Edebiyatçılar Derneği’nin 2005 yılı kongresinde, derneğin Suriye ve İran’daki edebiyat dernekleriyle ilişki kurduğundan söz edilmesi kimi üyeleri tedirgin etti. Bu üyelerden birkaçı bu tedirginliklerini yaptıkları konuşmalarla ortaya koymaya çalıştılar.
Kabaca bakıldığında komşu ülkelerle ilişki kurulmasının tabiî iyi olacağı düşülmektedir. Örneğin Suriyeli Edebiyatçılar derneğiyle ilişki kurmak da bu çerçevede anlamlandırılabilir gibi görünüyor. Ne ki konuya yaklaşıldığında durumun öyle olmadığı hemen ortaya çıkıyor.
Edebiyat, yapısı gereği bir muhalefet duruşudur. Bu edebiyatın tüm alanları için geçerlidir. Suriye, adı cumhuriyet olmakla birlikte babadan oğula geçen bir despotizm ile yöneltiliyor. Öte yandan bu ülke şeriatın da egemen olduğu bir ülkedir. Bu iki özellik Suriye’nin demokrasi ile hiçbir ilişkisi bulunmadığını gösteriyor.
Öte yandan Türkiye’de otuz bin insanın ölümüne mal olan terörün başı bugünkü devlet başkanının babası zamanında yardım ve muzaheret görerek uzun süre başkenti olan Şam’da ağırlanmıştı. ABD’nin yardımı ile oradan çıkarılarak Türkiye’ye teslim edilerek terör sona erdirilebilmiştir. Tüm bunlar Suriye’nin despotik durumun ve terörle olan ilişkisini açıkça göstermektedir.
Böyle bir ülkede edebiyatçıların muhalif olarak yaşayabilmeleri mümkün müdür? Yaşayabiliyor ve bir dernek çatısı altında toplanabiliyorlarsa o zaman muhalif bir tutum içinde de bulunmuyorlar demektir. Onların bu despot yönetimle el ele kol kola yaşadıkları apaçık ortadadır. Bizim Edebiyatçılar derneğinin “orada canlı bir edebiyat hareketi vardı” biçimindeki yaklaşımının böyle bir ortamda bir anlamı olabilir mi? Canlılıktan vazgeçtim edebiyat olamaz; şiir ise hiç olamaz. Şer’i bir zihniyet yapılanmasının şiiri, muhalif değil övgü üzerine kurulmuş olabilir ki bu da bir edebiyat hareketi olarak adlandırılamaz.
Edebiyatçılar derneğinin bu tutumu son günlerde hükümete de bulaşmış görünüyor. Lübnan Başbakanı Hariri’nin bir suikasta kurban verilmesinin ardından Suriye’nin bu ülkedeki oldukça etkin ve çok sayıdaki askeri gücünün çekilmesi isteği yoğunlaştı. Suriye askerini çekmeğe karar verdi. Ne ki ABD’nin tıpkı Irak gibi Suriye’yi de işgal edeceği söylentileri dolaşmaya başladı. ABD Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri konusunda hoş olmayan kimi isteklerde bulununca en yüksek ağızdan Suriye ziyareti teyit edildi.
Bir grup aydın otobüslerle Şam’a giderek Türkiye’nin desteğini göstermek istediler. Bu tutum kimi gazetecilerce hiç uygun bulunmadı. Cengiz Çandar’ın ”Siyaset turizmi “ olarak adlandırdığı ve şöyle ya da böyle Irak’ta yapılan seçimle demokrasi isteğinin Orta doğu’ya gelmeğe başlaması ile bu kişilerin dayanışma girişimlerinin çeliştiğine haklı olarak dikkat çekti (Tercüman,1.3.2005).
C.Çandar bir başka yazısında: hükümetin Orta doğu politikasındaki yanlışlıklara işaret ediyor ve bu politikaların aktif görüntü altında son derecede pasif kaldığını; Irak Savaşını önlemek üzere topladığı konferansın Irak Kürtlerinin güçlenmesine yaradığını; Türkmenlere hiçbir şey kazandırmadığını; Suriye’nin desteklenmesinin bu ülkeye Iraktaki teröristleri desteklemesini önlemediğini; bugünkü haliyle hükümetin orta doğunun geleceğini ve bu bölgede oluşmasına çalışılan demokrasinin yanında olamadığını dile getirirken geniş bir ufuktan ses veriyordu. ( Tercüman, 4.3.2005).
Hükümetin Suriye ile ilişkisini ele alan Yasemin ÇONGAR da Milliyet’te etkili ve her satırı doğrularla örülmüş bir yazı yayımladı.( Milliyet, 7.3.2005)
Bu arada Radikal yazarı Nuray Mert’in bu konuya ilişkin, heyecan dozu son derecede yüksek yazısı herhâlde Suriye’ye giden dayanışmacılar arasında yer almasından kaynaklanıyordu.
Orta doğu ülkeleriyle düşman olmanın hem hiçbir anlamı yok hem de bu ülkelerle barış içinde olma zorunluluğumuz var. Ancak böyle bir zorunluluk, Orta doğu halkları ile salt ülkemizin sınır komşuları olmalarından kaynaklanıyor.