1.
Gecikmiş modernlik’te judanis[1] yunan modernleşmesini açıklarken işlevsel farklılaşmadan söz ediyor. Önemli bir noktadır bu. İşlevsel farklılaşma, seküler, milliyetçi, sanayide kapitalizmin egemen olduğu, bürokratik, parlemanterizmin uygulandığı, genel oy hakkı ile bireyciliğin geçerli, geleceğe önem verilen, estetik, siyasal ve etik alanların ayrı tutulduğu bir olgudur. Gelişmiş ve gelişmeyi bir süreç olarak kabullenmiş; bir düzeyi içeren bu olgunun gerçekleşmesi belli koşullarla mümkün olabilmektedir. Eğer bir toplumda ayrımsız herkes için bir zorunlu eğitim öngörülmüşse; herkes aynı hukuk kuralına tabi tutulmaktaysa; kamuya bir siyasal işlev yüklenmişse; herkesin dinsel bir rahatlığı varsa; herkes olanaklardan yeteri derecede yararlanabiliyorsa… İşlevsel farklılığın tabanı oluşturulmuş demektir.
Kabaca özellikleri açıklanan bu tabanın oluşmasında ya da kurulmasında eğitim önemli bir ağırlık taşıyor. Eğitim,sistem olarak insanlar arasındaki farklılaşmayı teşvik etmelidir. Farklılaşmayı hızlandırmalıdır, yaygınlaştırmalıdır ve tabii giderek derinleştirmelidir.
Bizde, bu kavramdan söz edebiliriz sadece. İnsanlarımızın bir örnek olmasına harcadığımız çabaya bakınca farklılaşmanın neresindeyiz diye düşünmek bile gülünç oluyor!.. İnsanımızın birbirinden farklı oluşuna sanki engel olunabiliyormuş!..sanki böyle bir gerçeklik sağlanabilmişte!.. Bunların tümü asılsızdır ve tabii geçerli değildir!..
Bizde, insanlarımız arasında farklılaşmayı teşvik eden ve ona hız veren hiçbir çaba yoktur. Böyle çabalardan korkulur. Eğitimcilerden bu yönlü çaba gösterenlerden kaçılır, haklarında soruşturmalar yapılarak cezalar verilir. Çünkü onlar insan özgürlüğüne hizmet eden kişilerdir. İnsanların özgürleşmesine yapacakları katkı ile ilerde herkesin başına bela olacak, özgün düşünebilen ve özgün davranabilen ve özgün olarak üretimde buluna insanlar yetişecektir. Bu insanlar özgün yapılarıyla tüm dünyada yeni ve değişik ürünler oluşturabilecekler ve içlerinden dünya ölçeğinde yurt ölçeğinde sanatçılar çıkacaktır.onlar ülkemizin yüzünü yurt içinde ve yurt dışında ağartacaklardır. Beş milyon nüfusu bulunan bir batı ülkesi kadar bilim adamımızın, sanatçımızın, sporcumuzun ve entelektüel çabamızın….olmadığı bilinirken dünya ölçeğinde bir sanatçının kendi çabasıyla ortaya çıkmış olması bile rahatsızlık yaratmaktadır. Örneğin nazım’ı şu kadar yıldan sonra hala kabul etmekte kuşkularımız vardır ve yılmaz güney’i içselleştirmek istememenin mırın kırını için yarış halinde bulunulması….gibi somut olaylar karşısında işlevsel farklılaşma bizim için ne kadar önemli bir kavram olarak ortaya çıkıyor görüyor musunuz?
Böyle kişileri yetiştirmeye hizmet edenler nasıl da cezalandırılmazlar canım!..
Birbirinden farklı olan insanların bu farklı yanlarının belirlenerek geliştirilmesi ve yaşama geçirilerek o kişilerce kullanılmasının sağlanması ne kadar değişik ve yeni kişilerle/kişiliklerle karşılaşmamızı getirecektir değil mi? Bunun yaşama kazandıracağı zenginliğini hesabını tutamazsınız!..
