemeyen ya da görüldüğü halde söylemekten çekinilen, söylenildiğinde ortalıkta önemli ölçüde sıkıntılar yaratacağı sanılan kimi niteliklerin açıklanmamış olmasında yatıyor.
Çelişkiler
“Bir şiirin,….Yahya Kemal’in ve Tanpınar’ın ‘deruni’ dediği o dengeyi bulma, kurma yetisinden henüz çok uzağız…Biz, geçmiş birikimi,onun içselliğini bilmiyoruz…..Bu,içinde bulunduğumuz kültürü okuma ve tanıma,…insan gerçeğimizi görebilme açılarından çok önemli bir boşluk(tur) ve bir tek şeye tekabül etmektedir:Dilsizlik!” (s.12) biçiminde bir düşünce ileri sürüyor Kahraman.
Demek oluyor ki şiirimiz bir dilsizlik sorunu yaşıyor. Bu sorun yüzünden bir türlü deruni olamıyor!.. Sığdır şiirimiz!..“Geçmiş birikimlerimiz” ve “içinde bulunduğumuz kültürü” okuyup tanıma olanaklarımızın bulunmayışından, olmayışından doğuyor bu durum! Yani, Latin ABECE’sini benimseyen Türkiye Cumhuriyeti geçmiş birikimlerimizle içinde bulunduğumuz kültürü okuma ve tanıma olanaklarını elinden kaçırdığı için özellikle şiirimiz bir dilsizlik batağı içiendedir.
Biraz daha açarsak, Türk Dil Kurumu aracılığı ile yürütülen dildeki arılaşma çalışmaları sonucunda Türkiye’de konuşulmakta olan Türkçe’nin birçok sözcüğü yabancı etkisinden kurtarılarak Türkçeleştirilmiş ve konuşanların kolayca anlayabilecekleri bir dil haline getirilmeğe çalışılmıştır. Ne ki eski metinler dil engeli yüzünden anlaşılamadığından dilsizlik sorunu ortaya çıkmıştır. Ve şiirimizde deruni olmak mümkün olamamıştır. Bu nedenledir ki Kurum, Netekim Paşa tarafından kapıtılmış ve bir Devlet dairesi haline getirilerek Türkçe’yi emirle düzene sokmakla görevlendirilmiştir. Artık şiirimiz dilsizlik sorunu yaşamayacak deruni olabilecekti.
Kahraman’ın, biraz değişik biçimde anlatmağa çalıştığımız görüşleriyle ne demek istediğini ortaya koyabildiğimizi düşünüyorum.
Bu görüşlerin en ham biçimi de yanlıştır.
Türkçe, ancak Latin ABECE’si kabul edildikten sonra geerçekten Türkçe olmuştur. Ondan önceki de tabii Türkçe idi. Ne yazık ki Osmanlıca denilen bir Türkçe. Ne denirse denilsin, Osmanlı, 1920 yılı 23 Nisanından itibaren yıkılmış ve onun yerine önce Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuş ve ardından da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiştir. Artık Osmanlı yoktur, Türkiye Cumhuriyeti vardır. Bu durum bize bu Cumhuriyetin insanları olarak Osmanlı ile gelen tüm birikimi inkar etmek ve onu hiç kabul etmemek, onun yerine yenibaştan doğmak gibi bir durum getirmiş değildir. O kültür ile geleneksellik bağlamı içinde derinden derine gelen kültür bağlarımız tabii vardır. Biz bunu da aşarak Eğitim kurumlarımızda çocuklarımıza Osmanlının kültür ürünü olan Divan Şiiri’ni öğretmek de var. Hala o eski ürünleri okutur dururuz. Çocuk ve gençlerin bunları anlayıp anlamadıklarını, hele kavrayıp kavramadıklarını hiç mi hiç araştırmayız! Onların gençlere nasıl bir dünya vadettiğini hiç mi hiç düşünmeyiz, belki de düşünmek istemeyiz!..
