Muhsin Şener Rotating Header Image

AB Görüşmelerini değil, semranım’ı izlemek

17 Aralık 2004  akşamı  Türkiye, Cumhuriyetin kurulmasından sonra kırk yıldır, Osmanlı zamanından alındığında ise  200 yıldır,  yüzünü döndürdüğü  Batı’ya/Avrupa’ya  girmek üzere  görüşme tarihi  almanın  sıkı mücadelesini verdi.

O gece  Türkiye’de  halk tv’lere çakılıp kaldı.

Eh, 200 yıldır beklediğimiz  Batı’ya/Avrupa’ya dahil olmak üzere kesin bir tarih alınmasının  halk tarafından  merak edilmesi kadar doğal olan ne olabalirdi  değil mi?

 

Hiç de öyle olmadı!…

O gece tv’lere çakılan halk,  Semranım ile Sinem’in  kavgalarının son kertesinde ne olup biteceğinin  merakı içindeydi.  AB görüşmelerini izleme oranı ile  Semranım’ı izleme oranı karşılaştırılamayacak kadar  farklıydı.

Semranım % 75  izlenme  düzeyine ulaşırken, AB görüşmelerinin izlenme oranı ancak % 17’lerde kalmıştı…

 

“Gelinim olur musun?”  programının finalinde kaynana  Semranım’ın ve gelin adayı Sinem’in birinci olup olmaması, 200 yıldan beri  girme uğraşı verdiğimiz Avrupa’dan çok daha önemli görünüyordu.

Çok çok önemliydi ki  AB’yi izleyenler, Semra hanımı izleyenlerin ancak 1/4’ üne ulaşabilmişti.

Semranım ve Sinem arasındaki  tartışmalar bu  halkı  tv’ ekranlarına kilitleyebiliyordu.

Halkın tercihi  Semranım’ın yanında görünüyordu…

 

Bu durum, tarihimiz boyunca  bizi izlemiş olan bir gerçeği, bir kez daha gözümüze sokuyor.

 

Türkler,  ta Ortaasya’dan beri  Batı’ya doğru hareket etmişler. Yerasimos, geçenlerde H.B.Kahraman’la yaptığı söyleşide, bu gerçeğin altını, bir gözlemi de  olsa, bir kez daha çizdi.

11,yy’da Anadolu’ya gelen Oğuzlar, yönlerini her zaman ve her koşulda Avrupa’ya döndürmekten hiç  ayrılmadılar.

Osmanlı devleti kurulduktan sonra da bu yönelimde, genel olarak, bir değişiklik olmamıştır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi de  bu yönelimi değiştiremedi…

Benimsememiş olsa bile Osmanlı, Avrupa’da cereyan eden tüm gelişmeleri,  inceden inceye izlemiyi hiç ihmal etmedi.

Yenilikleri benimseme, salt devlet düzeyinde düşünülmüş olduğundan, hiçbir zaman  etkin ve etkili  olmamıştı. Batı ile ilişkileri olan devlet adamlarının oralarda görüp yaşadıklarını  aktarmaları biçimindeki  bu ilişki, onların “gavur” olmalarından kaynaklanan bir değişim ve dönüşümü“müslüman” ın yapamayacağı, kimi kez açıkça, kimi kez de zimnen  söylenmiştir.

 

Avrupa’ya nasıl bakıldığı anlaşılıyor…

 

Avrupa’da oluşan değişim ve dönüşümle halkın ilişkisi ancak bu içerikte gerçekleşebilmiştir.

 

Değişim ve dönüşümün  hem içeriğini hem biçimini saptayan devletti/devletliydi…

Halk değil!…

 

Cumhuriyetten sonra  Atatürk’ün çabaları ve direnmeleriyle yeni bir sayfa açılmıştır. Atatürk devrimleri,  halkı değiştirme ve dönüştürmeyi amaçlıyordu.

Ne  ki  devrimlerin hem içeriğini hem de biçimini yine  devlet kararlaştırmıştır.