Eğitim yapanların bu konuda somut ve gerçekçi olmalarında yarar değil zorunluluk vardır!..
2.
Bauman[2], küreselleşmeyi yeni dünya düzensizliği olarak tanımlıyor. Devletlerin artık, kimi üst düzenlemelerle birleşmek istediklerini,egemenlik haklarını bu birleşmeye feda etmekten çekinmediklerini görüyoruz. Ulusları buralara sürükleyen şeyin ekonomi olduğu açıktır.otuz yıl önce dünya nüfusunun en yoksul % 20’si gelirin % 2.3’ünü alıyorken bugün aynı kesim gelirin ancak % 1.4’ünü alabiliyor!.. Bu durum her şeyi çok açık anlatıyor!..1991 yılına ilişkin bir sayısal gerçeklik daha vermek istiyorum: o yıl dünya nüfusunun % 85’i gelirin ancak % 15’ini alabilmekteydi!..
Zengin olanlar zenginliklerini daha da arttırmanın peşinde ve onun düzenlemeleriyle uğraşıyorlar.
Küreselleşmenin öte yandan görünüşü ise budur!..
Böylece dünya sanki elimizden kaçıp gidiyor[3]. Küreselleşme adı verilen (fransızların mondializasyon, ispanyolların globalizasyon, almanların globalisierung dedikleri) bu kavram, yaşamımızı sürdürdüğümüz usulleri, çok derin bir biçimde yeniden yapılandırmak demektir. Böylece bugünkü dünya ekonomisi elektronik paraya, yani bilgisayarda görülen/bulunan bir rakam halindeki paraya, göre düzenlenmeye başlanmaktadır. Tabii küreselleşme salt ekonomide değil aynı zamanda siyasada, teknolojide ve kültürde de vardır ve egemen olmaktadır. Ne var ki büyük sermayelerin, bir tuşa basılarak dünyanın bir ucundan öteki ucuna hemen aktarılabilmesiyle ekonomilerin hızlı bir biçimde istikrardan uzaklaşabilecekleri bir ortam ne yazık ki kendiliğinden ya da karşı konulamaz bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Küreselleşme temel olan bu yanıyla, zorunlu olarak uyulmak durumunda kalınan ve dayatan bir olgudur.
21.yy’da köktendincilerle kozmopolitler, küreselleşme konusunda karşıt ve yönlendirici görüşleri paylaşmaktadırlar. Köktendinciler, küreselleşmenin etkisiyle giderek içe kapanmaktadırlar. Çünkü küreselleşmenin getirdiği açıklıktan rahatsızdırlar. Bu içe kapanma gelenekselin daha da derinleşmesine neden oluyor. O zaman, gelişim ve değişim duruyor. Gelenekselin derinlik kazanması orada dal budak salması ve tabii giderek yeraltına girmesi anarşinin oluşmasına çok uygun bir taban oluşturmaktadır.
Kozmopolitler ise gelişim ve değişimi reddediyorlar.
Şimdi soru şudur: acaba köktendinciler, giderek gelişim ve değışimi kabul edecekler midir? Yoğun demokrasi taleplerinin arkasında salt bu değişim ve gelişimi içselleştirme isteği mi yoksa ona direnmenin yasallığını elde etmek mi vardır?.. Bu soruların yanıtları henüz verilmiş değildir. Ne var ki küreselleşme böyle bir durumu, bu sivri görünüşüyle yaşamın içine,hatta orta yerine getirip koymuştur.
Küreselleşme düşüncesi karşısında iki grup oluşmuştur:
A) şüpheciler:
Bunlar küreselleşmeye inanmamaktadırlar. Onlara göre dünya yine eskisi gibidir. Uluslar gelirlerinin çok küçük bir bölümünü dış ticarete ayırmaktadırlar. Küreselleşme denilen şeyi serbest piyasacılar ortaya atmışlardır,onların bir ideolojisidir. Para ticareti, dahil ticarete öncelik tanıyan anlayış 19.yy’dan beri vardır.
