Son günlerde yazılı ve sözlü medyada Sayın Eğitim Bakanının liselerimizdeki yazın eğitimine ilişkin ilginç ve önemli açıklamalar yaptığını öğrendik.
Gelecek öğretim yılına yetiştirilmek üzere yazın dersi izlencelerinin cumhuriyet başlangıç alınarak değiştirileceğini; cumhuriyetten önce ve cumhuriyetten sonraki yazın dönemlerinin ayırt edilerek yazın ders kitaplarının yeniden yazılacağını; divan yazınının ağırlıklı olarak okutulmasına son verileceğini; eğitimin yakından uzağa ilkesi uyarınca önce çağdaş yazının öğretileceğini, sonra da cumhuriyet öncesi yazından örnekler verileceğini söylediği basında açıklanmış bulunuyor.
Tabii bu görüşlerin karşısında olanlarla yanında olanlar ve görüşü geliştirerek destekleyenler vardır medyada. Karşısında olanların kimileri bu görüşlerin çok yanlış olduğunu ileri sürmekte ve kültürümüzün temelinin sarsılacağından yakınmaktadırlar. Yanında olanlar ise çağdaş yazınımızın ağırlıklı olarak okutulmasının çok uygun olacağını ve bunun çağdaş uygarlık düzeyini aşma anlayışımızın bir gereği olduğunu söylemektedirler.
Biz bu tartışma dolayısıyla konuya divan şiiri açısından bakarak divan şiirinin yazın eğitiminde okutulup okutulamayacağını tartışarak konuya temelden bir yaklaşım getirmek ve kimi önerilerde bulunmak istedik.
Eğitim Bakanının “Cumhuriyeti bir başlangıç” olarak görmesini tüm içtenliğimle destekliyorum. Osmanlının 700.yılı anma çalışmaları nedeniyle yazdığım yazılarda da toplumumuzun, Atatürk ve arkadaşları tarafından kurulan cumhuriyetle birlikte yönünü Doğudan Batıya çevirdiğini; Doğunun, tüm kurum ve kuruluşlarıyla cumhuriyetle birlikte üstünün örtülerek yepyeni bir pencere açıldığını yazmıştım.
Cumhuriyetle birlikte yeni bir yaşam başlamıştır. Atatürk devrimleri denilen sosyal değişimin, bu yeni yaşamın temellerini oluşturduğunu kimse yadsıyamaz/ yadsımamalıdır. Türkiye insanı, bu sosyal değişim ve gelişim ilkeleri ve esasları ile bugünkü biçimsel ve anlamsal yapılanmaya kavuşmuş bulunuyor.
Cumhuriyetle başlayan bir yeni yazımız var.
Bu yazı ile birlikte oluşan bir yeni yazınımız, şiirimiz bulunuyor. Bu yazı ile birlikte oluşmuş bir kavrama ve algılama biçimimiz oluşmuş. O kavrama ve algılama biçiminin içeriği laik bir içeriktir. O içeriğin, Türkiye insanın bilincinde yavaş yavaş hümanizma ve demokrasi anlayışına evrilen bir zihniyeti gerçekleştirmeye çalıştığını görmezden gelemeyiz. Gerek bireyin ve gerekse toplumsalın oluşmasında ve birbiriyle ilişkisinde, özgürlük ve demokrasi kavramlarının yapılandıran bir işlevi olduğunu görüyoruz. Ne bireyin/bireyselin ne de toplumun/toplumsalın göksel güçlerin etkisiyle oluşup gelişmesi söz konusudur. Eğer böyle bir durum söz konusu olursa laik toplum, o toplumun barışçı ve demokratik geleceği tehlikeye düşecektir.
Laik toplumda, sivil toplum kuruluşlarının, demokrasinin kurulup çalışmasında ve gerek bireyin ve gerekse toplumun hak ve görevlerinin işletilebilmesinde önemli ağırlığı var. O nedenledir ki bu kuruluşların işlemesinin desteklenmesi zorunludur. Gücünü göksel güçlerden alan ve sivil toplum kuruluşu olarak nitelendirilmeğe çalışılan kimi toplulukların, laik düzenle ve demokrasinin kurulup işlemesiyle hiçbir ilişkileri yoktur/bulunmamaktadır.
Kısaca açıklanan bu nedenlerle cumhuriyet, Türkiye için Türkiye insanı için gerçekten önemli bir başlangıç noktası olmuştur. O nedenle cumhuriyetten önce ve cumhuriyetten sonraki yazın dönemleri gibi öğretimde de kolaylık sağlayacak olan bir ayrımın yapılmasında yarar ve isabet vardır.
Bugünkü yazın ders kitaplarında yazınımız İslamiyet’ten önceki Türk yazını, İslamiyet’ten sonraki Türk yazını gibi bir ayrımla ele alınmıştır.
