Türkiye’de, 1950 den başlayan bir süreç içinde, toplumsal olarak gerçekleşen ya da gerçekleşmesi için özel çaba harcanan konulardan biri de bir demokratizasyon sürecini gerçekleştirmektir.
Bu sürecin içeriği, ‘kaba bir eşitlikçilik’ olarak gelişmiştir. Bu yeni yapılanmayı popülizmin yedeğinde hala sürüklemeye devam ediyoruz.
Toplumsal yapının tüm alanlarında bu konunun yansımasına ilişkin saptamalar yapılabiliyor..
Seksenli yılların başından bu yana türkü ve şarkıların bu yapılanmaya nasıl eklendiklerine ilişkin birkaç şey söylemek istiyorum.
Süleyman Seyfi Öğün “Türkler Nasıl Eşit Oldu?” başlıklı makalesinde:
“1950’lerin düşleri gerçek oldu. Bol miktarda emeksiz ve görgüsüz zengin ürettik. Yeni ideal tip artık okuyan adam değil, hayat adamıdır. Onların etrafında kaba harcamalarla beslenen kaba bir gösteriş dünyası inşa edilmiştir.” diyor (Zaman İnternet sayfası, 2.9.2005).
Bu saptamalar duradursun, biz türkü ve şarkıların bu alanla ilişkilerine girelim.
Türkiye’de türkü ve şarkıların sözleri, çok önemseniyor. Müziğimizin sözel olduğundan falan söz edilir. Bu saptama, türkü ve şarkıların sözlerinin en az, melodisi kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu sözlere en az melodileri kadar önem ve değer veriliyor.
Oysa başka ülkelerin müziği böyle değil. Örneğin Batı müziğinde melodi öne çıkıyor. Sözler çoğu zaman anlamlı bile olamıyor. Ne ki bunu hiç önemsemiyorlar. Çünkü önemli olan melodidir.
Melodinin, sözle anlatılmak istenen şeyi/şeyleri çok üst düzeyde anlatması bekleniyor yapıttan.
O zaman, salt melodi öne çıkıyor.
Doğru olan da budur.
Yoksa, sözün egemenliğinin, melodi altında da sürmesi gibi bir ilginç durumu yaşamayı sürdürmüş oluyoruz.
Toplumumuzda bilgi kaynaklarını son derecede kısıtlı olduğu bir gerçektir. Bu kısıtlılık, gelenekten geliyor.
Bilginin tarihsel olarak kaynağı yaşamın kendisidir.
Dini bakımdan ise kaynak tek kaynak kutsal kitaptır.
Durum böyle olunca bilgi kaynaklarının kısıtlılığı kimi açılımlarla giderilmeğe çalışılmıştır. Örneğin türkü ve şarkıların sözlerinde kimi hikmetler aranmıştır. Oralarda kimi felsefî bilgi kırıntılarının bulunması istenmiştir. Bu tıpkı, atasözlerine verilen önem gibi bir şey.
Atasözleri, bizim toplumumuzun önemli yaşam kuramlarındandır.
Onları, yaşarken kullanırız. Bu sözlerin felsefî gerçeklikleri formüle eden sözler olduğunu biliriz.
Şarkı ve türkü sözleri de tıpkı böyledir. Onların yaygınlık ve toplumda giderek derinlik elde etmeleri karşısında bu felsefî bilgi kırıntılarına daha çok önem verilmek istenmiştir.
Şarkı ve türküler, içlerinde taşıdıkları düşünce kırıntılarının yaşamalarını sağlayan kurumlar olarak da karşımıza çıkıyorlar.
Bilgi kaynakları kısıtlı ve bu kısıtlı bilgileri koruyan kitaplıklar, arşivleri vb. bulunmayan toplumumuzda, geleneksel olarak türkü ve şarkılarla sanki yeni bir saklama ve koruma kurumu kazanılmıştır.
Belki de seksenli yılların başından beri, türkü söylemenin çok hız kazanmış olması, S.S.Öğün hocanın işaret ettiği kaba bir gösteriş dünyasını inşa etmeye böyle geleneksel bilgisizliği sürdürerek daha çok yardım etmesi istenmektedir.
Bilgi ihtiyacını karşılayan kurumların artması yanında, bilgi kırıntılarının içinde yer aldığı türkü ve şarkı sözlerinin hala geçerliliğini sürdürmesi, toplumun özellikle türkülere önem veren kesimi için, türkü ve şarkı söylemeyi çoğaltarak cehaletlerini onlardaki bilgi kırıntılarıyla gidermeyi sürdürmek istediklerini söyleyebiliriz.
Bu, cehaletin sürdürülmesine destek çıkmaktan başka bir şey değildir.
Öte yandan özellikle türküler, toprakla uğraşan insanın ürettiği kültür ürünleridir. Onlarda, bu toprak-insan ilişkisinin, toprak insanının mantık ve kavrayışı kapsamında yansıması yer alıyor. Alanın en yeni ürünlerinde bile yine bu yoksul kesimin sorunları ve bu sorunlarla bu yoksul insanların ilişkileri ele alınıyor. Zamanın dayattığı sorunları ele almış olması bile söz konusu gerçeği değiştirmiyor ne yazık ki…
Aynı bilgi ve ekonomik yoksunluk içinde olan bu kesim azalmıyor artarak sürüyor. Türkü söyleyenlerin sayılarının da artarak devam etmesi kültürel yapıyı değiştirmiyor. Aksine cehaleti artıyor ve körüklüyor.
Bir zamanlar türkü söyleyenlerin artmaya başlaması; her gün, bir yeni ‘günlük ünlü’nün ortaya çıkması karşısında bunları teşvik etmek için “ bu yeni müzik hareketi, bir Rönesans olacaktır” diyenler bile çıkmıştı. Böyle kof lâfların, itilerek büyütülmeye çalışılan bu pastadan pay alanların payını artırmaktan başka hiçbir yararı olamazdı ve olmamıştır.
Konunun bir de toplumsal yanı var.
Türkü ve şarkıların, cehaleti teşvik eden bu yapısının sürdürülmesi, toplumun geniş bir kesimince desteklenirken o kesime, kolay yaşamayı sürdürme olanağını getirmiştir. Alışkanlıklarını değiştirmeden ve görüntü olarak yeni bir şey yapmakla bu kesim insanları kendilerini eğlemektedirler.
Değişmemekte direnen bir toplumun durumudur bu!…
Azizi Nesin’in söyledikleri galiba gerçeklik kazanıyor.
Oysa 21. yy. böyle kolaylıklar yy.ı değil.
Seksenli yıllarda bilginin, dünyada on yılda bir değiştiği gerçeğinden söz edilirdi. Doksanlı yılların sonlarında bu limit, bir yıla inmiş bulunuyor!…
Şimdi, bir toplumun bu dinamik sürece ayak uydurması için onu yere bağlayan bağlarını çözmesi yetmiyor, hemen koparıp atması yepyeni bir dinamizmle dipdiri yoluna devam etmesi gerekiyor.
Hele, S.S.ÖĞÜN hocanın saptadığı gibi kaba bir gösteriş dünyası içinde vasıfsızlıkta eşit olmayı kabul etmek gibi, faşizmin davetçisi toplumsal yapılanmalara göz yummanın çok sıkıntılar getireceğini hiç unutmamalı.