Kuantum kavrayış
Kuantum kavrayış, yeni bir yaklaşımdır. Parça fiziği de deniyor; yeni bir anlayış… Dünyayı ve şeyleri, ayrıntılardan bakarak konumlandırınca çok ayrı bir tablo çıkıyor…İşiniz eteklerde dolaşmaktır artık. Özün yitirilmesi de, yeterince önemsenmemesi de olasıdır. Modernizmin bütünsel kavrayışının tam karşıtı… O bütünsellik içinde kamusala, toplumsala boğulmuş bir insan hep ortadadır!..
Ne ki eldeki bayrak özgürlüğü simgeliyor!..
Kuantum kavrayış, şiire nasıl yansıdı?
Şiir, ayrıntılarda gizlenir, denilmiştir.
Şiir, bu ayrıntı sevdası nedeniyle mi kuantumla ilişkilendiriliyor?
80’li yıllardan bu yana insanlık, ayrıntı diyor da başka bir şey demiyor…
Ayrıntı düşkünlüğü post kültüre yataklık etmiştir / yataklık ediyor…
Her türlü bilginin bir tür yorum olduğu bilinirken, üstüne bir de parçalılık binince yorum katlandı…Yorum,bilgiyi öznelleştirmiştir. Öznel bilgi, bilimsellikle çatışmasını sürdüredursun…
Şiirin bilgisi öznel bilgidir; varlıkbilimsel bilgi değildir.
Sezgiye dayanır ve yorum ağırlıklıdır.
Varlıkbilimsel olmayan bu bilginin dışavurumu diyalektikle sürekli çatışma halindedir. Şiir hammaddesinin kavranması ve dışavurumu ile oluşan varlıkbilimsel, diyalektik olmak zorundadır.
Şiirbilim, “Diyalektiksiz şiir olmaz!..” diyor.
Kuantum kavrayış, Şiirbilimle çatışıyor mu yoksa?
İdeoloji-politika-şiir…
Dünyayı ve şeyleri kavrama ve açıklamada yaslanılan/ bağlanılan düşüncenin şiirle doğrudan iilişkisi var. O kavrayış, şiir hammaddesini anlama ve alımlamayı belirliyor. Yeni varlıkbilimselin şiir olarak dışavurumu, ideolojisini ta tabanında bir ayrılmaz olarak taşıyor.
Her iki durumdaki varlıkbilimselin toplumsalda bir uygalıyım biçimi var. Pratiğe olduğu gibi yansıyan bir varlıkbilimseldir bu. Onun okunması, tabanında taşıdığı ideolojiyi deşifre etmek demektir.
İdeoloji politikayı, politika da ideolojiyi belirliyor.
Bu, şiir için de böyle.
A.İlhan’ın, örneğin Duvar’ı (Dost y.,Ank.1959,2.baskı,s.8), “Tek parti diktasının faşizan baskılarından“ süzülüp geliyor. Yapıttaki şiirlerin önemli bir bölümü ulusala, toprağımıza, insanımıza ilişkin… Gavurdağları, Cebbar oğlu Mehemmet, Harp Kaldırımındaki Aşk Şiirleri…. gibi tanımlamalar bunun güzel örnekleri…
Bela Çiçeği, (Ataç Kitabevi, İst.1962) ise başka yerde durur. İdeolojinin sözü bile edilemez onun yanında. Tamamen insansal bir yerden ses getiren iyi çalışılmış şiirlerdir onlar. Bu şiirlerde ideoloji-politika içselleştirilmiştir.
asude yaz akşamında çamlıca’nın
derunumdaki hala o mahur şarkıdır
(mahur sevişmek,s.83) .
Bela Çiçeği için, “Orient Expres’le bu kitap bütün bir modernizmin özeti gibidir ( H.B.Kahraman,Türk Şiiri Modernizm Şiir,s.32) gibi bir yargıya varılamayacağını düşünüyorum. Modernizm ile bu yapıtın ilişkilendirilmesi belki olasıdır, kimbilir?.. Ne ki yapıt, “bütün bir modernizmin özeti olabilecek” bir yapıt olarak çıkmıyor karşımıza… En azından, böyle bir nitelik belirgin değildir.