Böyle bir ayrım tabii yapılabilir. Ne ki bu ayrım, din esas alınarak yapılmış bir ayrımdır. Türklerin müslüman oluşu için genel olarak kabul edilen tarih X.yy’dır.[1] X.yy., başlangıç alınarak yazını bu başlangıca göre düzenlemek ve bu düzenleme içinde inceleyip değerlendirmek, İslam dinini kabul eden Türklerin benliklerinde oluşan önemli değişimlerin izlerini taşıyan yazın ürünleri ile eğitim-öğretim yapmak, dinin yoğun etkisini kabul etmek demektir. Bu ürünlerin incelenmesi ve değerlendirilmesi sırasında ister istemez İslam dininin önemi, yeri, etkisi üzerinde, yetişmekte olan kuşakların bilinçlerinde dinsel bir yan, belki de bir taban oluşturulmağa çalışıldığı hiç gözden uzak tutulmamalıdır.
Sabri Ülgener’in zihniyetin oluşması ve görünümlerine ilişkin çalışmalarında gerçekten ilginç saptamaları vardır.[2]
Taha Parla, Ziya GÖKALP’ın ekonomik yönden çökmüş durumda bulunan toplumların aydınlarının durumlarını inceleyerek onların, toplumsalın yaşayan sorunlarına çözümler bulmaları gerektiğini ileri sürdüğünü söylüyor.[3] Türkiye insanının Kurtuluş savaşı sonunda karşı karşıya kaldığı durumun çözümünü aydınlardan istemesinin dayandığı temel bu temeldir. Gökalp, aydına yüklediği bu görevle zamanımızda da önem ve etkinliğini yitirmemiş bulunan bir başka zihniyetin görüntüsünü tanımlamış oluyor: Türkiye insanı hala her türlü sorununun çözümünü aydınından beklemekte ve kendini hiç sorumluluğu görmemektedir. Her sorunda “aydınlar nerede?” diye haykırmaktan çekinmemektedir. Aydınların yaşamlarının cezaevlerinde yok olması karşısında hiçbir eylem koymadan ya da bir değişimi başlatma ve sürdürme gibi bir etkinlikte bulunmadan salt suçlamayı seçmek gibi bir nitemle karşı karşıyayız Türkiye’de. Yazarlar, çizerler hala kolayca içeri alınabilmektedir ve salt yazdıkları için cezalandırılabilmektedirler. Toplum, kendileri için çalışan bu kişilerin yanında olmamaktadır; en azından onların yanında bulunması gerektiği anlayışına bir türlü ulaşmış değildir.
Bu zihniyetin derinliklerinde, kurtuluşu kahramanlardan bekleme anlayışının olduğu apaçık. Böyle bir anlayış arkasını göksel güçlere dayandırmıştır ve bunun bir türlü ayrımında değildir. Göksel güçlerin hiçbir demokratik açılımı yoktur, olamaz.
Şerif Mardin[4] “Genç Türk düşüncesinin özgürlükçü, demokratik olmadığını; bürokratik ve tutucu olduğunu; seçkinci ve devlet mantığından hareket ettiğini “ söylüyor. Böyle bir mantığın demokrasi ile ilişkisini kurmak olanaksız. Devleti öne çıkaran bir mantığın da demokrasi ile ilişkisi olamaz. Devlet, önde olunca bu kez birey öne çıkamıyor…
Bürokrasinin, Osmanlı’nın önünde, Selçuklular tarafından Nizam-ül Mülk eliyle kurulmuş. Daha gerilerde ise, Abbasi bürokrasisinin Bekmekoğulları’nca kurulduğu biliniyor.
Osmanlı ise, Çandarlı’lar tarafından kurulmuş bir bürokrasi üzerine oturtulmuş.
Daha sonra Osmanlı, Enderun ile bürokrasiyi kendine özgü bir yapılanmaya getirdi.
Demek oluyor ki bürokrasi, Türkiye’nin hem coğrafyasında hem de tarihinin derinliklerinde vardır ve yaşatılmıştır.
Türkiye insanının zihniyetinin oluşmasında bürokratik yapılanmanın önem ve ağırlığı cumhuriyette de sürmüştür.
Taha Parla, adı geçen yapıtında, Ziya GÖKALP’ın İslamiyet’in toplumsal işlevinin önemli olduğunu belirttiğini söylüyor.[5] Bu, dinin Türkiye toplumu üzerindeki etkinliğini belgelemektedir. Demek ki Türkiye insanı, İslam dininin emrettiği yapılaşma içinde toplumsallaşacaktır.
Bunu ne demokrasiyle ne de laiklikle açıklayabiliriz.
Türkiye insanının zihniyetini biçimlendiren ve etkileri hala çok ağır biçimde süren bu yapılanmanın dayandığı temellerin laik olmayan ve demokrasiyle de hiçbir ilişkisi ve bağlantısı bulunmayan İslami bir yazına oturduğu apaçıktır. O yazın, Türkiye bireyinde kerim devlet, baba devlet anlayışını da yaratarak yaşatmıştır. Burada birey kendi sorumluluklarını aydınlara yüklerken, kerim devletin babalığına da kendini teslim etmiş görünüyor. Bu zihniyet onun yaşarken hiçbir sorumluluk almaması sonucunu getirmiştir. Çok şaşırtıcıdır ama, bakamayacağı sayıda çocuk sahibi olurken “tanrı çocuğun rızkını verir nasılsa…” diyerek sorumluluğu üzerinden kolaylıkla atabilmektedir bu insan!..