Oysa Cumhuriyet, Atatürk’ün yukarıya alınan sözünden de anlaşılacağı gibi baştan başa çağdaş ve tüm anlamıyla uygar olmayı hedeflemiştir. Bu düzeye çıkabilmenin yolu, zihniyetimizi oluşturan ve insanımızın özne olmasını özenle istemeyen; onun, baş eğen ve söz dinleyen insan olması için ne mümkünse yapılmasını sağlayacak şeyleri olabildiği kadar üstüne boca etmeğe çalışan: o Divan Şiiri metinlerinleriyle öteki yazın metinlerindeki zihniyetin bırakın çağdaşlığı ve uygar ulusların insanını, kendi hakkını bile aramaktan çekinen, bağımlı dedikçe bağımlı bir insanı dayattığını nasıl görmezden geliriz?
O içinde bulunduğumuz kültürü okumak ve yaşamak değil bizim istediğimiz artık. Cumhuriyetle birlikte kendi hakkını aramakla yetinmeyen, aynı zamanda ötekinin de hakkını arayan, hukuka bağlı, bilime inanmış ve özne olabilen, bu özneliği ile etkinleşebilmekten de büyük bir keyif alan, bu yoldan yürüyerek kendini ve çevresini sürekli değiştirip güzelleştiren bir insan tipidir üstünde durduğumuz. Bu insanın şiiri, usu ile birlikte oluşturduğu bir dizge olup deruniliğini yapıp ettiklerinden ve bu ve bu ilişkilerin felsefesinden alan ve yeni bir dil olan şiirdir.
“Modernizmin ikinci evresi olan 1930 sonrası, bir önceki düzeni ortadan kaldırmayı kendi varoluşunun temeli olarak görmüştür.”(s.19) sözleri yukarıda altını çizmeğe çalıştığımız temel düşüncenin doğru olduğunu göstermiyor mu? Kahraman, yukarıya aldığımız sözleriyle bu sözleri yanyana yazdığımızda ve hiçbir görüş belirtmesek bile açıkça çelişkiye düşmüş olmuyor mu?
Bir başka yerde ise “felsefi bir sorgulama geleneğine sahip olmayan bir bilinç ve söylem”den(s.30) söz ederken özne olamamış, dünyayı ve şeyleri bu açıdan değerlendirememiş bir insandan yakındığı açıktır. Oysa bu insan, o içinde yaşadığı kültürü okuyamayan, anlayamayan; dilsiz birakılmış olduğunu söylediği insandır… Belirttiği gibi o insan, içinde yaşadığı kültürü okuyabilmiş, anlayabilmiş, dolayısıyla deruniliği bulunan o eski diline sahip insan olabilseydi eğer o zaman çevresini sorgulama geleneğine sahip mi olabilecekti yani? O eski Osmanlı insanının böyle bir geleneği paylaştığını söyleyebilir miyiz? O Osmanlı insanının bir lokma bir hırka geleneği içinde yaşayıp öldügünü yadsımak olası mı?
Çelişkilerle dolu olan bu sözlerin altında yatan düşünceler içten değildir!..
Eksiklikler
Yapıtta şiirimiz , Modernizm bağlamında ele alınmış olsa da onun dönüşüp değişmesi ve gelişmesi süreci üzerinden değerlendirilmesi yapıldığı için, bu süreç içinde gelişim basamaklarını en azından sıralamakta yarar olduğunu düşünüyoruz. Nasıl ki “nerede şiir varsa orada mutlak kenarından köşesinden Mallarme vardır” demek zorundaysak, “nerede şiir varsa orada Roman Jakopson’un adı anılmalıdır” demek gerekiyor gibi geliyor bize. Jakopson, Rus şiirinin söz dağarını değerlendirmiş; şiire ‘sözün tasarruf edilmesi’ açısından bakanan biriydi. Oysa yapıtta Jakopson’dan hiç söz edilmemiştir. Onun, özellikle bizim şiirimiz açısından irdelenmesinde yarar vardı. Önce, şiirin ham maddesinin algılanmasından başlayan, sonra bu algının dışavurumunda sözün etkinliğinin ne olması gerektiği hususundaki ilkelerin, bizim için çok önemi var. Kendi içimize dönüp kendindeliklerimizle haşırneşir olmaktan bir türlü paçamızı kurtaramadık!.. Bu aksak yanımız hala sürüyor. Daha uzun süre de devam edeceğe benziyor.