Bir şiir yapıtının modernizmin özeti gibi olması, o yapıtın örneğin, Rimbaud ile gelen dönüşüm ve değişimlerin içselleştirildiği bir yapıt olmasıyla mümkündür diye düşünenlerdenim ben. Yoksa, Oriend Express’te anlatılan öyküden ya da o öykünün kahramanlarının ilişklerinden, davranışlarından ötürü o yapıta modernizmin özeti gibidir denilemiyeceğini sanıyorum!..
Sonra, modernizmin bir şiir yapıtı ile tanımlanabilmesi bence hiç olası değil. Çünkü şiir, ne-neyi söylediği ile değerlendirilemez!…Şiirde, şu ya da bu konunun ele alınması, modern olması için ölçü olamaz!..
Şiir, önce biçimselliktir!..
Kahraman,“A.İlhan’ın zihinsel olarak Marksist ve şiirinde maddeci olduğunu” (agy.s.32)söylüyor. Oysa, Böyle Bir Sevmek (Bilgi y.,Ank. 1977)’te Sana Ne Yaptılar? (s.11), Sakın Ha (s.14) adlı şiirlerde A.İlhan, son derecede tavırsız duruyor. Bir saptayımın ötesinde herhangi bir çabası yoktur, olmamıştır. İlk Kelepçe (s.17)’de daha çarpıcı görünmekle birlikte hiç de söylediğimize ters düşmüyor. Ta ki şiirin /istediğim yoksullara avuç avuç özgürlük/ ortaklaşa çalışıp ortaklaşa yiyebilmek/ (s.19) dizelerine gelinceye dek!..
Bu dizelerdeki nedir?.. Bir özlem midir? Bir “zihinsel marksist yapı”yı mı göstermektedir?..
Hiç sanmıyorum!..
Öteki şiirlerinde böyle bir yapının hiçbir ipucu yoktur; bulunmuyor. Sanki bu dizeler durup dururken düşürülmüş gibidir. Dayanakları ve inandırıcılıkları da yoktur, konamamıştır şiirin içine.
Varsağı (s.49), (47) dizelik bir şiir. Baştanaşağı bir yiğitliğin seslendirilmesi. Bir yiğitliğe duyulan özlem!.. Bunun içinde kan akıtmak, kelle kesmek…(!) de var… Böyle bir anlayışın hangi nedenle olursa olsun şiire konulması, /yoksullara avuç avuç özgürlük / ve ortaklaşa çalışıp ortaklaşa yiyebilmek/ le nasıl açıklanabilecektir?
O nedenledir ki Kahraman’ın bu bakış açısı doğru değildir. Bu, belki de onun A.İlhan’a olan bağlılığından geliyor…Kahraman’ın Beyazlar Kirli (Kavram y., İst.1989) adlı yapıtında bunun yanıtı var galiba? (s.28 ve ötesi.).
Yine mi Sartre?
Defter’de, Levinas’tan Sartre’a öznellik açısından bir bakış yer alıyor ( Sonbahar 2000 sayısı).
Bu, tabii başka bir konu. Biz şiir üzerindeyiz ve burada Sartre’ın Edebiyat Nedir?’i geliyor gündeme (de yayınları,İst.1967). Edebiyat Nedir?’i unuttuk nerdeyse… Bizde ilk kez (33) yıl önce yayımlanmış. Şimdi yapıtın adını bile anımsamak zor!.. Sartre adını genç okuyucunun n anımsayacağını sanmıyorum.
/Ozan -sözcük -konuşan insan – nesne/ biçiminde formüle edilebilecek bir durumdan söz eder Sartre. “Onlar” der, ozanlar için, “dünyayı adlandırmayı akıllarından bile geçirmezler ve gerçekten de hiçbir şeyi adlandırmazlar. Çünkü adlandırma, adlandırılan şeyin feda edilmesini gerçekleştirir.”
“Ozan ki konuşmaz, susmaz da!.. Bambaşka bir şeydir onların yaptığı: Sözcükleri birer nesne gibi gören tutumu seçmektir. Konuşan kişi konuşurken kullandığı sözcükler tarafından kuşatılmıştır.”
diye de ekler.
“Şiirsel sözcük, küçük bir evrendir. Ozan bu küçük evrenlerden bir tümce değil, bir dış görünüş oluşturur. O, bir nesne yaratmaktadır. O nesne-sözcükler, tıpkı renk ve sesler gibi aralarındaki uygun ve aykırı sihirli çağrışımlarla bir araya gelir, birbirlerini çeker ya da iterler, tutuşup yanarlar ve bir araya gelişleri ,nesne-tümceyi yani asıl şiirsel birliği meydana getirir.”