Özdemir İnce, Söz ve Yazı adlı yapıtında[6], “insan bir yargı mı bir durum mudur?” diye sorduktan sonra, insanın bir durum olduğuna inananların mü’min alımlayıcı olduklarını söylüyor. Mü’min alılmayıcı, soru sormayan, her şeyi gelenekten geldiği gibi kabul eden ve Baba devlete güvenen insandır. Böyle insan soru soramaz, salt inanır ve kabul eder. Kolay yoldur bu. Türkiye insanının zihniyetinin bir başka yanı da budur.
Yazının, bir din değişimi sonucunda oluşan yeni insan tipine ve onun zihniyetine göre oluşmuş ürünleri ele alması, cumhuriyetle başlayan laik ve demokratik hukuk devletinin yapısı ve özellikleriyle bağdaşmasında güçlükler vardır.
Yazının, cumhuriyetle başlayan laik, demokratik hukuk esasına dayanan bilimsel bir yaklaşım ile ele alınıp değerlendirilmesi gerekir. Tabii böyle bir anlayışla ele alınıp değerlendirilmesi birçok kişiyi rahatsız edecektir. Devrimler, Türkiye insanını tüm biçim ve anlamıyla çağdaş uygarlık düzeninin üstüne çıkarmak üzere düzenlenmişlerdir. Bu, ancak yeni bir anlayışla gerçekleşebilir. 21.yy içinde bile hala AB’ye girmekten kuşku duyanların bulunması bu zihniyetin sürdüğünü ne güzel gösteriyor.
Yazın dersinde Divan Yazını’nın ağırlıklı olarak okutulmasına artık son verileceğinin en azından konuşulmaya başlanmış olması iyi bir işaret. Divan Yazını(şiiri) üzerinde biraz duralım.
Divan yazını(şiiri)
Anadolu’ya göçebe ve yarı göçebe olarak gelen Türkler, yaşadıkları çevredeki dağ, orman, dere; gök, deniz, göl ve öteki doğa varlıklarının adalarını Türkçeleştirmekle başladılar yerleştikleri yerlerdeki yaşamlarına. Yerleşim, kentlerde yapılmış ve dilin etkilemesi de köylere doğru olmuştur. Bu etkinin dilin yerel niteliklerini ortadan kaldırmaya yetmediği gerçeği hala sürmektedir. O nedenledir ki şive ve ağız ayrımları hala sürüyor.
Türkçe’nin bu etkileme gücü Selçuklu sarayına gelince kesilmiştir. Türkçe’nin zararına Arapça ve Farsça’nın yararına bir etkilenme oluşmuştur üst katlarda. Arapça İslamiyet’in kabul edilmesiyle etkinliği artan bir dil oldu ve bilim dili olarak kabul edildi. Arapça’yı sevmek giderek bir iman sorunu olarak algılanmaya başlandı. Farsça da, İran ile ilişkiler ve İran’da Türklerin devlet kurmaları sonucunda dile etkin olmaya başlamış ve ‘İran edebiyatı ve zevki, esprisi ‘ alınmaya, kullanılmaya başlanmıştır.[7]
Osmanlı Devleti ile birlikte bu durum devam ettirilmiştir. Osmanlı devletinin dili Osmanlıca olarak adlandırılıyordu. Osmanlıca, Osmanlı Devletinde konuşulan Türkçe’nin adıdır.[8] Bu anlayış, Türkçe esas alınarak yaşama geçirilebilseydi eğer, bugün dilimizin birçok sorunu çözülmüş olacaktı. Örneğin, dilin arıtılması sorunu… Çünkü Osmanlıca’nın da Türkçe olduğu kabul edilince, o dilin Türkçe’ye katkıları üzerinde durulacak ve onlar benimsenerek diğerleri dışta tutulabilecekti. Böylece, eski/yeni dil gibi bir tartışmaya da taban oluşturulamayacaktı.
Osmanlının karma dili olan Osmanlıca, devlet büyüyüp geliştikçe ona koşut olarak, özellikle şiirde Divan adı verilen, el yazması yapıtlarla ortaya çıkmağa başlamıştır. Bunlar, içlerinde önce Tanrıya (Tevhid ve Münacaat), sonra peygambere, peygamberlere (Na’t), sonra devrin padişahına, paşalarına yapılan övgüleri içeren kasideler (Medhiye), eleştirileri içeren kasideler (Hicviye) ve kendilerini övdükleri kasideler (Fahriye) ardından gazeller, şarkılar, bentlerden oluşurlardı. Böylece oluşan yapıta Divan, Nef’i Divanı, Baki Divanı… gibi adlar verilirdi.