OPOYAZ gibi uluslararası bir şiir hareketinin bile bizim bu tutumumuz karşısında pek önem ve ağırlığı olamıyor. R.Jakopson’un içinde bulunduğu bu hareketin, dil coğrafyası ve toplumsalı ile bizim dil coğrafyamız ve toplumsalımız arasında çok benzerlikler vardır.
Doğaçlamaya yakın bir dilin,şiir dili olabileceğini söylemek oldukça zordur. Şiir dilinin oluşabilmesi için algılanıp alımlanan maddenin seçme ve yerleştirme eksenleri doğrultusunda söz bağlamında işleme tabi tutulması gerekiyor. Bu, işçilik ister. Böyle bir işçilik, seçme ve yerleşetirme boyutları içinde dilin hem sözcük boyutunda (sözcüklerin bağlaşıklıkları da dahil) hem de sözdizimi boyutunda anlamsal bozmaya uğratılmayı getirir ki yeni dil bundan doğar. Jakopson’a o nedenle, her durumda başvurulması gerekmektedir.
Bu, yapılmamıştır!..
Bir başka yerde Kahraman, “okuma tekil bir eylemdir. O nedenle hiçbir ‘iki’ okuma aynı değildir, olamaz da” (s.339) diyor ve “Bu tekillik, nesnenin kendi varlıksallığından soyutlanarak başka bir düzlemde gerçekleşmesi, yani aşkınlaşmasıdır…..Metin aşkınlaşırken kendinden soyutlanmaktadır öyleyse bu olgunun kendisi yoklukla …ilgilidir ki şiir-kutsallık ilişkisini sağlayan da bu ilişkidir.”(s.339) diye ekliyor.
Bu açıklama, Derrida’nın getirdiği “aşkın okuma” kavramına bağlanmıştır. Okuyucunun şiir metnini kendine göre okuyarak var edeceğini, böylece şiirin her okunuşunun yeni bir okuma ve yeni bir metin oluşturmla anlamına geleceğini söylemektedir. Bu anlayış bizceaşkınlıktan çok şiirin oluşum aşamasındaki kurmaca yapısına dayandırılmak zorundadır. Çünkü o “yazı-şiir”, kurmacanın olanaklarıyla (ve R.Jakopson’un irdelediğimiz yöntemiyle) oluşan yeni bir dildir. O dil, her okuyana yeni bir şey söyler. Tıpkı her okuyuşta yeni bir boyut keşfedilmesi gibi… O nedenle Kahramın’ın bu açıklamasına katılamıyoruz.
Popüler Kültür ve Türkiye Şiiri[5]
Kahraman, “geleneği yeniden üretmeğe çalışan modernizm ise ancak postmodernizmdir.”(s.33) değerlendirmesini yapıyor. Hemen Yahya Kemal’i anımsıyoruz… Bu konuda en belirgin çalışmalar ve ürünler onundur. Sonra Turgut Uyar’ı düşünüyoruz. Divan’ını düşünüyoruz… İsmet Özel var… Mistisizmden bir türlü kopamıyor. Necip Fazıl var tabii. Eskinin erdemi de eskinin erdemi!.. Şu noktaya geliyoruz tabii: bunlar hep postmodern ozanlardır.[6]
Popüler kültürün bizi getirdiği bugünkü noktada şiir, tabii adları sayılan bu kişileri çok çok aratıyor. Çünkü artık parlaklık, gösterişe uygunluk ve her ne olursa olsun etki altına almak… gibi özellikler sanatın tüm alanlarına ve bu arada tabii şiire de egemen oldu.[7] Şiirin nasıl dediği hiç önemli olmayan ne ki parlak ve içi boş sözlerle örülmüş ve kamera karşısında vücut dilini olabildiği kadar etkileyecek biçimde kullanılarak okunan, bu sırada müzikten ve sahne sanatlarından da yararlanmayı hiç ihmal etmeyen bir…alan olarak sunulması…
Kamera karşısında okunanın şiir olup olmadığı önemli değildir. Onun bir gösteri öğesi olarak kullanıma uygun olup olmadığı önemlidir.
“Bilincinde hiçbir şey kalmayan, ancak reklam yapılan maddenin üstün gücüne teslim olan izleyici, dayatılan malları kendine ait kılarak ruhsal huzur satın almaya çalışır.”[8] tümceleriyle ortaya konulan reklam denklemi, şiirin popüler kültür kapsamında ele alınmasında aynen şiire de uygulandı. Ve şiir de dinleyenlerin bilinçlerinde herhangi bir değişiklik ve katkıda bulunmadı;bulunması da beklenmemeli!..
