Birkaç Aydır AB’yi daha az konuşmayı seçmiş gibiyiz.
Oysa bu konuyu 17 Aralık öncesine göre daha çok konuşmamız ve tartışmamız gerekiyor. Bu düşüncemizin gerekçeleri arasında şunlar, en ön sırada yer alıyorlar:
AB, insan hakları, hukuk ve ekonomi ya da zenginleşme alanları üzerinde kurulmuş. İnsan hakları hep ve her durumda öne çıkarılarak toplumun değil, bireyin hak ve özgürlüğünün yaşama geçirilmesi amaçlanıyor. Bu amacın gerçekleşmesini sağlamak için kamuculuğu değil, bireyciliği; devletçiliği değil, özeli güçlendirmek gerekiyor.
Bireylerin devlete bağlı ve bağımlı olmadan üretim yaptığı alanları tanımlayan özel sektör üzerinden, o bireylerin kendi yetenek ve çabalarının öne çıkma olanağı bulduğu görülüyor. Birey gelişmeden ve her şeye o egemen olmadan ne dünyanın anlaşılması ve kavranması mümkün olacaktır ne de yolsuzluk ve yoksulluk/yoksunlukların önüne geçilebilecektir.
AB’yi ne kadar az konuşursak, bireyin egemen olması o kadar gecikecek ve dünyaya uyum sağlamamız o kadar geç ve güç olacaktır.
İnsan hak ve özgürlüklerinin toplumlara göre değişmemesi gerektiğini kavramak zorundayız. Türkiye’nin kimi tarihsel ve inançsal özelliklerinin ona tüm uygar toplumlardaki insan hak ve özgürlüklerinden farklı bir yaklaşım olanağını tanımasının mümkün yoktur. Örneğin türbanın, ülkemizde kimi kızlarımızın üniversitede öğrenim yapmasını engellediğini; bunun insan haklarına aykırı bir durum olduğunu ileri sürmek, toplumun kimi bireylerinin kendilerine özgü durumlarından kaynaklandığını biliyoruz.
Anayasa Mahkemesinin türban konusunda aldığı kararın AİHM tarafından da benimsenmiş olması ve bu gerçekliğin Anayasa Mahkemesi Başkanı tarafından dile getirilmesi, en yakın ve ilginç bir örnek…
Bu anlayışın, türban takanların inançlarına ve dolayısıyla onların haklarına ve özgürlüklerine bir tür darbe olduğunu ile sürmek, bir görüş olmakla birlikte, kimi kişilerin kendi özel durumları nedeniyle ayrıcalık istemelerinden başka bir anlama gelmiyor. Kişilerin böyle bir hak istemeleri mümkün değildir.
Türbanın, bir inancın sonucunda ortaya çıktığını ileri sürmek ise, kişinin inancını yaşamında uymak zorunda bulunduğu kuralların da önüne geçirmek anlamına geliyor ki böyle bir şeyi kabul etmek, ‘inanca dayalı bir yaşam pratiğine olanak tanımak’ demektir ki bu, devletin inançlar karşısında yansızlığını ortadan kaldırır.
AB’yi ne kadar az konuşursak, türbana o kadar çok olanak sağlayacak bir ortamın gerçekleşmesine yardım etmiş olacağız…
Hukuk, kurallara bağlı bir toplum oluşturmayı hedefliyor. Yasalar, uyulmak içindir ve onlara uymamak hiç affedilecek bir şey değildir. Yasaları uygulayanlar, önce bireyin sonra da toplumun, dengeli ve güvenli bir ortamda huzur içinde yaşaması için böyle bir ortamın yaratılması ve korunmasına çaba harcadıkları için, önemle izlenmeleri ve dediklerinin yapılması gerekiyor.
Birey ve toplum adına iş gören bu yasa uygulayıcıların yaşamda önemli bir işlevleri olduğunu benimsemek zorundayız.
AB’yi ne kadar az konuşursak, yasa egemenliğini o kadar az önemsemenin olanaklarına yardımcı olduğumuzu unutmayalım!
Ekonominin her şeyi belirlediği, gerçeğinin bir kez daha altını çiziyorum.
Ekonomi, zenginlik getiren çabaların tümüdür. Gerek birey ve gerekse toplum, bir zenginlik ortamı oluşturmayı hedeflemiştir.
Üretim, sermayenin, üretim araçlarının, emeğin birbirine uyumlu olarak işletilmesiyle oluşuyor. Bilgi çağında sermaye, iletişimin gelişen olanakları ile hem içerik hem de biçim değiştirmiş bulunuyor. Bu çağda artık sermaye salt para değildir. Bilgi de bir sermaye olarak üretimde ağırlığını duyumsatıyor. Bu gerçeği gözden kaçıran toplumların ne dünyayı kavramaları mümkündür ne de düze çıkmaları!…
Ayrıca paranın iletişim olanakları ile yer değiştirmesi artık pek kontrol altında da tutulamıyor. O nedenledir ki ekonominin dengelerini bu iletişim pratiği ile ilişkilendirerek kurmak gerekiyor.