Divan şiirinde sözcükler arasında söz sanatlarıyla kurulmuş olan girift anlam örgüsünü çözümlemeden şiiri gereğince duyabilmek ve özdeki soyut güzelliğin tadına varabilmek olanağı yoktur[9].
Divan Şiiri konusunda zamanımıza dek yayımlanmış en yetkin yapıt Prof. Abdülbaki GÖLPINARLI’nın Divan Edebiyatı Beyanındadır adını taşıyan yapıtıdır.[10] Hoca bu yapıtında Divan edebiyatını çok açık bir biçimde eleştirerek, dayanaklarını ortaya koyarak, çağdaş dünyada bu yazının yeri kalmadığını söyler ve “ Divan edebiyatında hayat ve hayatiyet olmadığı gibi hayata bağlılık ve yaşama ihtirası da yoktur. Şair, gününü gün etmeğe çalışmaktadır. Mademki her şey mukadderdir ve kendi de nihayet ölecektir her şey yok olup gitmededir, bir gün daha zevk etmek kardır. Yaşamayı böyle gören bir adam yaşatmayı düşünür mü hiç? Elbette bu düşünce sahibinin gelen ağası giden paşasıdır. Ve elbette bu derin melankoli ve mistisizm dünyadan habersizdir, müspet düşünceye yanaşmaz.”[11] Demektedir.
Hoca, Divan yazınının içeriği ile ilgili olarak bakın neler söylüyor:
“Bu edebiyatın dili Arapça ve Farsça kelime ve kaidelerle Türkçe’nin kaynaşmasından meydana gelmiştir. Bu dili anlamak için Arapça ve Farsça bilmek zaruridir. Konuşma Türkçe’sini gayet iyi bilen ve bu iki dile de hakkıyla vakıf olan birisi bile divan edebiyatının dilini adamakıllı anlayamaz. Arapça ve Farsça’yı bilen biri bu dili anlayamazsa halk nasıl anlar? Divan şairi bir şey anlatmaz şerh eder, Anlamaz fehim ya da derk eyler…….Kelimelerine gelince: mecazlar saltanatının kapı kullarıdır bunlar. Şairler yazdıkları beyitlerin Türkçe söylenirse pek acayip , hatta gülünç olacağını anlamışlar mıdır nedir?”[12]
Bu durum karşısında ne yapılabileceğini de açıkça belirtir Hoca yapıtında:
“Divan edebiyatı bir beyit edebiyatıdır. Onun için bir beyitten fazlasına lüzum yoktur.”
“Divan edebiyatı kopya bir edebiyattır. Bütün şairleri İran şairleriyle karşılaştırıp bunlardaki şiir malzemesini ve düşünce bünyesini usulleri ile bulmak, şayet yerlileri varsa meydana çıkarmak lazımdır.”
“Divan edebiyatı bir bilgi ve ihtisas işidir. Şu halde bütün teşkilatıyla kurulacak bir Divan Edebiyatı Enstitüsü çalışmağa başlamalıdır…..Bu Enstitüye isteğiyle ayrılan talebeler liselere muallim olmamalı, orada kalmalı ve kendilerini bu bilgiye vermelidirler. Hasılı divan edebiyatı yaşayışıyla nasıl tarihe mal olduysa, okunuşuyla da artık tarihe devredilmelidir. Bir bilgi ve ihtisas işi olan bu edebiyat bu bilgi ve ihtisasın sahiplerine bırakılmalıdır.”[13]
Divan şiiri neyi anlatıyor?
“Eski şiir Fars edebiyatından yalnız kelime zevkini ve hayal sistemini almaz; onun tarihsel ve İslamlaşmış mitolojisini, imparatorluğun koşulları ve tarihi ile biraz daha genişleyen coğrafyasını da alır….. İstanbul ve yazlıkları dışında bize ait şeylerden sakınan bu edebiyatta mitoloji doğrudan doğruya Şehname’den, büyük masallardan ve Arap kültüründen alınmıştır…..Bu şiirde bize ait herhangi bir şey aramak hemen hemen faydasız bir uğraştır.” diyor Tanpınar (19.yy. Türk Edebiyatı).
Önce şu gerçeğin altını çizmeliyiz, divan şiiri yaşamı anlatmıyor.
Anlattıkları, şairinin hayalinde yaşattığıdır. Ozanın hayalinde yaşattıklarını da şiir olarak koyması olasıdır. Ne ki bu somutluğun sözcük somutluğu olarak kalmayıp yaşama bir yanından tutunması bağlanması gerekir. Divan şiirinde bunu göremeyiz, bulamayız.
Bir debdebeyi söylüyor bu şiir. Özellikle medhiye ve fahriyelerin yapıldığı kasidelerle münacaat ve na’tların bulunduğu kasidelerde devletin, kahramanın, yiğidin beş duyu ile algılanabilecek hiçbir nitemi yoktur ya da ozan öyle nitemlere hiç yaslanmayı istemez.
