Bir avuç demokrat bilim adamıyla hukukçunun oluşturdu bir sivil girişim, 1982 Anayasa’sının değiştirilmesi için çalışıyor. Toplantı ve yayımlar yapılarak bu düşencinin toplumun tüm kesimlerine yayılması ve oradan da Meclisimizi etkilemesini isteniyor.
Anayasamız, 12 eylül döneminde Danışma Meclisince yapılmış bir Anayasadır. Gerçi onayını halktan almış görünmektedir ama onu, başında Netekim Paşanın bulunduğu generallerin onayladığı unutulmamalı. Tabii tüm bunlar, Anayasanın bir askeri yönetimce gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor.
Bir sivil anayasaya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç önce, halkın kendi anayasasını kendisinin yapabilecek kadar bir demokratik olgunluğa eriştiğini gösteriyor. Ve demokrasiyi yürütebilecek olgunluğunu da göstermiş olacaktır.
Ben, salt eğitim-öğretim konularındaki anayasal hükümlere bakarak bu hükümlerin değiştirilmesi hususundaki durumu saptamaya çalışacağım.
Bilindiği gibi, 1982 Anayasasında eğitim – öğretim, tüm ağırlığı ve kapsamı ile 42.maddede yer almaktadır. Maddede “Atatürk ilke ve inkılapları” ile “çağdaş bilim ve eğitim esasları”na aykırı eğitim kurumları açılamayacağı açıkça belirtilmiştir. Bu hüküm karşısında, ülkemizdeki eğitim- öğretim kurumlarının, Atatürk ilkeleri ile devrimlerine ve çağdaş bilimin ve eğitimin ilkelerine aykırı olarak kurulmaları ya da aykırı düşecek bir eğitim-öğretim çabası içinde bulunmaları mümkün değildir. Aslında hiçbir eğitim öğretim kurumu,açık olan bu esaslara aykırı eğitim-öğretim yapmaya söz vererek kurulmaz/ kurulamaz ülkemizde. Böyle bir cesareti kimsenin göstermesi mümkün değildir. Ne var ki bu esaslara aykırı olmadığını söyleyerek açılıp tüm bunların aksini yapan kurumlar vardır. Örneğin Kuran Kursları bunların en belirgin örnekleridir. Bu kurslar, kuran okunmasını öğretmektedirler. Ne var ki bu kurumlar bilimsel değildirler. Çünkü üzerinde eğitim -öğretim çalışması yapılan konu bilimsel değildir. Dindir üzerinde durulan ve din bilimle ölçülemez. Ölçülmeye kalkılması dinin esasına aykırıdır. Onun konularını tartışmanın ve laboratuvarlarda denemeye kalkmanın çok anlamsız olduğu ortadadır ve bilinmektedir.
Öte yandan bu kurumlarda yürütülmekte olan eğitim de çağdaş değildir. Bu kurumlarda yürütülmekte olan eğitim dinsel eğitimdir.
Bilimsel olmayan ve çağdaş eğitime uygun düşmeyen bu kurumların açılması Anayasaya aykırılığı ortadadır.
Ayrıca, İmam Hatip Liselerinin tüm siyasal iktidarlar tarafından pompalanarak dört yüz civarında bir sayıya ulaşması ve çağdaş okullara bir seçenek olarak ortaya çıkması da aslında Anayasaya aykırıydı. İmam Hatip Liseleri, öncelikle Anayasanın 174.maddesinde yer alan Öğretim Birliği Yasasına karşın açılmış kurumlardır. Atatürk ilke ve devrimlerinde belirtilen esasların hiçbiri bu kurumların eğitim öğretim esaslarıyla bağdaştırılamaz. Örneğin kılık kıyafet yasanının uygulanamadığı kurumlardır bu kurumlar ve başörtüsü örtmekte direnenlerin toplandığı kurumlar haline gelmişlerdir/getirilmişlerdir. Böylece bu kurumlar için kılık kıyafet devrimi hükümleri ortadan kalkmış olmaktadır. Bu durum, Atatürk devrimlerine aykırı bir durumdur.
İmam Hatip Liselerinin çağdaş okullara bir seçenekmiş gibi çoğaltılması ve bir bölüm insan arasında da “biz çocuklarımızı dini bütün müslüman olmaları için bu okullara yolluyoruz ve İmam Hatiplerden mezun olanların örneğin kaymakam, vali, doktor, hakim, öğretmen, mühendis… olmalarını istiyoruz” biçimindeki istekleri, bu seçenek olma durumunu açıkça ortaya koyuyor. Bugünlerde Türkiye’de kimi öğretmenlerin, kimi hakimlerin, kimi hekimlerin, kimi mühendislerin… örneğin hizbullahçılar arasında yer alması galiba bu durumla çok yakından ilgili/ ilişkilidir!.. Bu, çok dikkat çekici bir durumdur. Ne yazık ki hala Fethullah GÜLEN’in okullarından medet umulmaktadır!.
