Muhsin Şener Rotating Header Image

Duygusal Yanımız

Yaşarken, duygusal yanımızın en az akılsal yanımız kadar  özene ihtiyacı var.

İnsanoğlunun duygusal yanı  insanlığı ile doğrudan ilişkili. Duygunun bir derinliği var ve o derinlik içinde  anlam kazanıyor. Duygu derinliğinin  insanın biyolojik  nitelikleriyle  iç içe  olduğunu  biliyoruz.

 

Duygu derinliği olarak  tanımladığımız  durumun   yüreğimizin  sevgiyle, acımayla, nefretle, kızgınlıkla….dolup taşması gibi bir dışa vuruş biçimi oluyor.  Yufka yürekliliğimiz bu dışa vurma biçimlerinden biridir. Örneğin bu  davranışımızla  bizim dışımızdakileri sanki kendimizin bir parçası gibi görür ve kavrarız. İşte o zaman  bir dilim ekmeğimizin yarısını seve seve ötekine verebiliriz.

 

Yaşarken, sanki aklımızı en çok kullanıyormuşuz gibidir. Belki de bu bir gerçekliktir. Ne ki eğer hep aklımızı kullanarak yaşamımızı sürdürüyorsak o zaman  duygusal yanımızın getireceği insanî özden uzaklaştığımızı bilmeliyiz.  Akıl,  somut  verilerle  ve o verileri birlikte değerlendirerek  elle tutulur gözle görülür bir sonuca ulaşır. O sonuç bizim çıkarımızla doğrudan ilişkilidir. O nedenledir ki çıkarımıza bir ekleme yapma olanağı verir.

Eğer  aklı ön plana almadan bir sonuca gidilecek olursa,  çıkarımızdan  kimi ödünler vermeye hazırız demektir. Bu,  ötekini/ötekileri düşündüğümüzü göstermektedir.

 

Akıl,  hep ve her zaman yanımızda ve önümüzü aydınlatırken  duygunun  onun yedeğinde bulunmasına özen göstermek insanîliği yaşamayı gerçekleştirmektedir.

 

Hiç unutamadığım anılarımdan biri,  ilk kez Sorgun’da, toprak damlar üzerinde gördüğüm   radyo antenleridir…

Tuhaf değil mi?

Radyo antenleri  bana,  yolları çamur içinde ya da toz içinde; yığın yığın hayvan pisliklerinin  içinden, yanından, kenarından falan geçilerek evlerine girilebilen  köylerin toprak damlı  evlerinin üzerinde  uygarlığın bir simgesi gibi görünmüştür.

Bu antenleri gördüğüm her yerde  kendimi  uygarlıkla iç içe ve kucak kucağa  buldum. O anda uygarlıktan ne kadar uzak olursam olayım,  bu radyo antenleri beni onunla  hemen yan yana getirebiliyordu. Bunu bütün benliğimde duyumsuyordum.

 

Aradan çok zaman geçti ve….TV’ye kavuştuk!…

TV antenleri, sanki benim bu duygumu  daha da güçlendirmek için tüm gösterişleriyle toprak damların üzerine kuruldular…

 

Sorgun’da  çalıştığım yıllarda  yaşadığım  bu  durumun  bendeki yansıması şu şiirle olmuştur:

 

antene destandır

kuş kanadiyle gelen misin batan güneşten?

ta eski yunan’dan, eski akdeniz’den?

 

mağaralarda yaşarsın, ışık mısın?

köprü müsün yoksa çağlarla?

 

kayalar üstünde açan bir gül müsün nesin

yüreğimi hoplatan?

 

serpilen bir su musun yanan yüreğime yüzyıllarca?

 

Bu şiiri  rahmetli şair  Osman Numan BARANUS için  yazı yazarken,  karıştırdığım  onun yayımladığı ÖZÜN  dergisinde  görünce,  ne kadar sevindim bilemezsiniz!…

 

Dergide, Ankara’da yayımlanmış olan Barış Gazetesinin  Edebiyat Sayfalarından birinde yayımlandığını anımsadığım  bir başka  şiirimle de karşılaştım.

Sevgicek  adını verdiğim bu şiirde,  duygu yanımızın  insanlığımızı ne kadar  renklendirdiğini  söylemeye çalışmışım.

 

 

Sever miydiniz bilmiyorum?

 

sevgicek

aldatmasanız

kıymasanız

afrika’dan aya kadar

sevgi bayrak bayrak

 

ılık bir nenler aksa gözlerinizden yüreklerinize

kan gibi

dolup dolup taşsa

yürekleriniz kucakleyin

 

apaydınlık yüzlerinizle

insanca yaşasanız

afrika’dan aya kadar

sevgi bayrak bayrak

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>