“Hiç kuşku yok ki , şiirin temelinde heyecan, hatta tutku, öfke, toplumsal kızgınlık, siyasal nefret vardır.”
“Kalemi almak üzere elimi uzattığım zaman , bu davranışımın ancak belli belirsiz, kaypak bir biçimde bilincine varırım. Gördüğüm şey kalemdir. Oysa bu ereğim yüzünden (kalemi alma isteğim yüzünden) yabancılaştırılmış olmaktayım. Şiirse bu ilişkiyi tepetaklak eder. Dünya ve eşyaler ikinci plana geçer, kendi kendinin ereği haline gelen edim için birer bahane olurlar…”
“Vazo içine çiçek korken bir genç kızın zarif bir davranış göstermesi için ;
“Truva savaşı, Hektor ile Achilleus’un yiğitçe kavgaya tutuşabilmeleri için;
vardırlar.”
Demek ki şiir, sözcüklerle/ tümcelerle ortaya konulan ve onların dış görünüşleri demek değildir. O görüntü bir “yabancılaşma”yı gösterir, anlatır.
Ozan da anlatmaya, açıklamaya ya da öğretmeye kalktı mıydı şiir düzyazılaşır; bu anda davayı yitirmiştir. Bütün bunlar karmaşık, karışık, ama sınırları iyice belli yapılardır.
Örneğin…İkinci Yeni Kuşağı var mı?
Şiirimiz için zaman zaman “40 Kuşağı, 50 Kuşağı, 80 Kuşağı… “ gibi tanımlamalar yapılıyor. Şiirimizde gerçekten bir kuşak var mı ya da olmuş mu? Belki soruyu şöyle de sormak gerekecektir: şiirimizde bir ekol olmuş mudur? Bir ekol tanımlaması yapılabilir mi?
İlk bakışta bu iki sorunun birbirinden ayrı şeyleri içerdiği sanılabilir. Oysa biraz düşünüldüğünde hiç de öyle olmadığı hemen anlaşılıyor.
Kuşak, “bir bilim veya sanat kolunda ayrı nitelik ve özellikleri bulunan yöntem veya akım, ekol” (Türkçe Sözlük,2.Cilt,s.1102,TDK y.,Ank.1988 yeni bası) olarak tanımlanıyor. Bir tarih dilimi içinde felsefesi, bilim ve tarih anlayışı, şiiri, romanı ve dünyayı kavrayışıyla kendinden öncekilerden belirgin çizgilerle ayrılan bir düşünce çevresinde toplananlar için kuşak ya da ekol,okul kavramları kullanılıyor.
Tanımı yapılmış ve işlenenen bir düşüncenin kuşak oluşturulmasında yapıcı ve kurucu bir ağırlığı bulunuyor. Kendinden öncekilerden belirgin çizgilerle ayrılma olanağı bulunmayan bir düşüncenin kuşak oluşturması beklenemez. Kuşaklıktan ne kadar söz edilirse edilsin hiç önemi yok. Kuşak olmanın ayrımı böyle belirginleşmiş bir düşüncenin varlığıdır.
Salt düşüncenin varolması da yetmiyor. O düşüncenin şiire, romana, öyküye, tarihi anlamaya ve yorumlamaya, toplumsalı ve dünyayı kavramaya olan etkilerinin de dipdiri olması gerekiyor. Yeni yapıtlar halinde işlenmesi ve ortaya konulması bekleniyor.
Dünyada, özellikle Fransa’da bu konuda çok sayıda örnek vardır. Örneğin varoluşçuluk…Bu akım kendi çevresinde oluşturduğu felsefe yapıtlarıyla, romanlarıyla, şiiriyle, öyküsüyle, tarih yorumu ile bilimsel yapıtlarıyla koskocaman bir kuşak oluşturmuş, Sartre’la zengin bir dünya kurulmuştur. Aynı düşünce dünyanın değerlendirilmesinde de egemen olmuş ve örneğin Vietnam Savaşı nedeniyle ABD yargılanmış ve Sertre’ın başkanı olduğu mahkemece mahkum edilmiştir.
En yeni düşüncelerden biri de yaşadığımız postmodernizm değil mi?
Bu düşüncenin Lyotard, Habermas….gibi kimi temsilcilerinin Türkçe’deki yayınlarını izlemekte zorluk çekiyoruz artık. Bu düşünce çevresinde kurulan tarih anlayışının Tarihin Sonu mu? adlı dev yapıtıyla Fukuyama tarafından temsil edildiğini unutmak olası mı?