Toplumların önce bilgi toplumu olması gerekiyor. Bilgi hamallığı ile bilgi toplumu arasında bilginin hem üretimde kullanılarak refaha katkıda bulunması sağlanacaktır hem de değişen ve gelişen koşullara paralel bir değişime uygun olarak o da değişip gelişecektir. Bilginin bu tanım içinde öğrenilmesi ve bu tanıma uygun olarak kullanılması önemle izlenecektir.
AB’yi ne kadar çok konuşursak bu çizgiye o kadar yaklaşacağımızı unutmamalıyız.
İsteseniz de istemeseniz de küreselleşen dünyada yalnız kalmamak ve toplumunuzun hak ve hukukunu savunabilmek için bu küreselleşen dünya ve toplumlarla birlik olmak zorundasınız. Böyle bir zorunluluğa inanmıyorsanız geleceğinizi garanti altına almanız çok kuşkuludur. Artık ne 19. yy ve onun anlayış ve kavrayışlarıyla ne de 20. yy anlayış ve kavrayışlarıyla bir yere varabilirsiniz. Hala bu geçmiş yy. ların anlayışlarını öne çıkaran tutum ve davranışlarda direnmeyi sürdürürseniz yalnız ve dayanaksız kalırsınız.
Bu kavrayış, birlikte yönetim, birlikte üretim ve birlikte paylaşım gibi yepyeni bir dünya anlayışını getirmiş bulunuyor.
Kimi tutum ve davranışların bu gerçeğin tamamen tersi bir görüntü vermesi karşısında ana düşüncenin ortadan kalkması anlamına gelmediği unutulmamalıdır.
Kendi toplumunun düze çıkması için önce bu küreselleşen büyük gücün mantığı ile düşünmeyi, kavramayı gerçekleştirmek ve ardından bu büyük güçle birlikte davranarak kendi hak ve hukukunu korumak ve savunmak gerekiyor.
AB’ yi ne kadar çok konuşursak bu noktaya o kadar çabuk yaklaşma olanağını elde etmiş olacağız.
Bugün yediğimiz, içtiğimiz ve kullandığımız her şey, eğer araştırılıp üzerinde düşünülse mutlaka insan yaşamına bir yanından zarar vermektedir.
Artık yaz ve kış her türlü sebze üretilebiliyor. Ne ki kışın sofralarımızda yer alan sebzelerin hormonlu oldukları söylenir durur. Çernobil faciasından sonra zamanın ilgili bakanı çaylarda radyasyon yok diye TV ekranlarında çay içerek halkı rahatlatmak istemişti. Bunu herkes biliyor. Ne ki Doğu Karadeniz’de kuşkulu çayların depolarda saklandığına o tarihlerde ben bizzat tanık oldum. Sonra basında, depolardaki bu çayların imha edildiğini okuduk.
Tıpkı hormonlu sebzeler gibi!..
Sebzelerin de hormonlu olmadığını söyleyenlere artık nasıl inanılacaktır?
AB’yi ne kadar az konuşursak bu manzara o kadar daha devam etmeyi sürdürecek ve insanlar en aziz hakları olan yaşamlarının bir bölümünü hiç yoktan yitireceklerdir.
Çevrenin korunması Türkiye’nin en öndeki sorunlarındandır. Temiz akan akarsuları giderek azalmaktadır. Çünkü bu akarsular çevresinde bulunan fabrikalar anlaşılması mümkün olmayan bir tutumla artıklarını bu sulara bırakabilmektedirler. Bu akarsularda yaşayan canlılardan geçtim, akarsuyun sularının yayıldığı tüm alanlardaki toprak ve bitki örtüsü giderek yok olmaktadır. Menderes çevresi bunun yakın örneklerinden.
Bu kirliliğe sebep olanların bu konudaki duyarsızlıkları salt kazanç sağlamanın yanında kendisinden başka kimseyi düşünmemek gibi bir durumla da ilişkilidir. Yaptırım uygulayacak olanların duyarsızlığını hiç kenara atmamalıyız.
Peki, kim önleyecek bu durumu?
Gelişmiş toplumların böyle şeyler yapması mümkün değildir. Hem yaptırımı vardır hem de o yaptırımı uygulayacak olanların affetmeyen tutumları.
İşte AB böyle bir yönetim birliğinin adıdır.
AB’yi ne kadar az konuşursak çevre faciası o kadar çok zaman sürecektir.
Gelin AB’yi daha çok konuşalım ve tartışalım.
Gelin AB’yi daha çok konuşarak ve tartışarak 3 Ekime toplum olarak da hazırlanalım.
.