Anayasamızın 42.maddesi bağlamında bakıldığında, İmam Hatip Liseleri ile Kuran Kurslarının Anayasaya aykırı eğitimi-öğretim kurumları olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, ya 42.maddenin uygulanmamakta /uygulanamamakta olan bu hükümleri kaldırılmalı ya da bu kurumlar kapatılmalıdır.
Bu madde kapsamında düşünüldüğünde Anayasanın artık uygulama olanağı kalmamış bulunmaktadır.
42.maddede “özel okulların bağlı olduğu esaslar Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak kanunla düzenlenir” hükmü yer almaktadır. 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Yasası bu amaçla çıkarılmıştır. Ne var ki 1980’den itibaren hızla geldiğimiz bugünde Özel Öğretim Kurumlarının “Devlet okullarıyla erişilmek istenen seviye”den çok çok ileride bir yerde olduğunu söylemek zorundayız. Devlet okulları artık, adeta iflas etmiş durumdadırlar. Eğitim–öğretim, Özel Öğretim Kurumları aracılığı ile bir düzey almıştır/ kazanmıştır. Bunu yadsımak, gerçekliği görmemek demektir. Bugün hiçbir Özel Öğretim Kurumu, Devlet kurumlarından aşağıda değildir. Şimdi sanki, Anayasada yer alan hükmü tersine çevirip “Devlet okulları, Özel okullarla erişilmiş seviyeye uygun olarak kanunla düzenlenir” demek daha gerçekçi olacaktır ve tabii bir olgudan söz edildiği için de daha doğrudur. O zaman ortaya çıkan şey şudur: Anayasanın bu hükmü de artık uygulanmamakta/uygulanamamaktadır. Değiştirilmesinin o nedenle gereği vardır. Hükmün değiştirilecek içeriği, tabii ayrı bir yazı konusudur.
Anayasamızın 24.maddesinde, “Din Kültürü ve Ahlak Öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” denilmektedir. Bu hüküm, 12 Eylül yönetimi tarafından yapılan bu Anayasaya yine o yönetim tarafından konulmuştur. Bir önceki anayasada Din dersleri isteğe bağlıydı.
Anayasamızın ikinci maddesinde, laik devletten söz edilmektedir. Ne var ki bu laik Devlet, okullarında mecburi din dersi okutuyor!.. Hani Devlet, din açısından nört kalacaktı? Oysa anayasanın bu hükmü ile Devlet, dinin yanında yer alıyor ve 42.madde ile de dinin öğretilmesini kontrol etmekle görevli bir kurum olarak varlığını sürdürüyor. Böyle laiklik olur mu? Bu hükümle Devlet, kendi kendine laiklik nitemini yok sayan bir uygulamayı gerçekleştirmiş oluyor.
O nedenledir ki Anayasanın bu hükmü de değiştirilmelidir. Böylece 2. madde ile de uyum sağlanmış olacaktır.
Eğitim-öğretim bağlamında Anayasadaki şu noktalar üzerinde de durmayız:
1. Başlangıç bölümünde “Kutsal Türk Devleti” biçiminde bir kavram yer almaktadır. Başlangıç bölümü, Anayasa metni olduğu için bu söz de Anayasanın kapsamı içindedir. Yani, Türk Devleti Kutsaldır!.. Kutsal: güçlü bir dini saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsi, mukaddes; tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kutsi, mukaddes; bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen; Tanrı’ya adanmış olan, tanrısal olan (Türkçe Sözlük, TDK yayını, I.cilt, s.939) anlamlarına geliyor. Bu tanımlardan çıkan sonuç şudur: kutsal kavramı, dinsel içerikli bir kavramadır. Dokunulmazlığını da oradan alıyor. Devlet, din ya da dinsel dogmalar gibi dokunulmaz, tartışılmaz, karşı çıkılmaz, karşı çıkılamaz bir nitelik kazanıyor. Böylece bizim şimdilerde içine düştüğümüz durum oluşuyor sanki: Devlet, suç işlemez falan, filan…denebiliyor… Neden suç işlemesin? Diye sorulamıyor…Çünkü onun “hikmetinden sual edilemiyor” ki!…
Tabii bu konuda daha çok şey söylenebilir…
2. Anayasanın Başlangıç bölümünde, “12 Eylül 1980 Harekatı sonucunda oluşmuş…” diye başlayan bir tümce sürekli olarak 12 eylülü anımsatıyor. Yani, bu Anayasanın sivil olmadığını, askerlerce yapıldığını anımsatıyor. Bir yandan da bir sivil Anayasa yapılması zorunluluğunu dayatıyor. Vatandaşın bu dayatmalardan kurtulması gerekiyor.
Tüm bu açıklamaların bizi bir sivil anayasa yapılması noktasına getirdiğini görüyoruz.
Anayasamı istiyorum girişimini desteklemeliyiz!