Yaşarken, duygusal yanımızın en az akılsal yanımız kadar özene ihtiyacı var.
İnsanoğlunun duygusal yanı insanlığı ile doğrudan ilişkili. Duygunun bir derinliği var ve o derinlik içinde anlam kazanıyor. Duygu derinliğinin insanın biyolojik nitelikleriyle iç içe olduğunu biliyoruz.
Duygu derinliği olarak tanımladığımız durumun yüreğimizin sevgiyle, acımayla, nefretle, kızgınlıkla….dolup taşması gibi bir dışa vuruş biçimi oluyor. Yufka yürekliliğimiz bu dışa vurma biçimlerinden biridir. Örneğin bu davranışımızla bizim dışımızdakileri sanki kendimizin bir parçası gibi görür ve kavrarız. İşte o zaman bir dilim ekmeğimizin yarısını seve seve ötekine verebiliriz.
Yaşarken, sanki aklımızı en çok kullanıyormuşuz gibidir. Belki de bu bir gerçekliktir. Ne ki eğer hep aklımızı kullanarak yaşamımızı sürdürüyorsak o zaman duygusal yanımızın getireceği insanî özden uzaklaştığımızı bilmeliyiz. Akıl, somut verilerle ve o verileri birlikte değerlendirerek elle tutulur gözle görülür bir sonuca ulaşır. O sonuç bizim çıkarımızla doğrudan ilişkilidir. O nedenledir ki çıkarımıza bir ekleme yapma olanağı verir.
Eğer aklı ön plana almadan bir sonuca gidilecek olursa, çıkarımızdan kimi ödünler vermeye hazırız demektir. Bu, ötekini/ötekileri düşündüğümüzü göstermektedir.
Akıl, hep ve her zaman yanımızda ve önümüzü aydınlatırken duygunun onun yedeğinde bulunmasına özen göstermek insanîliği yaşamayı gerçekleştirmektedir.
Hiç unutamadığım anılarımdan biri, ilk kez Sorgun’da, toprak damlar üzerinde gördüğüm radyo antenleridir…
Tuhaf değil mi?
Radyo antenleri bana, yolları çamur içinde ya da toz içinde; yığın yığın hayvan pisliklerinin içinden, yanından, kenarından falan geçilerek evlerine girilebilen köylerin toprak damlı evlerinin üzerinde uygarlığın bir simgesi gibi görünmüştür.
Bu antenleri gördüğüm her yerde kendimi uygarlıkla iç içe ve kucak kucağa buldum. O anda uygarlıktan ne kadar uzak olursam olayım, bu radyo antenleri beni onunla hemen yan yana getirebiliyordu. Bunu bütün benliğimde duyumsuyordum.
Aradan çok zaman geçti ve….TV’ye kavuştuk!…
TV antenleri, sanki benim bu duygumu daha da güçlendirmek için tüm gösterişleriyle toprak damların üzerine kuruldular…
Sorgun’da çalıştığım yıllarda yaşadığım bu durumun bendeki yansıması şu şiirle olmuştur:
antene destandır
kuş kanadiyle gelen misin batan güneşten?
ta eski yunan’dan, eski akdeniz’den?
mağaralarda yaşarsın, ışık mısın?
köprü müsün yoksa çağlarla?
kayalar üstünde açan bir gül müsün nesin
yüreğimi hoplatan?
serpilen bir su musun yanan yüreğime yüzyıllarca?
Bu şiiri rahmetli şair Osman Numan BARANUS için yazı yazarken, karıştırdığım onun yayımladığı ÖZÜN dergisinde görünce, ne kadar sevindim bilemezsiniz!…
Dergide, Ankara’da yayımlanmış olan Barış Gazetesinin Edebiyat Sayfalarından birinde yayımlandığını anımsadığım bir başka şiirimle de karşılaştım.
Sevgicek adını verdiğim bu şiirde, duygu yanımızın insanlığımızı ne kadar renklendirdiğini söylemeye çalışmışım.
Sever miydiniz bilmiyorum?
sevgicek
aldatmasanız
kıymasanız
afrika’dan aya kadar
sevgi bayrak bayrak
ılık bir nenler aksa gözlerinizden yüreklerinize
kan gibi
dolup dolup taşsa
yürekleriniz kucakleyin
apaydınlık yüzlerinizle
insanca yaşasanız
afrika’dan aya kadar
sevgi bayrak bayrak