Kalın çizgileriyle çizilmiş bulunan bu popüler anlayış gittikçe yayılıyor.
Şiir de artık bir meta halini almıştır. Para eden ve alınıp satılabilen bir ‘şey’ olması onun hem iktidar olmasını hem de tözünü tehdit ediyor.
“Her şey şiir için!..” diyenler, geride kalırlarken, “her şey para için!..” diyenler çok öne geçmişlerdir.
“İnsanların bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır” denilmiştir.[9]
Her şey para için diyenlerin bilinçleri, içinde yaşadıkları toplumsaldan büyümüştür. Onlar Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra oluşan yeni dünyanın ekonomik düzeninin getirdiği bir geniş ve gittikçe derinleşen otamda yaşamaktadırlar. “Biz bu ortamı istemiyoruz!” diyenlerin bulunmasına karşın hemen herkes böyle bir ortamda yaşıyor. Bu ortamın en belirgin yanı bir ucunda ‘tembellik hakkı’nı savunma, öteki ucunda ise daha çok çalışma, daha çok üretme, kazanma ve daha çok tüketme anlayışı var. Tüketme anlayışı, gittikçe yaygınlık kazanıyor. Önlenmesi de olanaksız görünüyor. Paranın böyle bir dünyada geçerliliği çok yüksek…
Ne var ki bu değişitirilmesi olanaksız gibi görünen ortamın sanatı ( bu arada şiiri) da etkilemesi, dünyanın tümden çekilmez bir bela olmasından başka bir şey getirmiyor!.. Şiir, giderek yok oluyor. Çünkü paranın egemenliğii sonucunda şiir de bir meta olarak kullanıcılarınca çok ilkelde tutulmak isteniyor. ”Para ile imanın kimde olduğu bilinir mi ?” Oysa şiir bir düzey işi!.. O düzey yoksa, şiir de yoktur! O düzeye ulaşılamamışsa şiire de ulaşılamıyor!
Tüm bunlara karşın kimi metinlere “yazı-şiir” deniyor!.. Ne ki bu, topludurumsaldır (konjoktürel) ve geçici olduğunu sanıyorum.
Şiirin böyle bir ortamda sürekli olarak savunulması gerekiyor. Bunu sağlamak gerekiyor. Sağlanamayacaksa eğer şiir alttan alta sürer. Sonra bir zaman gelir bir yerlerden tekrar filizlenip çıkar. Ne ki çok zaman geçmiştir artık…
Böyle bir duruma izin vermemeliyiz!..
Marx, “Somut, çok sayıda belirlemelerin sentezidir. …Somut insanlar katıldıkları (bizzat katıldığı, bizzat gerçekleştirerek katıldığı, gerçekleştirmediği, etkilemediği halde katıldığı MŞ.) ve kavrandıkları ( kendisini anlatmak, tanımlamak için o ilişkiyi açıklamanın zorunlu olduğu MŞ.) ilişkilerin çok sayıdaki belirlemelerinin senteziyle belirlenirler.” diyor.[10] Demek ki Marxist özne, somuttur. O, katılan ve kavranan insandır. O insan,dönüştürüp değiştirendir. Marxist özne dönüştürüp değiştiren öznedir. Bu öznenin etkinliklerini diyalektik yöntemle açıklamak, anlamak gerekiyor. Çelişkileri ortaya koymak, tez-antitez-sentez, olumsuzlama ve olumsuzlamanın olumsuzlanması…yoluyla ‘şeylerin’ madde ve süreç olarak kavranmasını ve açıklanmasını gerçekleştirmektir bu. Bireysel ve toplumsal değişim ve dönüşüm içinde olan şeyin/şeylerin bu değişim ve dönüşümünün gerekçesini iyi anlamak için böyle bir yol tutulmuştur. Madde olarak açıklamanın anlamı budur. Süreçten ise, dönüşüm ve değişimin nereden başladığını, neden o noktadan başladığını, nereye dek sürdüğünü, süreceğini; neler getirdiğini, getireceğini ya da değiştireceğini… anlamalıyız.
