Türkiye’nin kimi doğrudan kimi de dolaylı olarak gündemini oluşturan konulara ilişkin yazıılı basın ve internet basınındaki yorumlardan yaptığım seçmeler üzerlerinde durmak istiyorum.
İstesek de iistemesek de bir süre gündemimizi işgal eden bu yazıların değişik ve ufuk açan bakış açılarının, yeni ve değişik bir kavrama olanağı vereceğini umuyorum.
* 12 Eylül askeri yönetimi, Edebiyat fakültesindeki ‘Bizans’ kürsüsünü kaldırmıştı. Üzerinde yaşadığımız topraklardaki eski kültürleri yadsımak, onu yok saymak ‘resmi devlet politikası’ haline getirilmiştir.
Bizans’ı modern bir Türkiye yorumu ile irdelemenin, buralara Yunanistan’ın sahip çıkmasına olanak sağlıyacağına inanmak, ancak hiç rendelenmemiş bir hışırlıkla mümkün olabilir.
AB sayesinde şimdi her şey değişmeye başladı… Yoksa Bizans’ı kim hatırlardı?!…
(Mehmet Altan/Gazetem .Net/Bizans’ın Çocukları, 23.11.2004)
Altan, Fransız Cumhurbaşkanı C.Chirac’ın “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız.” Biçimindeki demecini yorumlarken, bu demecin Türkiye’deki yansımalarına dokunuyor.
* Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün “Türkiye artık ülkelerin birbirine karşı tehdit oluşturduğunu düşünmüyor.” cümlesi, tüm ömrü boynca ‘iç ve dış düşman’ edebiyatından bunalmış, ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ teranelerinden bıkmış bir Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olarak değil, bir gazeteci olarak da dikkatimi çekti….
Yasaları çiğneyen vatandaşın düşman değil suçlu olacağından habersiz resmi politika dışındaki herkesi, ‘düşman’ katagorisinde değerlendirdiler…
(Ahmet Altan/Gazetem.Net/ Son Düşman, 23.11.2004)
* Türkiye’de 41 milyon seçmen vardır ama, gerçek vergi veren 4 milyonu geçmiyor.
Türkiye’de 81 ilin 51 tanesi, toplam verginin ancak % 2’sini verir. Yani, 51 ilden hiç vergi alınmadığı vakit neredeyse bir kayıp sözkonusu olmaz.
İstanbul ve diğer 9 ilin toplamı, vergilerin % 80’ini oluştururken, bütçeden aldığı pay % 14’de kalmaktadır. Vergilerin % 80’ini veren bu on il, bir anlamda Türkiye’yi yaşatan illerdir.
Paraların nasıl harcandığı, nereye gittiği, yolsuzluk boyutları, toplumsal denetim, sorgulamanın bire bir hedefi haline gelmez. Çünkü vergi almayan bir devlet ile vergi vermeyen bir vatandaşın işbirliği sözkonusudur.
(Mehmet Altan/Gazetem.Net/En Temel Sorun, 22.11.2004)
Vergi konusunun Türkiye’nin en temel sorunu olduğunu vurgularken söylüyor bunları yazar. Verdiği verginin nereye gittiğini açık açık soramayan vatandaşla demokrasinin olabileceğini mi sanıyoruz acaba?
* Çalışan nüfusu oluşturan yirmi milyon insanın onaltı milyonunun mesleği yok…
Tarımda yedi-sekiz milyon insan var, dört-beş milyonunu oradan alıp başka yere koysanız, üretim azalmıyor, hatta çoğalma ihtimali daha yüksek…
Dört-beş milyon esnaf var…
Kışın portakal soyup dilimleyerek, yazın salatalık soyarak yaşam savaşı verenler de bu kategoriye girmekte…
Cumhuriyet 81.yılına girdi ama, henüz vergi vermeyen bir halk ve vergi almayan bir devlet çıkmazını aşamadık…
Osmanlı’ya ‘mali imparatorluk’ denir. Osmanlı zihniyeti, üretimi sevmeyen, üretime dayalı olmayan bir zihniyet demektir. Peki para işi nasıl hallolunuyor?…
Talan ve ganimetle…
(Mehmet Altan/Gazetem.Net/Dehşet Öyküleri/ 28.11.2004)
Altan’ın yazısının başlığı ‘Dehşet Öyküleri’dir.