Küreselleşmeyi ileri sürenler solculardır!
B) radikaller:
Bunlar küreselleşmeyi gerekli görmektedirler. Yaygın olduğunu ve sınır tanımadığını belirtiyorlar. Küreselleşme ile ulusların egemenlik haklarını, siyasetçilerin de etkileme yeteneklerini yitirdiklerini görmektedirler. Siyasal liderlere artık kimsenin inanmadığını da biliyorlar. Ulus-devlet çağının bittiğini söylüyorlar.
Bunlar çoğunluktadırlar ve doğru düşündükleri ileri sürülmektedir.
Tüm bunlardan bazı önemli sonuçlar çıkıyor:
Küreselleşme ile, sermayenin uluslararası olanı zafer kazandı. Bilgisayarın bir tuşuna basılarak dünyanın bir ucundan öteki ucuna gönderilen bu uluslar arası sermaye gerçekten her şeyi değiştirme gücünü kendi içinde taşıyordu. Buna karşılık insanın uluslar arası olanı ise henüz pek ortada değildir. Ancak, doğum yolundadır. Ya da henüz emekleme çağındadır.
Deprem ertesinde ülkemiz insanı, körüklenegelmiş milliyetçi ve dinci ön yargıların geçersizliğini gördüğü gibi daima o ön yargılara dayanılarak demokrasiden, insan haklarına saygıdan nasipsiz politikalarda ısrar eden devletin nasıl böyle hizmet içeriği çürümüş bir baskıcı kabuk haline gelmiş olduğunu sezmiştir[4]
Tam bu noktada küreselleşme ile AB arasındaki ilişkilerin irdelenmesi gerekiyor sanıyorum.
AB, küreselleşmenin yanında yer alıyor. AB adındaki bu düzenlemenin kendisi bir küresel kuruluştur. AB karşıtlığı küreselleşme karşıtlığı olarak bilinmektedir.
AB içinde sağ liberaller, kendi ekonomik çıkarlarını öne çıkarırlarken sol liberaller, daha çok değerler üzerinde ağırlıklı olarak durmaktadırlar. Körfez depreminden sonra AB içindeki ülkelerin önemli bir bölümünde sol liberallerin iktidarda bulunması onların çok sıkıntıya giren türk insanının yanında olmayı istemeleri gibi bir sonucu da getirmiştir. Ne var ki liberaller AB içinde olsalar bile iki grupturlar: bunlardan bir grubu gelenekleri bilinçli olarak savunmaktadır ve değişime şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Öteki grup ise eldekini ne olursa olsun savunmak ve korumak isteyenlerdir. Bunlar da gelişim ve değişime karşıdırlar. Sol kesim de zaman zaman sağ liberaller gibi düşünebilmektedir. (ecevit’in DSP’si bu konuda ilginç bir örnektir.)
İkinci grupta olanlar küreselleşmiş emperyalizmi anlamakta güçlük çekmektedirler. Bağımsızlıkta çok tutucu davranmaktadırlar. Sanayi ve fabrika merkezli bir sosyalizm tasavvurları vardır. Teknokrat elitlerin etkin ve egemen olduğu bir demokrasileri olsun isterler ve bu noktada direnirler. Sol düşüncenin her şeye tepki gösterme hareketi demek olduğunu anlayamazlar. O nedenledir ki zaman zaman sapmalara konu olurlar. Sendikacılığı salt işçi haklarının korunmasına indirgerler.
Bu özelliklerin ülkemiz için ayrı bir önemi olduğu anlaşılmaktadır. Teknokrat elitlere bağlı ve dayanan demokrasiden yana tutumumuz olduğu; bağımsızlığımızdan hiç ödün vermemek gibi bir yanımızın bulunduğu; sol düşüncenin tepki gösterme demek olduğunu unutmuş görünmemiz…. Gibi özelliklerin bizim özelliklerimiz olduğu ne kadar açıktır!..