Bu şiirin ele aldığı ve hiç vazgeçemediği aşk’ın en ufak bir yanını yaşamda bulamazsınız geçtim birebir yaşanmasından!.. O bir hayali aşktır. Aşık, kendi kendine gelin güvey olur çıkar!.. Bu aşkın altını kurcaladığınızda tevhidle karşılaşırsınız. Yani yaradanla…Tek tanrı inancıyla… Çünkü bu şiirin üstüne basarak ayağa kalktığı tabanın felsefesi: “Evren, İslam sayılır. Temel görüş bütünüyle din buyruklarıyla inançlarına dayanır. Tanrı kulunu yaratmış, insan da onun buyruğuna girmiştir. O, bir mahluktur. Adem’den beri gelen peygamberler insanlığı doğru yola götürmeye atanmışlardır. Her şey Tanrının iradesiyle olur, değiştirilemez. Kadere rıza yapılabilecek tek davranıştır. Yüce gerçekler insanın kavrayamayacağı kadar derin ve gizlidir, insan aklı buna yetmez. Dünya ölümlü, sonu boş, hayat değersiz bir nesnedir. Tedbir faydasızdır. Takdir olacaktır.”[14] görüşlerini içermektedir.
Tüm bu görüşler ortaçağın boynu eğik tebaasını oluşturmaya yönelik görüşlerdir ve bunların geleneksel tabanda kalıntılarını hala ne yazık ki yaşamaktayız!…
Bu birkaç sözcükle tanımlanan durum kocaman bir tasavvuf yazını oluşturmuştur.
Nasıl anlatıyor?
Divan şiiri mecazlarla ve teşbihlerle örülü bir dil kullanıyor. O benzetmelerin ve değişmecelerin ortaya koyduğu şeyler (somutluklar diyemediğim için bu sözcüğü kullanıyorum) yaşanılan zamanın kimi gerçeklikleri ile ilişkilidir. O gerçekliklerin en önünde dini inanç vardır. Şiirde her şey en üst düzeyde Tanrıya ulaşmayı temsil etmeğe çabalamaktadır.
Öte yandan dilin ortaya koyduğu gerçeklik, kıyısından köşesinden bile yaşamla ilişkili olmadığını yukarıda açıklamıştım. Eğer şiir, yaşamla doğrudan bağlantılı ya da yaşamla birebir çakışan gerçekliklerden söz etmeğe kalksaydı karşısında mülkün yeryüzündeki sahibi ile karşılaşmak zorunda kalacaktı. Mülkün sahibi Batıda derebeyi, Doğuda ağa, hükümdar, padişah, sultandır… Her şeyin sahibi onlar olunca, onların mülkünden ve o mülk üzerinde kurulmuş bulunan yaşamdan falan söz etmek ya da yakınmak ya da onu değiştirmeğe, daha iyi ve yararlı hale getirmeğe yönelik şeyler söylemek…. çok riskli ve tabii çok zor bir durumdu. Kişinin hakkından, hukukundan…. söz etmenin olanağı yoktur. Çünkü kişi yoktur ortada.
Bir şeyler söyleyen ozan, onları kendine ait sözler olarak koyamaz ortaya. O sözler herkesin söylediği sözlerdir. Ozan salt onlardan yeni bir sentez yapmağa çabalamıştı, o kadar… Dili falan da işte budur, başka bir şey değil.
Şiirin algıdan başlayan ve dışa vurmaya değin süren oluşumunda, diyalektiğini vazgeçilemez bir önem ve ağırlığı vardır/olmalıdır. O nedenledir ki her şiir mutlak anlamda diyalektiğe yaslanmak durumundadır denilmiştir.
Şiir, sözcüklerin kendi anlamlarını yitirdikleri, biçim ve konumlarının dayattığı anlamlarla oluşmuş bir dizindir. Sözcüğün ( biçim+konum+dizin) sistemi dışında bir başka sistemle şiir kurma olasılığı yoktur. Eğer böyle bir olasılık varsa, o bir devrim olurdu…
Bir şiirde sözcükler (biçim, konum ve dizin) bağlamı içinde değillerse eğer, o sözcükler şiir kuramazlar demek oluyor. Böyle bir formun olmaması durumunda sözcükler kendi bağımsızlıklarını gösterecekleri için yeni bir yapı kuramamış oluyorlar.
Öte yandan salt (dizin)’e, salt (konum)’a ya da salt (biçim)’e yaslanarak şiir kurulamayacağı da anlaşılıyor. Eğer kurulabilirse bu da bir devrimdir.