 

Böylece Türkiye ve Türk halkı bugüne geldi…

 

17 Aralık akşamı, Türkiye’nin AB için tarih alması, yine devletin ve devletlinin  işi gibi algılanmış olmasaydı, tv izleme  oranları  böyle mi gerçekleşirdi acaba?…

Halk, bir yandan  AB’ye girmeyi  % 80-90’lar düzeyinde istediğini söylerken, öte yandan da  olaya ilişkin ilgisini, yüksek düzeyde g ö s t e r m e y e b i l i y o r d u…

 

Şimdi şunu düşünmeliyiz:

Milliyetçiliğini ve hamasete olan tutkusunu,  debdebeli bir biçimde göstermekten her zaman hoşlanmış olan halk, ‘ortanın solu’ndan başlayarak  sol düşünceyi  ‘Moskova’nın yolu’  na dönüştürerek  kuşa çevirmiş; solu zamansal  bir esinti olarak  algıladığını göstermiş ve gelenekselin etkisinden kurtulamadığını  bugün, milliyetçilerle  hareket ederek ortaya koymakta hiçbir sakınca  görmemiştir.

 

Bu çelişkilerin  yumak haline ulaşmasında köyden kente olan  göçlerin önemli ölçüde etkisi olduğu anlaşılıyor.

Kentler, göçlerle gelenekselliğin kaleleri haline geldi. Köylülük,  kentlere bağdaş kurmuş bulunuyor. Kentlerin en seçkin semtlerinden başlayarak kenar semtlerine kadar  köylülük, dipdiridir. Murat Belge,’köylülük dinin üstüne inşa edilmiş bir yapıdır.’ diyerek onun gelenekle olan bağlantısının  din üzerinden  gerçekleştiğine dikkat çekiyor.

 

17 Aralık  akşamı,  tv’lere kilitlenenler  bu kitlelerdir.

Kentlerin en seçkin semtlerinden başlayarak, kenar semtlerine kadar  yayılmış bulunan bu kitlelerin,  AB görüşmelerini  değil, ‘Gelinim Olur musun?’u izlemeyi yeğledidikleri anlaşılıyor…

 

Tv kanalları 2004 yılı içinde,  yeni bir yöntem izliyor: Gelinim Olur musun?  Annem Olur musun? İkinci Bahar…, Ünlüler Çiftliği, BBG evi….gibi programlar, feodal ilişkilerin egemen olduğu dizilerle  destekleniyor… Tv programları, kırsal kesim yaşamını olduğu gibi yansıtan; eleştirmekten ise  özenle kaçınan programlar…

Programlar, kentlerin en seçkin semtlerinden başlayarak kenar semtlerine kadar  yayılmış bulunan  bu kitlelerin izlemeleri  için  hazırlanmıştır.

 

Köylülük, salt  kentlerimizi çevreden merkeze doğru işgal etmekle kalmıyor, bir iktidar da oluşturuyor. Sanal bir iktidardır bu.Ne ki Türkiye’de herşeyi belirlemeye aday görünüyor…

Görselliğin her şey demek olduğu  çağımızda tv’lerin tam da bu noktada ve bu anlamda  sorumlulukları bulunduğunu anımsatmak istiyorum.

S a n a l l ı k birgün  y a ş a m s a l l ı ğ a  kolaylıkla dönebilir…

 

AB kapısındaki Türkiye’nin  bu durumu gözden hiç uzak tutmaması gerekiyor.

 

Çağın gerekleriyle bir türlü çakıştırılamayan bir insan yapımız var.

Devletle halkın ilişkileri  her zaman  yukarıdan aşağıya doğru  gerçekleşmiş… o nedenledir ki  bu ilişkinin insanımızda  epistemik bir değişimi gerçekleştirmesi hiçbir zaman mümkün olamamış…

Tüm olanaklarına karşın  gelenek tutsaklığından  bir türlü kurtulamamış olanların ortamıdır bu ortam…

Bilgi yapısı ve yaşam düzeyi  değiştirilmekle düzelmeyen bir yapı…

Oysa bilgi  düzeyindeki değişimin,  halkın kendisinin kotardığı  ve sonuçlandırdığı  sosyal yapılanmalarda rol almasıyla  olanaklı bulunduğunu sosyolojik gerçeklik olarak biliyoruz ve  o gerçekliğin  acı sonuçlarını yaşıyoruz.

 

Toplumsal değişim ve dönüşümü gerçekleştirecek olan AB’ye giriş gibi bir yeryüzü olayı, halkı doğrudan ilgilendirdiği halde,  görmezden gelinebilirken Gelinim Olur musun?   Programı pekâlâ çok üst düzeyde  ilgi toplayabiliyor.

Bu olayın nedenleri/niçinleri ise  halkı hiç ilgilendirmiyor herhalde?!…

Bu durumu  hoş görebilir miyiz?…

Görmezden gelebilir miyiz?…

 

Ne görmezden gelebilir ne de hoş görebiliriz!…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>