Şiirin ayrıntıda aranmasının çok belirgin örneklerini hemen her yerde ve her zamanda görüyoruz. Postmodernizmin şiire yansıyan temellerinden biridir bu düşünce.
Mehmet Uzun’un romanlarında işlediği temalar bu alanla doğrudan ilişkili temalardır.
Hemen anlaşılacağı gibi ilkeleri ve esasları saptanmış ve yazılmış bulunan sanat ve felsefe hareketlerinin okul olarak adlandırılması böyle oluyor.
Şimdi, bu tanımlama ve açıklamaların ardından bizde örneği İkinci Yeni Kuşağı, 50 kuşağı, 70 kuşağı, 80 kuşağı…. gibi bir tanımlama yapılabilir mi ve böyle bir şey gerçekçi olur mu? sorusuna gelelim.
Önce bu tanımlamaların kolaylık olsun diye yapıdığını söylemek istiyorum. Örneğin bir 50 kuşağı denildiği zaman bu kuşağın felsefesinin ele alındığı ve işlendiği yapıtlar yoktur. Belirgin bir düşünce biçimi de yoktur. Yani kendinden önceki düşüncelerden belirgin olarak ayrılan bir düşürnce biçimi yoktur ve hiç de olmamıştır. Salt bu tarih dönemi içinde (örneğin 1950’den başlayan bir on yıl) yazılmış şiirler vardır. Bu şiirlerin dayandığı bir düşünce biçimi yoktur; öyle, düşünülmüş-taşınılmış bir düşünce üzerine oturmuş değildirler. Yine bu tarih dilimi içinde yazılmış romanların, öykülerin de savundukları belirginleşmiş ve tanımlanmış bir düşünce ile hiçbir yakınlık, ilişki de yoktur. Ayrıca tarihin yorumlanmasında da bu tanımlanmamış düşünce biçiminin herhangi bir izine raslanamaz. Dünyayı kavrama ve yorumlama konusunda çok üst düzeyde bir yaklaşım benzerliğinden belki söz edilebilir. O da Türkiye’nin uygarlık değiştirmiş olmasıyla ilişkilidir. Örneğin modernizmin yaşanmasından etkilenen bir yaklaşım biçimi seçilmiştir. O kadar…
Bu, kuşak ve okul kavramları bizde, daha çok İkinci Yeni için kullanıldı.
Oysa İkinci Yeni hiçbir zaman bir okul olmadı; bir kuşak oluşturmadı. O tarih dönemi içine girenlerin yazdıkları şiirlerden çokça söz edildi. Ne ki bu şiirlerin dayandığı düşünce yapısı ve felsefesi üzerinde hiç mi hiç durulmadı. Böyle bir istek de ortaya çıkmadı. Bu, ne demektir? Şu demek sanıyorum: bizde böyle okul olmak ya da kuşak oluşturmak öteden beri bir raslantıya dayanıyor. Bir bilinçli düşünce hareketi halinde gelişmiyor. O nedenledir ki bir tarih dilimi içinde yazanlar unutulup gidiyorlar. Onların getirdiği ve savundukları bir düşünce olmadığı ve o düşüncenin bireyi ve toplumsalı etkilemesi söz konusu olmadığı için bu yapıtlar unutulup gidiyor. Tabii kuşak oluşturmadıklarından ya da okul kurmamış olduklarından bunca emek boşa harcanmış, boşa gitmiş oluyor.
Öte yandan, tıpkı moda gibi gelip geçen zaman içinde yazılmış şiirlerin dayandığı bir düşünce ve felsefe olmadığı için şiirin, insanın yaşamının bir döneminde gelip geçici bir merak olarak anlaşılması ve öyle değerlendirilmesi bizde ne yazık ki çok yaygın. “Bir zamanlar biz de şiir yazardık!” gibi bir özlemi yansıtmaktan öte hiçbir anlam taşımıyor onca emek onca çaba!..
Eğer şiir böyle bir doğal merakın uzantısı olarak yaşamımıza bir dönem giriyor ve sonra tüm etkileri ile birlikte unutuluyorsa o zaman şiirin, hiç üzerinde durmaya deymeyeceğini söyleyebilmeliyiz. Çünkü o geçici bir hevesten başka bir şey değildir!…O heves bitince, şiir de bitiiyor demek ki!..