Tüm bu söylenenler bizi şu noktaya getiriyor: “çağdaş şiirde sözcük ansiklopedi gibidir.”[15]
Divan şiirinde sözcüğün macerasını, yukarıda açıkladığım sistem açısından ele aldığımızda, ortaya ne bir sistem çıkıyor ne de sözcüklerin egemen oluşları.. Divan şiirinde sözcüğün bağımsızlığından söz edemeyiz ki… Sözcük bu şiirde hiç kendi başına buyruk olmamıştır ki… Çünkü sözcük, divan şiirinde ayakları üzerinde durmuyordur ki…
Divan şiirinin mazmunları kullanması bir zorunluluktur. Bunlar, herkesin kullanmak zorunda olduğu sözlerdir. “Divan şiiri, her düşünceyi, her kavramı mazmunlaştırılmış bir sistem içinde hep aynı sıfatlarla düşünür….Bu anlatımda divan şairi hayata değil kitaba, skolastik ilke ile kendinden önceki büyük şairlere dayandığı için bu ortak malzemeye aynı ölçüde yeni katkılarda bulunmağa çalışmaktan başka bir özgünlük düşünemez” diye ekliyor Mutluay.[16]
Bu sözlerin altında sağ ideoloji yatıyor. Çünkü dayanağı Kur’an’dır. Yani din kitabıdır. O nedenledir ki altında yatan görüş sağ ideoloji olarak ortaya çıkıyor.
Mazmunların birer buluşmuş gibi algılanması son derecede yanlıştır. Çünkü oluşturulmaları ve somut olarak sözcüklere dökülüp şiirde yer almaları aşamalarında mazmunların usla ilişkili, us kullanılarak yapılmış bir tür buluş olduğu gibi bir süreç vardır karşımızda. Oysa yapılan hiç de o değildir. Yapılan, mevcut olan mazmunların yanına yenilerini koyma çabasıdır.
İdeolojilerin etkinliklerine ilişkin olarak Terry Eagleton, şunları söylüyor:
İdeoloji çevresindeki inanç ve değerlerin tutunmasını sağlamak; bunları doğallaştıracak ve evrenselleştirecek önlemleri almak; karşı fikirleri çürütmek için sistemli ve mantıklı olarak karşı fikirleri dışlamak; toplumsal gerçekliği çapraşıklaştırarak ideolojinin egemenliğini perçinlemek…[17]
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi divan şiirinin üzerinde oturduğu ve geliştiği sağ ideoloji tabanı, İslam inancına ilişkin değerlerin oluşturduğu bir tabandır. Bu taban, yazın eğitiminin, kişilerin bilinçlerinde geliştirmesi gereken çağa ve gelişime açık bir bilincin oluşmasına, dünyayı ve çevresini, kendisini kavrama ve algılama bilincinin gelişmesine yanlış bir doğrultuda etki yapmaktadır. Divan şiiri malzemesiyle yapılan yazın eğitiminin, gelişkin bir bilincin oluşmasını sağlamadığı/sağlamayacağı görünen bir gerçek. Bugün yetişen gençlerin gelenekselle yer yer organik bağları olduğunu söylemekte hiçbir sakınca yoktur.
Ve yine şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki, bu eğitim malzemesi ile yapılacak bir yazın eğitiminden bugünkünden daha ileride hiçbir sonuç alınamaz!… Görünen de budur zaten…
Divan şiiri okuyarak yetişmiş kuşakların bu şiiri anlamadan okumuş olmalarından ötürü, yaşamlarında yazın olarak bildikleri şeylerin okul dönemlerinde kaldığı; okul bitince de o kalın kalın yazın ders kitaplarının yıl sonlarında yırtılıp çöp kutularına atılmasında hiçbir sakınca görülmediği bilinen şeydir artık.*
Mazmunların oluşturulmasının usla hiçbir ilişkisi yoktur. Çünkü us gözleyen, verileri beş duyu ile alıp bunları değerlendiren, ondan sonuçlar çıkaran, deneyen, yanılan ve doğru olanı bulan ve tabii en sonunda da doğaya uygun olanı ortaya çıkaran ve ona uygun davranan bir yöntem izliyor. Bu diyalektiktir.
Diyalektik, önce algıdan ve sonra da alımlamadan geçip dışavuruma değin usla sürekli ilişki halindeki bir yöntem olarak inançtan çok uzakta durur. Oysa divan şiiri hep inancın sınırları içinde devinir. Öyleyse usun divan şiirinin harcında yeri yoktur.
