Muhsin Şener Rotating Header Image

Popüler Kültür ve Muhafazakarlık

 

1.

 

Yılmaz  erdoğan’ın vizontele tuuba’sı  çeşitli tepkiler aldı/alıyor. Beğendiklerini de beğenmediklerini de söyleyenler var.  Başka boyutlarda vurgu yapanların  söyledikleri çok ilgi çekti. Ahmet tulgar,  ‘yılmaz erdoğan bana göre kürtlüğü sayesinde beyazlaşmış bir isimdir’(milliyet,3.2.2004) diyor. Yani yılmaz’ın bu günkü duruma gelmesini sağlayan onun kürtlüğüdür; onun sayesinde ve kürtlük üzerinden sınıf atlamıştır yılmaz. Bir tür şıklık oluyor bu ve yılmaz bunu kullanıyor, deniyor…

İlginç bir yaklaşım!…

 

Onun şiirinin, salt  espriden ibaret olduğunun; o nedenle de pek önemsenmemesi gerektiğinin altını çizen yazılar yazdım. Pek  etkin olmadı. Demek ki insanlar( evet, özellikle gençler!) Onun  şiirlerini  okuyorlardı. Onun şiir dediği metinler  tiyatrosunda söylediği  sözlerden başka bir şey değildi aslında…

 

Salt espiri olan, onun dışında hiçbir yazınsallık (şiirsellik)  taşımayan bu  metinler,  şiirin giderek yozlaşmasına yardım eden ve  belki de bugün, şiirin geldiği yerden  sorumlu olan bir  tutumun önemli bir belgesiydi. Bunun değerlendirmesini yazın tarihçileri  yapacaklardır.

 

Vizontele tuuba’nın 12 eylüle değgin olduğunu söylüyorlar. Eleştiriler tam bu noktada  yoğunlaşmış bulunuyor. Filmin, 12 eylüle ilişkin hiçbir değerlendirmeyi içermediğini; herhangi bir tarihsel  yapılanma içine oturtma çabasını falan da  denemediğinin altı kalınca çiziliyor. Bu  durum bana, onun şiirde yaptıklarını anımsattı.

 

Yılmaz, 12 eylül gibi  toplumsal bir olayı,  hele doğuda  bir ilçede anlatmağa kalktığında bu olayın, o bölgenin insanına ve toplumsalına yansımasını, inceliklerine varıncaya değin,  perdeye aktarmak  durumunda olduğunu unutmamalıydı. Unuttuğunu sanmıyorum…

O gerçeği anlatmak istemediği anlaşılıyor.

Dingin başını  neden ağrıtsın ki ?!…

Teğet geçmesi yetmiyor mu?

 

Yani,  kitaplık memuru güner sernikli’nin ki tarık akan tarafından canlandırılıyor.  Gevaş’ta ,yeni bir kütüphane binası yapması  ve oraya yeni yeni kitaplar  getirtmesi, çalışan bir kitaplık kurmaya çabalaması mıdır yılmaz’ın üzerinde durmak isitediği?

Hiç sanmıyorum…

Bunları anlatmakla 12 eylül sürgünü’nü anımsatmış oluyor belki de?..

Yetmez mi yani?..

Doğu’da bir kasabada, işleyen bir kütüphane  kurulmasını anlatmanın,  bu sürgünü onaylamak gibi bir yanı da  var ya neyse…

Bunun, yılmaz’ın hiç de söylemek istediği bir şey olduğunu sanmıyorum. Ne ki böyle bir şey gündeme gelmiş bulunuyor. Çünkü filmde tema, esastan ele alınmamıştır ve   bu, sağa sola  yalpalama onu anlatıyor.

 

2.

2004, ilginç bir yıl oldu; ilginçliği artarak sürüyor.

2004’de popüler kültürün  kimi yansımalarına geniş ölçüde tanık olduk:

1. Popstar savaşları biter bitmez 2. Popstar savaşları için  tezgahlar kuruldu. Ayrıca, yenileri de başladı.  Üç ay  içinde binlerce genç insanın,  yıldız olmak için  yarıştığı tv ekranlarından  halka gösterildi. Sonunda popstar birincisiyle ikincisi saptandı. Arkada  zedelenmiş birçok genç insan kaldı.

 

Tv ekranlarında gelinim olur musun?, biz evleniyoruz ve   popstar’ın paralelinde sürüyor. Orada kimi kızlar, kimi erkeklerle birlikte bir yere kapatılıyor ve orada uzunca bir süre  birbirlerini evliliğe ikna etmeğe çalışıyorlar.

Başaranlar, ödüllendiriliyorlar.

Türkiye insanı,   tahminlerin çok üstünde   ilgili gösteriyor bunlara. Kendini bu programların içinde yitiren o kadar çok insan var ki.  Bu görülmemiş ilgi dedikoduya yatkınlığı simgeliyor.

Toplum, nelerle haşırneşir?!?!…

 

İnsanlarımızı, ünlü olma psikozu sarmış. Ünlü olmanın ekrandan geçtiğini iyi bildiği için  ekranla ilişkili herşeyi  çok yakından  duyumsuyor. Ekranda  görünmek ünlü olma psikozunu tatmin etmek için yetiyor ona.

İnsanımız neden sanal bir yapılanmaya gönlünü  kaptırıyor ki?

