Bugün 17 aralık 2004…
Avrupa Birliği’ne katılma görüşmelerinin başlayacağı tarih saptanacak bugün.
Ben heyecan duyuyorum!…
Yurt içinde ve yurt dışında çok çok tartışma yapılıyor.
Tartışmaların önemli bir bölümü dedikodudan ileri gitmiyor.
Konu, dedikoduya çok uygun bir ortam yaratmıştır.
Yılların kimi yazar çizerleri, kimi üniversite hocaları hala bir ‘öteki ‘ sorunundan söz edebiliyorlar!…
AB’ye girmek Avrupalı olmak demektir.
Avrupalı olmak, kuşbakışı bir kavrayışla söylersek 18.yy’ın başlarından beri devletin en ağırlıklı işleri arasındadır. Devletimiz ve insanımız, ikiyüz yıldan beri Avrupalı olmak için çaba harcıyor.
17 Aralık’ta bu çabanın eylem olarak sonucunu görmek istiyoruz.
Avrupalı olmak mı, Avrupalı gibi olmak mı?
İkiyüz yıllık çaba Avrupalı gibi olmak için miydi?…
Avrupalı, toplumsal yapıyı birey üzerine oturtmuş.
Bireyin tüm hak ve özgürlüklerinin öne çıkarılması esastır.
Türkler, ta Osmanlı’dan bu yana, bireyi değil devleti, kamuyu öne çıkardılar. AB’ye girildiğinde bu düzen ters dönecek…
Oysa Avrupalı gibi olmak, bireyin öne çıkarılarak, kamunun egemenliğine son vermeyi, kimi alanlarda gerçekleştirmeden Avrupalılara benzemeye çalışmak gibi, ‘üstü kaval altı şişhane’ deyimi ile çok iyi anlatılabilecek bir garipliğin sürmesini istenmek başka bir şey değil!…
Avrupalı olmak, ö n c e i n s a n ilkesini kabul etmek ve bunu uygulamak anlamına geliyor.
Avrupalı gibi olmak ise ö n c e i n s a n ilkesine uymak, onu uygulamak, kullanmak değil, ancak ona benzemeye çalışmaktır ki hiç de hoş olmayan bir durumdur.
Avrupalı olmak demek, Yunan ve Roma uygarlıkları ile Hırisitiyanlığın birikimi ve kültürü üzerine kurulmuş bir yapılanma demektir.
Türkiye, müslüman bir toplumdur ve Batı uygarlığı içindedir.
‘Gibi olma’yı savunanlar, Doğu uygarlığı içinde oluşmuş bulunan zihniyetimizi koruyarak ve sürdürerek, Batı uygarlığı içinde olmayı isteyenlerdir. Böyle bir anlayış ve kavrayış biçimi yanlış bir anlayış ve kavrayış biçimidir.
‘Gibi olmayı’ savunanlar, bu anlayışın ve kavrayışın yanıltıcılığının hem ayrımında olamamışlar hem de o yanlışlığı alttan alta sürdürmeyi bir marifet saymışlardır.
‘Türkiye Avrupa Uygarlığı içinde değildir’ diyenler, bu ‘gibi olma’yı sürdürenlerdir. Bu kesim ne yazık ki Türkiye’de Atatürk’le başlayan, 20.yy başındaki değişim ve dönüşümü bir türlü içlerine sindirememiştir.
Atatürk;
‘Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum haline getirmektir. Bu gerçeği kabul edemeyen zihniyetleri tarümar etmek zaruridir.’ ( Prof.Enver Ziya Karal, Atatürkten Düşünceler,2,baskı,s. 41) diyerek, devrimlerle amaçlanan değişim ve dönüşümü, hiçbir yoruma yer kalmayacak biçimde açıklıyor.
Bu amaç AB ile gerçekleşecektir.
Avrupalılar yani Batı, Türkiye’yi AB içine almak zorundadırlar. Yoksa AB’yi bir hıristiyan kulübü olarak tanımlamak gerekecektir. Batı uygarlığı denilen düzey böyle bir açmaza düşer mi sanıyorsunuz?
Avrupalıların Kıbrıs Rum Kesimini tanımayı dayatmalarına AB’nin Türkiye ile birlikte bir diplomatik çözüm bulacağını Emekli Büyükelçi, Hatay CHP Milletvekili İnal Batu çok somut olarak 14 aralık akşamı (a) TV’de söyledi. Bulunacak formülün hem hukuki hem de demokratik olacağına Fransa Cumhurbaşkanı J.Chirac 15 Aralık 2004 akşamı yaptığı Tv konuşmasında işaret etti.
Aynı akşam AB Parlementosu, Türkiye ile görüşmelerin başlatılmasına ( 262) Hayır oyuna karşı, ( 407) Evet oyu ile yol açtığını gösterdi.
Avrupalı olmadığımızı ileri sürmek, 17 Aralıkta alınacak karar nedeniyle Avrupa devletlerinden kimilerinin ‘Türkiye’den bir şeyler tırtıklamaya kalkmaları’na hiç takılmadan ve onlara hiç de aldırmadan yolumuzda yürü y e m e y e c e ğ i m i z i göstermek demektir. Oysa hiçbir şeye aldırmadan hedefimize ulaşmaya çalışmak bizim için çok önemli olmalıdır.
17 Aralıkta müzakere sürecinin doğal çalkantıları içinde kendimizi yitirmemek ; Türkiye’nin kapalılığını sürdürmekte yarar görenlerin yazılarına ve sözlerine hiç aldırmadan yolumuza devam etmek gerekiyor.
Hamasete ve milliyetçi çığlıkılara hiç sapmadan ve yüz de vermeden AB’ye soğukkanlılıkla girmenin ufkumuzu ne denli açaçağını; hala üç bin dolar düzeyindeki ulusal gelirimizin artmasını ve Avrupalılar düzeyine bir an önce ulaşmasını istiyorsak (ki bu düzey 20 bin dolar civarındadır), soğukkanlılığı ve akılcılığı seçmek zorunda olduğumuzu unutmamalıyız.