Şiir böyle bir zemin üzerine oturtulamazsa şiir olmaz, olamaz!.. Çünkü o, özünde devrimci bir töz taşımaktadır ve o töz dışa doğru şiirin toplumsallığına önemli ölçüde katkılarda bulunur. Şiirin okunmasının yaygınlaştırılması, hem bireysel düzeyde hem de toplumsalda insanların dönüşüp değişmede etkin yer almalarını getireceğinden bireyin oluşumuna da katkılarda bulunur. İçine kapanan ve sayıklamalarla oluştuğunu gördüğümüz söz yığınlarıyla kurulmuş metinlerin şiir olmasının hiçbir değeri ve anlamı olamaz!..
Lacan’ın psikanaliz yöntemi ile birlikte düşünülmüş bile olsa özne, yine bir dönüşüm ve değişim ile birlikte vardır. Freud, rüya çözümlemelerinde izlediği yöntemi sağaltımda etkin bir yöntem olarak kullanmıştı. Hala da öyle yapılıyor. Bu yöntemden yürüyerek ulaşılan Lacan’cı özne, neden Marxist özne olarak tanımlanandan ayrı olsun?.
Şiir-iktidar ilişkisi, böyle etkin bir özne üzerine oturmaktan besleniyor. Özünde dönüştürme ve değiştirme gibi işlevler bulunan öznenin, şiirin hamaddesini dönüştürüp değiştirmesi eylemi ozanına, bir tür karşı koyma statüsü kazandırıyor. Bu, onun iktidarını sağlamaktadır. Rüyaların analizleriyle ortaya çıkan yeni dünyada etkinliklerde bulunularak bir dönüşüm ve değişim sağlanmaktadır. Bu yolla, dönüşüm ve değişim sağlayan bir iktidara yürünmektedir. Batılle’ın erotizm üzerindeki çalışmaları da böyle bir iktidar oluşumunun bir başka yolunu aydınlatıyordu.
Tüm bu söylenenlerden ortaya çıkan gerçek şudur: Hasan Bülent Kahraman, bu yapıtında şiirin özne ile olan bağlantı dönüştürüp değiştirme işlevi olduğunu göstermekten kaçınmıştır. Freud’dan, Lacan’dan, özneden söz etmiştir etmesine. Ne ki bunların şiirle olan bağlantısındaki işlevsellik, çok üstten tutma bir biçimde işlenmiştir. Oysa şiirin çok yeni bir yaklaşımla ele alınması ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu, bir yön değiştirme işlemidir. A.İlhan’ın bir konuşmasında söylediği gibi[11] şiiri, yazılan değil söylenen bir nesne olarak sunarsanız sonuç bu noktaya geliyor!.. Söylenen bir nesne olarak algılanan şiirin izlediği yolun ve üzerinde yükseldiği zeminin temizlenmesi gerekiyor. İzlediği yol değiştirilmelidir. Şiir çalışalarak yazılmalıdır. Bunun açılımında bilim, teknoloji vardır. Bilim ve teknolojiyle birlikte dönüşüm ve değişim vardır. Yenilenme vardır. Bunların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu noktalara dokunulmamıştır.
Şiir , buyaşamsal işlevlerinden olabildiğince soyutlanarak kullanılmak için popüler kültürün bir öğesiymiş gibi ele alınmakta ve kullanılmaktadır. Bu kullanıma yapıtta hiç dokunulmamıştır bile. Bu konuda bir tür sessizliğe bürünülmenin ve şiirimizi, kavramlara boğarak açıklamaya çalışmanın altında, ona bakışımızda ve değerlendirmelerimizdeki yaklaşımın dönüştürülüp değiştirilmesi gerektiğinin ayrımına varılmasının istenmediği yatmıyordur umarım!..
