Muhsin Şener Rotating Header Image

Deleuze’le Şiir

“İmgeyi yok etmek”, “anlam aramamak” , “şiir dizgesini bozmak”… gibi çarpıcı ve şaşırtıcı  kavramlarla  şiiri tartışırken  Deleuze’ü  belki de yeniden  keşfederek  bu şaşırtıcılığı açıklayabilme noktasına gelebiliyoruz.

 

Deleuze,  yaşamın  kendini  imgeler aracılığı ile  ortaya koyduğumuzu; onu  bu imgelerle tanımlamaya ve anlamaya çalıştığımızı yazıyor. İmgenin bu işlev için kurulması  ve öyle kavranması karşısında, imgeyi yeni baştan  düzenlemek ya da onu  yok farz ederek  işlevini bir başka yapılanmaya yüklemek,  bugün şiir üzerinde yapılmakta olan tartışmalar arasındaki   konulardan…

 

İmgenin, alımlama düzeyindeki algılamanın  anlatılması, belki de gösterilmesi için  seçilen  bir  yapma/kurma olduğunu biliyoruz. Bu yapay anlayış içinde  imge,  alımlananı  değiştirerek sunar. Bu değişikliklerin  giderek bir dönüşümü  getirdiğini söylemeye gerek var mı bilmiyorum? Ne ki böylece  dünya  ve onun olaylarının  değiştirilip dönüştürülme olanağının elimizin altında bulunduğunu  unutmamak gerekiyor.

 

İmgeyi şiirden silmek anlamına gelmiyor bu yaklaşım. Onu,  bilinenin ötesinde bir  yerde kullanmak demektir bu. İmgenin bu yeniden kurulmasında   görsellik öne çıkıyor. İmge artık  bir resimdir; bir görüntü nesnesidir.

 

Görselliğin   kullanımı çağdaş bir yaklaşımdır.

Artık her şey görselliktir; her şey görsellikle açıklanabilmektedir. İmge burada  elimizden tutan bir araç oluyor.

 

İmgeyi yenibaştan  kurarken  eski  kültürün verilerinden yararlanan şairlerin  çokluğu,  belki de  Murat Üstübal’ın  mektubunda,  kendilerini anlatırken “…..ne Hilmi Yavuz’cu, ne gizli mistik, ne açık mistik, ne İslamcı, ne ideolojik…bir şiir değil bizimki.” yazmasına neden olmuştur.

Gerçekten de  bu yeni şiir hareketi, kendisinden çok söz edilen Mustafa Irgat’ın  şiirine bile yakın değil. Ne Enis Batur gibi, ne  tekno şiir gibi ne somut şiir gibi falan bir  şiir değil bu hareketin şiiri…

 

Kendine özgü bir şiir bu.

 

Belki  şu söylenebilir: bu yeni şiir kendinden önceki  şiiri iyi özümlemiş bir şiir.

İyi özümlendiği,  ona hiç benzemeyen yepyeni bir şey ortaya koymuş olmasından  anlaşılıyor.

 

Şiirdeki imgeyi tahrip ederek  dünyayı yenibaştan kurmaya çalışan Ücra’cıların, Heves’cilerin, zinhar.com’cuların…..şiirlerini  böyle değerlendirmek gerekiyor.

 

Bu şiirin en çok tedirgin eden yanı, anlamı yok sayması  ya da anlamı aramamasıdır.

Anlamsız dizeleri  ve hatta salt  seslerle  kurulmuş dizeleri alt alta sıralayarak  oluştuğu düşünülen şiirler  metin de oluşturamamışlardır.  Çünkü hiçbir anlam içermiyorlar.

Belki zaman zaman  o metinlerin içinde  anlamlı olan  yerler bulunabiliyor. Ne ki bunlar bir ‘rastlantı’dan öteye de gitmiyor.

 

Bu ‘raslantı’ kavramı,  ta  gerçeküstü akımından….Breton’dan beri biliniyor.

İnsan bilincinin  en doğal yansıması belki de  bu rastlantıda gizlidir.

Gerçeküstücüler bunun  doğruluğuna inanmışlardı.

Belki şunu da söylemek gerekecektir: gerçeküstücü hareket,  Rembauld’u ve onun şiirini bu rastlantıya  yaslanarak aşmıştır.

 

Deleuze yapıtlarında,  bu kavram çevresinde  dolaşır.

Rastlantının,  anlamı ve bilinen imgeyi  yok  etmek için en doğru yol olduğunu da söyler. Yeniliğin ve yeni olabilmenin  olanağı olarak bakar rastlantıya. Ve bu kavramı öne çıkarır.

 

Deleuze’ün  ‘oluş’ kavramına  yüklediği işlevin yoğunluğu,  hemen  rastlantı kavramını anımsatıyor.

Deleuze, ‘oluş’ kavramıyla,  Wittgenstein’ın  “kaç sözcükle konuşuyorsanız o kadarsınızdır” diye tanımladığı alana yaklaşılıyor. Çünkü sözcüklerle  ortaya konulandır; edimlerle yapılanandır oluş.

Bireyin oluşturduğu/ oluşturdukları, o bireyi  yansıtır.

 

Bu yaklaşım biçimini şiir için  kullanırsanız, hangi biçimde olursa olsun ortaya konan  ürün bir oluş’u gerçekleştirmiş olmaktadır. Ürün, onu ortaya koyanın  durumunu  gösterir.

 

Wittgenstein’la   Deleuze’ün yaklaşma noktaları tam da burasıdır.

 

Deleuze, “işareti, işaretin kendisi olmayan  bir anlamın  göstergesi olarak okuyabiliriz. Bir sözcük, hepimizin bildiği  bir anlam  olarak kabul edildiğinde anlam oluşabilir. Oysa dil, temelde yersiz yurtsuzdur; kolektiftir. Tek bir bedenden kopuktur. Yersiz yurtsuzlaştırma,  göstergeyi tek bir kökenden özgürleştirerek konuşmamızı mümkün kılar. Dilin kökeninde bir özne var olduğunu varsaydığımızda,  yeniden yurtsuzlaştırma gerçekleşir.” diyor.

 

Böyle bir yaklaşım, anlam konusunda yeni, yepyeni bir paragraf açma olanağını veriyor.

Anlam, bir yersiz yurtsuzluktan kurtulmak demektir.

Oysa dil, bir bedene bağlı değilse yani tekil değil, bir çoğulluğu taşıyacaksa yersiz yurtsuz olmak zorunda değil midir?

 

Yersiz yurtsuzluk, dile  çoğulluk kazandırıyor.

 

Şiir böyle bir yeni dildir. Öyle değilse  şiir değildir.

 

O nedenledir ki Deleuze’ün yaklaşımı,  şiiri yenibaştan düşünenlere  bol bol ışık tutuyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>