Gerçekten insanı dehşete düşüren gerçeklerdir bunlar.
Ve tabii hiç de unutulmaması gereken!…
* Türkiye nüfusunun en zengin ilk % 20’si ile en fakir son % 20’si arasında sekiz kat gelir
farkı var.
Daha popüler bir anlatımla pastanın 100 diliminden 8’ini ilk % 20 alırken,son % 20’ye bir
tek dilim düşüyor.
En kötü paylaşan 5 ülkeden biriyiz!!!…
Bizim hacmimizdeki Batılı ülkeler, bizim ürettiğimizden 14-15 kat fazlasını üretirlerken biz mevcutla yetiniyoruz.
Futbolda bir mafya düzeninin olduğunu biliyoruz. O mafya düzeninin tarlası Türkiye’de üredikçe üreyen lümpen varoş yapılanmasıdır. Türkiye’nin isikeletindeki şiddet üreten çarpıklığı giderecek radikal bir ameliyat ile mümkündür.
(Mehmet Altan/ Gazetem.Net/ Lümpen Şiddeti, 25.11.2004)
Yazarın ‘Dehşet Öyküleri’nden bir başkasıdır bu da…
* Atatürkçülüğe bir uygarlık ve toplumsal dönüşüm projesi demek mümkün. Bu niteliği ile Atatürkçülük, tarihsel bir gelişimin son halkasıdır.
(Hasan Bülent Kahraman/ Atatürkçülükler/Radikal Gazetesi )
Hasan Bülent, çok yazısında ve yapıtında, bu ‘toplumsal dönüşüm’den ve onun koşullarıyla gerçekleşmesinin gereklerinden söz etmektedir.
Türkiye’nin yaşamsal bir sorunudur bu sorun. Hiç dikkatten uzak tutulmamak gerekiyor.
* Köylülük, gelişmeye köstek bir üretim aşamasıdır. Köylülük aşılmadan gelişme hayaldir (Prof.Mübeccel Kıray) .Çünkü gelişme denilen olay, topraktan kazanılanın ticarete, ticaretten kazanılanın da sanayie yatırılmasıyla ortaya çıkar. Kafalar da ona göre gelişir. Köylülük, küçük çaplı üretim olduğu için yatırım yapacak kadar üretemez ve ürettiğini karın doyurmak için yemeğe (doyumluk üretim) dayanır; yatırmaya değil.
İşte, bu ölgün üretim biçiminin simgesidir başörtüsü.
Diğer yandan köylülük, her yıl aynı tohumu aynı tarlaya, aynı mevsimde atıp, aynı ürünü almaya ve karnını böylece doyurmaya dayanır ki çok statik bir üretimin yanı sıra, tabii ki çok statik bir kafa yapısını da sürükler. Gelişmeyi bir de bu nedenle engeller.
(Prof.Baskın Oran/ Birgün Gazetesi/ Başörtüsü ve türban: hangisi daha iyi?,31.10.2004)
* İnsanın temel alındığı bir yaklaşımda kim azınlık olacak, kim çoğunluk?…
(Mehmet Altan/ Gazetem.Net/ 2.11.2004)
* Bir Norveç’li kitaba yılda 137 dolar,
bir İsveç’li, bir Belçika’lı, bir Avusturya’lı 100dolar,
bir Amerika’lı 95 dolar harcıyor.
BİR TÜRK’ÜN KİTABA AYIRDIĞI PARA 45 CENT’TİR!…
Bir Japon yılda 25,
Bir İsveç’li 10,
Bir Fransız 7 kitap okurken;
ALTI TÜRK’ÜN BİR KİTAP OKUMASINA NE DEMELİ?…
(Mehmet Altan/Gazetem.Net/ Altı Türk’e Bir Kitap, 29.10.2004)
Bu alıntıların tümünün gerçekten üzerinde derin derin düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.
Ben okurken, çok düşündüm.
Onları buraya almamın nedeni de o değil mi?…