Nedeni açıktır: eskisi gibi gönlünü  bağlayacağı bir değerler düzeni yoktur artık. Okullar, böyle bir değerler düzeni sunamıyor. Sunduğunu sansa bile çocuklar, o değerlerin geçersiz olduğunu  biliyorlar ve önemsemiyorlar o değerleri.

 

Müfettiş,  öğrencilere sorduğu  soruların hiç birine yanıt alamayınca;  “ niye çalışmıyorsunuz çocuklar?…”Diyecek olmuş; öğrenci,  “çalışıp ta ne yapacağız ki? Öğretmenimiz gibi mi olacağız? Onun bir ayda kazandığını ben burada  otellerde çalışarak bir günde kazanırım. Okuyup ta ne olacak?”…

Bu anektod, üzerinde durulan  değerler düzeninin ne olduğunu ve bunun öğrenciler üzerindeki etkisini çok iyi anlatıyor.

 

Yapılan bir araştırmada,  mutluluk için 1979 yılında  gençliğin % 21.02’si sevgiyi; sonra da sırasiyle % 18.20’si özgürlüğü; % 17.83’ü meslek ve işi; % 17.17’si eğitimi; % 7.28’i aileyi gösterirken;

2001- 2002 yılllarında ise  gençliğin mutluluk için % 20’si parayı; % 19’u sevgiyi; % 18’i ise iyi bir mesleği seçmiş bulunmaktadır.

2002’ye gelinceye dek geçen 23 yıl içinde mutluluk için sevgiyi tercih edenlerin oranı  % 21.02’den, % 19’a gerilemiş; % 2.02’lik bir tercih değişikliği oluşmuştur ki  bu araştırmaya katılan  4160 gencin  aşağı yukarı 100’ü sevgi değil para demeğe başlamış bulunuyor!…

Ayrıca, % 30  genç, ekonomik sorunları ilk sıraya koyuyor (sabah gazetesi,15.2.2004).

 

Bu durum, gençliğin içten içe  epistemik bir değişime uğradığını  gösteriyor. Toplumsal değişimin akşamdan sabaha değil ama  böyle ağır ağır olacağı bir bilimsel gerçek.

 

Değişim denen süreç, açıkça görünmeğe başlamış bulunmaktadır.

‘okuyup da ne yapacağım ki?’ diyen öğrenci, yıllarca önce bize bunu söylüyordu…

 

3.

‘muhafazakar demokrat’ kavramı dolaşıyor ortalarda.

Demokratlığın, muhafazakarlıkla ilişkisi olabilir mi? Diye düşünenlerden biriyim ben.

Mutlaka muhafaza edeceğiniz birşeyleriniz olacaktır,  muhafazakarız diyorsanız. Muhafaza edecek birşeyleriniz olunca da tutuculukta durmanız gerekiyor.

Nasıl  demokrat olacaksınız peki o zaman?…

 

Muhafazakar olunca, otoriter olmayı seçmiş olmuyor musunuz?

Otoriterlikle demokrasiyi nasıl bağdaştıracaksınız?

 

Daha bir sürü soru geliyor  aklıma!…

 

Muhafazakar sıfatına sığınmanın altında yatan başka şeyler olduğunu ileri süren çok… ‘demokrasi kavramını hemen bu sıfatın ardına getirerek birçok şeyi gizlemek istiyorlar!…’ diyenler o kadar çok ki!…

Seçimden başarı ile çıkmış bir iktidarın böyle netameli kavramların arkasına saklanmasına ne gerek var ki? Açıkça “biz buyuz!…” Demenin erdemi var…

Tabii o erdemin yanında da önemli sakıncaları da var ki   böyle bir yol izleniyor.

 

Galiba, tabanla ilgili bir sakınca var: taban,  ‘biz size muhafazakarsınız diye oy vermedik mi?’yi bastırırsa?…

Bastıracağından çok emindirler!…o nedenle, muhafazakarlığın altını kalınca çiziyorlar.

‘demokratlıkla nasıl bağdaşır bu iki kavram?’ diyenler de olabilir.

‘siz, muhafazakarlığın ipine sarılın, o size  yeter de artar bile!…’ diyerek  sözlerini sürdürebilirler…

Onlara demokrasiyi nasıl açıklayacaklardır?

 

Muhafazakarlıkta durmaları da galiba ondan!..

 

Muhafazakarlığı demokrasi ile birlikte  kullanmak suretiyle,  ilk kez milliyetçilikten  koparak, kendi sentezlerini üretmeye başladıklarını islami ağırlıklı tabana anlatmak gibi bir ana gündem mi saptamış bulunuyorlar yoksa?…

‘kendini, muhafazakarlığın dışında konumlandırmamanın türkiye’ye  demokrasi açısından verebileceği şeyin çok sınırlı olacağı’nı gözden uzak tutmamak gerektiğinin altı çiziliyor hep.

 

Oysa artık demokrasi, çoğulculuğu ile tanımlanıyor.

Çoğulculuk, çok partililik  değil, çokkültürlülük demektir.

Çokkültürlülük, yerellik vurguludur. Yerelden  başlanarak çokkültürlülüğe doğru yaygın ve derin bir anlayış gerekiyor.

Muhafazakarlık, çokkültürlülüğü taşıyabilecek mi?

Muhafaza eden, tutucu olandır;  çokültürlülük  tutuculuk olamaz ki!…

Tutuculuk öne çıkmış olmasın sakın!…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>