Ne ki gerçek hiç de böyle değildir!
Şiirin bizde böyle anlaşılıp alımlanması onu bilmediğimizi, öğrenmediğimizi; öğrenmek de istemediğimizi gösteriyor.
“Bence,Türkiye’de 80’li yıllarda ortaya açıkmış bir ekol var” (80 Sonrası Şiirimizde Yeniliikçilik, Adam Sanat, Kasım 1994 sayısı,s. 51) Turgay Fişekçi’nin yönettiği ve Enis Batur, Roni Margulies, Mehmet Yaşın’ın katıldıkları tartışmada bu sözleri Roni söylüyor. Hiçbir dayanağı yoktur bu sözleri söylerken.
Dergi orada duruyor bakın. Ekol/kuşak için yapılmış açıklamaların hiçbirisine uygun bir temel,esas yoktur bu düşüncede. Rasgele söylenmiş bir düşüncedir bu.
Aynı tartışmada Mehmet Yaşın “ 80 sonrası şiiri kadar çok ve çeşitli bir arayış hiç olmadı” diyor(s.56). 1980-1990 arasındaki tarih dineminde yazılmış şiirlerin bir arayışın ürünü olduğunu söylüyor Yaşın. Ne ki bu o şiirin bir ekol olmasını getirmiyor,sağlamıyor. Çünkü bu bir arayıştır daha. Arayışın bittiğini düşünsek bile ki böyle bir durumdan söz edilmiyor, bu dönemin şiirinin ekol olabilmesi için felsefesinin, tarih ve dünya anlayışının işlenmesi bu anlayışın romanlarının, öykülerinin ve bilimsel yapıtlarının olması gerekmektedir. Böyle bir şey yoktur.
Öyleyse nasıl olur da bu dönemin şiirine bir ekoldür denir?!.
Kaldı ki 80 Sonrası Şiirin değerlendirilmesi sırasında Enis Batur “ Çağın başında yenilik öyle yıkıcı bir boyuta ulaştı ki Dünya Şiiri aslında çok da yeni olmayan bir biçimde yol aldı” (s.57), demektedir. Bu şiirin bir yenilik şiiri olduğunu bile söylemek olası görünmüyor. Enis Batur’un bu değerlendirmesi yenidir ve değişiktir. Dayanakları vardır. O dayanaklar önemlidir.
Başa dönersek, özellikle şiirimiz için bir okul olmaktan, kuşaktan söz etmenin olanağı bulunmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü kolaylık olsun diye yapılan 50 Kuşağı, 70 Kuşağı, 80 Kuşağı … gibi bölümlemeler hep bir düşünsel tabana dayanmadan yapılmış bölümlemelerdir. Onlara kimi kez kuşak demek ya da okul olarak bakmak hiç de inandırıcı olmuyor.
Adorno’suz olmuyor…
Adorno’nun düşüncesini devindiren ana kavramların başında yer alıyor diyalektik.
Diyalektiğin bir “sınırlılık ve temkinlilik olmadığını”n altını çiziyor önce. Özellikle temkinliliğin, olanakları ölçülü ve tedbirli bir biçimde kullanma gibi bir sonucu getirmesine ve buradan yürünerek de timkinli olunmasına karşı çıkar.
Bu düşüncenin altında diyalektiğin yadsınması vardır. Adorno’nun diyalektiği doğru anlamak gerektiğini vurguladığı açıktır. Diyalektiğin, alt yapı ile üst yapı arasındaki ilişkide görülen ve somutluğu yapılandıran özelliğini öne çıkarmak ister.
Ali Akay, Kavramın Sınırlarında adlı yapıtında (Bağlam y.,İst.1998), Adorno’nun diyalektiği ‘bir tumturaklılık olarak’ gördüğünü söylüyor( s.8). Gösterişlilik, haşmetlilik, debdebe, görkem, ihtişam, şatafat, tantana, gözalıcılık… gibi anlamları olan tumturaklılık, diyalektik kavramı ile ilişkilendirildiğinde temkinlilik’in getirdiklerini anımsatıyor. Diyalektiğin devindiren ve tabii bu yolla değişime açık tutulan kapısı, böyle niteliklerle kapatılmamalıdır. Bunun, önemli bir algılama olarak altı çizilmelidir.