Mazmunlarla örülmüş olan şiirin bir işçilik taşımasından da söz edilemez. Çünkü kullanılacak malzeme bellidir ve onların kullanılacakları yerler de. Aslında divan şiirinde usa gerek olmadığı yargısının dayanaklarından birisi de bu durumdur. Gölpınarlı hoca adı geçen yapıtında bu konu ile ilgili olarak “Asırlarca süren bu edebiyatın ilk devrini de son devrini de anlamak için tefsir, hadis, kelam, tasavvuf gibi bilgileri; Aristo mantığını, Batlamyus’u, Hükema felsefesini, kimya (bakır,gümüş ve civadan altın yapma bilimi), simya (olmayan şeyleri gösterme), remil ( taşa, tahtaya ya da kağıda dökülen noktalarla geleceği anlamak) gibi acayip ve aslı olmayan mevzu ve bilgileri bilmemiz lazımdır.” diyor[18]
James G.Frazer, Altın Dal’da insan ve onun gelişimi açısından özellikle dinsel yoğun gelenekselin değerlendirmesini yaparken evrensel bir bakış açısı getirmişti.[19]
Gelenekselin, bizim gibi ‘gecikmiş bir modernizmi” yaşamış olan ülkelerde ve uluslarda gerçekten hem ilginç hem de hiç kulak ardı edilmemesi gereken bir macerası var.[20] Modernizm projesi 19.yy’dan beri ısrar edilen bir projedir Türk toplumu için. Tanzimat, tümden böyle bir amacın çevresinde oluşmuştu. Ancak, Batı modernizmi 17.yy’dan beri yaşayarak gelmekteydi. Avrupa’da Rönesans’la başlayan ve Reform hareketleriyle de zihinsel alt yapısı güçlendirilen modernizmden bizim toplumumuz sanki kaçmıştır. Tanzimat’la birlikte Osmanlı, Batıya açılmak zorunda kaldı. Bu, aslında bir zorunluluktu.[21] Ne yazık ki bu zorunluluk durumu hala sürüyor. Cumhuriyetten sonra Atatürk, Batıyı “muasır medeniyet seviyesi” olarak göstermiş ve o düzeyin üstüne çıkılması gibi bir hedef koymuştu. O hedefe henüz varılmış değildir. Varılmış değildir amma, varılamamış olmanın telaşının yaşanmadığını söylemek de olası değildir.“Ertelenmiş Modernleşme, bir modelin özelliklerini elde etmek için telaşlı bir çaba içine girmeyi gerektirdiğinden bir merkezi planlamayı zorunlu kılar.”[22] Böyle bir düşünce, merkezi planlama olmadan modernleşmenin gerçekleştirilemeyeceği anlamına gelmektedir. Bu ise bir bürokratik engelden başka bir şey değildir ne yazık ki. Türkiye’nin modernleşmeyi hala gerçekleştirmeye çabalamasının altında yatan gecikmişlik buralardan geliyor.
Bir aralar, yanılmıyorsam 70’li yıllarda, ‘plan-pilav’la çok oyalanmıştık. Bu hikayeyi ulusun başına bela edenler, gecikmişliği hızlandırarak ve yayarak başımıza çok kalın bir çorap örmüşlerdi. Milli birliğin aşılanmasında ulusal yazın, Türkiye’de böyle bir işlevi gerçekleştirebilecek bir genişlik ve derinlik kazanmış durumdadır. Böyle bir alt yapının bulunmuş/oluşmuş olmasından bile habersiz olanlar politik çıkarları için modernliği geciktirmekte hiçbir sakınca görmemişlerdir. Dilin Osmanlıca’dan uzaklaşmasını “kökünden kopmuşluk” gibi takdim etmişlerdir. Giderek, “gecikmiş modernliği” ulusallıktan olabildiği kadar uzaklaştırarak daha da derinleştirip yaymak istemişlerdir. Bir türlü bunun ayrımına varamayan, özerk sistemleri kuramayan bu toplumu diledikleri gibi kullanma olanaklarını hep ellerinde tutmuşlardır…Bu nokta çok önemlidir…
Divan şiirinin aruzla söylendiği/yazıldığı konusuna da dokunmak gerekiyor.
ARUZ, Arapça bir sözcüktür ve ‘çadırın ortasına dikilen direk’ demektir. Arap, Fars ve divan yazınlarında “hecelerin uzunluk ve kısalıkları temeline dayanan nazım ölçüsü” anlamına kullanılır. Arapların “ilmüş’ş-şi’r” dedikleri şiirbilim, aruz bilimi ve uyak bilimi olarak iki kola ayrılır. Aruz bilimi, aruzun kurallarını bildirir. Arapça’da kapalı, açık, bir açık bir kapalı, bir kapalı bir açık olmak üzere hece yapıları vardır. Bu hecelerden oluşan sözcükler, sekiz temel ve onların yan yana dizilmesinden ya da karıştırılmasından ortaya çıkan aruz kalıplarına uydurularak şiirler yazılmıştır. Böylece şiir, kalıba uydurulmak üzere düzenlendiği için önemli olan şey kalıba uymak olmaktadır. Bu ise şiire olumsuz bir etki yapmıştır. Tabii ozanın özgürlüğü gibi bir durumdan da söz etmek olası değildir. Kalıplar vardır ve siz o kalıplara mazmunlarla birlikte uymak durumundasınızdır. Ortaya çıkan şiir artık o kalıba göre okunmak zorundadır. Öyle okunmadığında şiir doğru okunmuş olmaz. Bu işi öğretmenler de dahil hemen hemen zamanımızın bu işle ilgili olduklarını söyleyenlerin tümüne yakını doğru biçimde bilmez. Bilmediği halde yine de divan şiirini savunur. Aruzla şiir yazılmadığı ve yazın izlencelerinde aruzun öğretileceğine ilişkin herhangi bir emir bulunmadığı halde öğretmenler divan şiirini okuturlarken aruzu da öğretmeyi hiç savsaklamazlar…Tabii öğretemezler, öğretemezler ama, aruzla öğrenciler üzerinde bir baskı kurma olanağı elde ederler. Sınavlarda aruza ilişkin bir ya da birkaç soru olursa öğrencinin yandığının resmidir!…
İşte aruzla divan şirinin birlikteliği eğitim alanında böyle bir ortam oluşturdu..