e-mail : muhsinsener@superonline.com
[1] Hasan Bülent Kahraman,Türk Şiiri Modernizm Şiir, Büke Y., İstanbul,2000
[2] M.Horkheimer-T.W.Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği I. Çev.Oğuz Özügül, Kabalcı y.,İstanbul, 1995
[3] Burjuvazinin değişip dönüşmesi sırasında moda olanla karşı aptalca tutkunluk,düşkünlük
[4] Prof.B.Akarsu,Felsefe Terimleri Sözlüğü, s.115 , M.Buhr-A.Kosing, Felsefe Sözlüğü,s 155
[5] ‘Türk Şiiri’ yerine ‘Türkiye Şiiri’ tanımlamasını öneriyorum. Türk Şiiri tanımı Alman Şiiri, Fransız Şiiri, İngiliz Şiiri… gibi bir tanımlamadır aslında. Ne var ki, Türk Şiiri tanımlamasında, Türk olmanın şiire getirdikleri, en azından manevi bir yoğunluk olarak yerini alıyor. Yani bir yönden Türk Şiiri tanımı, etnik kökenle organik bağlamda birleşmiş oluyor. Böyle bir bağlantının şiir için çok sakıncalı olacağını düşünüyorum. Çünkü şiir, evrensellik süreyini hep yanında taşıyor; şiir olmasıyla taşıyor. Bu onun, şiir olmasından gelen bir nitemdir. Fransız Şiiri, Alman Şiiri, İngiliz Şiiri… tanımlamalarında da etnik köken bağlamının yeri olabilir(vardır demiyorum). Ne var ki, bu izler, bizim Fransız Şiiri, Alman Şiiri, İngiliz Şiiri… dediğimiz ürünlerde en aza indirgenmiştir. Bu durum, öyle kolay kolay göz ardı edilemeyecek bir özellik olarak görünüyor bize. Çünkü, biz ulus olarak kendimizi öteki uluslardan çok daha önde ve onları küçük gören bir düşünce ve duygu seli içinde yetiştirilmişizdir. Başka uluslara özellikle müslüman olmayan Avrupalılara ‘gavur’ olarak bakar, onları hep bu küçültücü sıfatla tanımlamaya özen gösteririz. Onlara göre biz, önde ve yukarılarda bir yerdeyizdir! Böyle bir yaklaşım, insanımızın hücrelerine sinmiştir sanki. Kuzey Irak Harekatı sırasında hükümet tarafından orduya yeteri kadar ödenek verilmediğinin ortaya çıkması üzerine üst düzey bir sorumlu bakınız neler söylüyor: “Bir büyük devletin, Silahlı Kuvvetleri, büyük Türkiye’nin Silahlı Kuvvetleri’nde hiçbir şekilde acz olamaz.”(Radikal, 8 Haziran 1997, s.6).Kötü bir anlatım; şunu demek istiyor sanıyorum: “Türkiye, büyük bir devlettir. Onun Silahlı Kuvvetleri de büyük bir kuvvettir. Böyle büyük bir kuvvetin acz içinde olması mümkün değildir…”. Sanırım, bunu demek istiyor. Ne var ki, hiç de öyle demiyor. “Türkiye’nin Siyahlı Kuvvetleri’nde hiçbir şekilde acz olamaz demek, Türkiye’nin Silahlı Kuvvetlir’nde acz olması eşyanın tabiatına aykırıdır” demektir. Oysa, ordunun yetkilisi böyle bir “acz içine” düştüklerini söylüyor. Gerçek olan onun söylediğidir. Hükümet yetkilisiyse böyle bir şeyin gerçekleşme olasılığının bulunmadığını söylüyor. Neden öyle söylüyor? Çünkü, Türk Devleti’nin böyle bir durumda olması mümkün değildir diye düşünüyor. “Herkes böyle olabilir, fakat Türkler olamaz!…” Böyle bir yaklaşım olabilir mi? Böyle bir yaklaşım temelde bir etnik köken anlayışına dayanmakta olup demokratik yaklaşıma, demokratik düşünceye taban tabana karşıt bir görüşü deyimliyor. Böyle bir yaklaşım, hükümetin en yetkili kişisinde varsa, varın siz ötekileri düşünün! İşte çok yakın bir örnek… Türk Şiiri gibi bir yaklaşımın biçim olarak Fransız Şiiri, Alman Şiiri, İngiliz Şiiri… gibi bir tanımlamaya benzetilmesi yetmiyor. Çünkü, böyle bir tanımlama şiirimizi bir etnik kökenin içine, iterek sokuyor ve şiirimizin oradan çıkarılması bir daha hiç de kolay olmuyor.