Bu kavramların çizgisinden yürüyen düşüncenin, er ve geç bir gizeme alnını vurması ciddi bir olasılıktır. Oysa diyalektik ilişki, hiçbir gizeme açık olamaz. Herşeyin açık ve ortadadır orada. ‘Muhayyel bilgi olamaz’ ( Minima Moralia,s.247) derken, aslında buna işaret eder. Hegel’in ‘salt insana özgü’ diye tanımladığı tin’e ilişkin (Türkçede ruh,can,tin; Latince’de anima,spiritus; Almanca’da; gemüt; Fransızca’da esprit; Yunanca’da psike; İngilizcede geist ) bir bilginin gerçek bilgi olamayacağını söyler. Çünkü gerçeklikle düşünce arasında oldukça küçük bir aralık vardır. Pozitivizm bu aralığı daha da daraltmıştır. Biz buna, düşünce ile gerçek hemen hemen aynı şeydir diye bakabiliriz. Pozitivizm, gerçekliğin bir tür yansıması değil midir?.
Adorno, ‘egemen düşüncenin özdeşlik düşüncesi olduğunu’ söylüyor. İnsan, kavramlarla düşünceler arasında özdeşlik kurmaya başlayınca, doğaya egemen olmaktan başlayan ve giderek toplumsala da tahakküm etmeye kadar yayılan zarar verici bir düşüncenin oluşmasına gelinebiliyor. Faşizan yaklaşımların tabanındaki düşünce mekanizması budur.
Eleştirel felsefe özdeşlik dışına taşarak nesne ile kavram arasındaki çelişkileri günışığına çıkarmaya çaba harcar. İnsanın, kendini öne çıkarmak ve nesneye yenilmediğini göstermek üzere çoğu kez ‘muhteris’ olduğunu ileri sürüyor Adorno. İnsanın nesneyi ve giderek doğayı değiştirme yeteneğinden yoksun olmasının bu kifayetsizlikle birleşmesi sonucunda ortaya bir ‘kifayetsiz muhteris’in çıkabildiğini belirtiyor (Minima Moralia,s.223). Tarihte ‘kifayetsiz muhterisler’ o kadar çok ki!.. Bu kişilerin ihtirası kimi kez Roma’yı yakmış, kimi kez tüm Avrupa’yı kana bulamış, kimi kez Erzurum dağlarında binlerce askerin ölümüne neden olmuş!..
Yalıtılmış diyalektik yeni bir kavramdır.
Yalıtılmışlıkla diyalektik arasında nasıl bir ilişki kurulabilir ki? Hangi nesneden ve hangi biçimde olursa olsun yalıtılmışlık diyalektik değildir, olamaz!..Yalıtılmışlığın diyalektikle ilişkilendirilebilmesi için o yalıtıklılıktan kurtulması gerekiyor. Olabildiği kadar yalıtılmış bir diyalektik ilişkinin insana da bir tür nesne gibi davranmayı ya da insanı da doğadaki öteki varlıklar gibi görerek bir kuşa, ağaca, taşa…. davrandığı gibi davranmayı hoş görmesi kadar acıtıcı ve incitici bir şey olabilir mi?
Nesneyi öne çıkaran anlayışın maddenin, çıkarı, ikiyüzlülüğü ve duygusuzluğu örttüğünü söylemek zorundayız.
Adorno’dan kimi ipuçları…
Bunları tutun ve izlerini sürün…Yanılmadığınızı göreceksiniz…
- Sanayi + devlet + reklamcılık… içiçe geçmişlerdir.
- Fazla mantıklı düşündüğü için şefkatli davranma yeteneğini yitiren kişi, kendini şeyleştirir, donar.
- En bireysel olan, en genel olandır.
- Negatif gerçeklik, olumsuz olan gerçekliktir.
- Yaşam herşeye karşın iyidir … bir peçeli mutluluk!…
- Paketlenmiş aydınlanma, sadece doğaçlama düşünceleri değil güçleri, mal oldukları acıya ve emeğe denk olan analitik içgörüleri de fabrika ürünlerine dönüştürür.
Adorno, sınırsız, doğal, tumturaklılıktan uzak, basit ve çıplak, nesne ile kavram arasında doğal ilişkiyi arayan, yalıtık olmayan….diyalektiği tanımlıyor; düşündürüyor.
Onsuz bir yaşamdan söz edilemeyeceğini vurguluyor.
Beynimizin kıvrımlarında dolaşarak düşüncenin üstüne oturduğu denklemi doğru olarak saptamaya çalışması Adorno’yu, olmazsa olmazlardan yapıyor.