Türkiye Şiiri tanımı, Türkiye coğrafyasında ve Türkiye tarihiyle, kültürüyle sınırlıdır. Türkiye adını taşıyan o coğrafyanın ve tarihin, kültürün şiiridir, bizim üzerinde çalıştığımız şiir. Onu kuramlarına bağlamak istiyoruz ve o nedenle yola çıktık. Bizce en doğru tanım, Türkiye Şiiri tanımıdır. Bizi bu tanıma taşıyan önemli nedenlerden biri de, Orta Asya’da özgürlüklerini yeni almış ve dili Türkçe olan Türk devletlerinin, eğitim programlarına alınmış şiirleri için bir çalışma yapmadığımızı göstermektir. Çünkü, o şiirlerin Türkiye Şiiri olmadığını biliyoruz. O şiir, örneğin Azerbaycan coğrafyasının, tarihinin şiiridir. O şiirin bizim şiirimizle ilişkisi salt Türkçe’nin bir kolu ile söylenmiş/yazılmış olmasındadır.Bundan öte bir benzerliğinin bulunduğunu ise hiç sanmıyorum. Çünkü o coğrafya ve tarih, yepyeni bir kültür koymuştur ortaya. O kültürün yansımaları vardır onların şiirlerinde. Ne yazık ki eğitim programlarında bu ülkelerin şiiriyle şiirimiz arasında organik bir bağ kurma zorlamasına önemle ve bilinçle sürüklenilmektedir. Böylece, ne olduğu çok iyi bilinmeyen, ne ki sık sık kullanılan ve bir tür maymuncuk laf haline gelmiş bulunan ‘birlik beraberlik’in, yine bir tür maymuncuk laf halini almış olan ‘bin yıllık gecikme’nin kapatılmasıdır yapılmak istenen. Bir zamanlar, “Adriyatik’ten Çin Denizi’ne kadar bir Türk devleti” gibi tanımlamalarda yapılmıştır en yetkili ağızlarca. Tabii bu sözler, geçen zaman içinde ağır biçimde tarafımızdan geri alınmıştır. Ve dikkat edilirse şimdilerde artık hiç kullanılmamaktadır. Çünkü, yanlış kullanılmışlardır ve etnik kökenlidirler. Dünya toplu durumunu hiç bilmemesinin sonucunda söylenmiş, gerçeklikle ilişkisi bulunmayan ve gerçek olmadığı sonradan anlaşılsa bile bu ulusun insanlarınca gerçek mi, gerçek değil mi araştırmasının ve incelemesinin hiç de yapılmayacağı bilindiğinden, onların etnik duyguları okşanarak bir süre idare edilmiştir.
Çok bilinen ve kullanılan “Vatan-Millet-Sakarya!..” sloganının altında yatan, ayakları havadaki düşünceye hiç mi hiç inanmadığımızdan Türk şiiri tanımlamasını kullanmıyoruz, Türkiye Şiiri tanımlamasını kullanıyoruz. Bu tanımlama, çalışmamıza daha uygun düşüyor ve daha demokratik bir yaklaşımı betimliyor. Etniğin lekeleyen gölgesini, şiirin parlaklığının üzerine düşürmek hiç de işimize gelmiyor, hatta böyle bir şey yapmanın hiç affedilemeyecek bir suç olacağını düşünüyoruz.
[6] ATV’nin İkinci Bahar dizisi için düzenlediği Siyaset Meydanı’nda gazeteci olup bu dizide komiser rolüne soyunan Ali Sirmen’in söyledikleri bu anlamda çok dikkat çekiciydi. “Ben”, diyordu Sirmen “önceleri arabeske kızardım, bu tür müziği dinlemezdim. Sonra dikkat ettim yaşamımızın da arabesk olduğuna kanaat getirdim. Şimdi, artık arabeski hiç yadırgamıyor, hatta seviyorum. Bizim yaşamımız da arabesk!..”
[7] M.Şener, Şiir Kasetleri, Dize Şiir Dergisi, Eylül 1999, 47. sayı
[8] Eugane Lunn, Marxism ve Modernizm,. s.199
[9] K.Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, s.29
[10] R.Coward- J.Ellıs,Dil ve Maddecilik,s.147)
[11] E Dergisi, Haz. 1999 sayısı, A.İlhan’la yapılan bir görüşme