Öğrenci dilini anlamadığı bir şiiri, metni aynı zamanda aruz denilen bu ölçü içinde anlamak ve yorumlamak durumunda kalınca iş, cebir problemi çözüyormuş gibi zorlaşır. Artık siz yazın derslerinden verim bekleyemezsiniz ve hele yıl bitince insanları şiire hiç yaklaştıramazsınız.
Bir başka açıdan baktığımızda, divan şiirinin eğitimde ağırlıkla anlam incelemesi içinde ele alındığını görürüz. Öğrencilerin okullarda başvuracakları kaynaklardan tutunuzda ders kitaplarına varıncaya değin tüm yazın araçları bu şiirlerin çevrileriyle doludur. Öğrenci bu şiirlerin anlamını sökmek için uğraşır dururlar. Oysa anlamı sökmek şiirin önem ve değerini ortaya koymakta çok önemli değildir. Çünkü şiirin ne dediği değildir önemli olan. Şiirin nasıl dediğidir öne çıkarılması gereken. Tüm yazın eğitimi aşamasında insanımız şiiri salt anlamlarla örülmüş bir metin olarak görmek ve kavramakla kalmaz, o anlamsallığın da bir mantık içinde okuyucuya kimi düşünceler aktarmasını bekler, hatta ister…
İnsanımız, eğitim yaşamı boyunca şiir imajını yanlış olarak alır. Bu durumun insanımızın yaşamına şiirden ürkmeyi getirip oturtur…Şiir denildiğinde, hemen içinde ne anlattığını öğrenmek için birçok Arapça Farsça sözcük öğrenmek durumunda olduğu bir metni düşünür ve bu ona çok zor, ağır gelir. Aman!.. dedirtir.. Ve tabii şiirden kaçar. Şiirden kaçması ise ona yaşamında yerini hiçbir şeyle dolduramayacağı denli önemli kayıplara uğramayı getirip dayatır. Çünkü şiir önce, dilin balı olarak gelir. Dil, en güzel biçimiyle vardır şiirde. O dil, en kapsamlı ve en derin anlamsallıklar içerecek bir dil dizgesi olmuştur şiirde. O dil ile iç içe olan insan kendine olan güvenini arttırmış, yeni bir dil ile dünyaya ve çevresine, tabii kendisine, yaşamına bakan çoğalmış biri olarak duyumsar kendini. İnsana bu olanakları o dil verir.
Şiirin dili oluşturulurken dilbilimin en yeni verilerinden yararlanmak gerekir. Bu yapılmamışsa eğer o şiirle yeni bir dil oluşturulamaz. Bu durum, dünyanın ve bilimin gelişmelerine ve hatta teknolojinin gelişimine koşut bir şiirin ortaya çıkmasını geciktirir.
Şiir, diyalektik bir kurgudur. Diyalektiksiz şiir olamaz. Şiirin ham maddesinin algılanması ve alımlanmasından başlanarak dışavuruma değin bir süreç vardır. Böyle olunca insan şiirle birlikte yepyeni bir bakış açısı kazanmaya başlar ve dünyayı, çevresini o açı ile görerek yeniden nasıl kurulduğunu ve nasıl değiştiğini anlamaya çalışır. Tümünü anladığını hiç düşünmemelidir. O nedenledir ki her okuyuşta yeni bir dünya ve kavrayış ile karşılaşacağından şiir okuyucusuna yeni dünyalar kazandırır.
Yukarıda sıraladığımız nitemler evrensel nitemlerdir. Onlarla şiir evrensel bir kimlik kazanır. Divan şiirinin bu nitemler çerçevesinde evrensel olduğunu söylemek olası değildir. Hatta ulusal olduğunu söylemek bile olası değildir. Çünkü şiirin dili Türkçe değildir. Türkçe olmaması çok önemli bir nitemdir ulusallık için. Ulusallıktan vazgeçtim, bu şiir savunduğu değerlerle ulusallığa tümden karşıdır ve dinsel bir kültürü savunan onu öne çıkaran ve giderek çağdaşlığa karşı kimi değerler geliştiren bir şiir olarak durur. Onun savunmasını yapmak bu değerleri öne çıkarmak demektir. Hele eğitimde bu şiiri kullanmak köhnemiş ortaçağın davulunu çalmaktan başka bir şey değildir!..
Prof. Aydın Sayılı:
“ İnsan bir uygarlık kurmayı temelde ‘gelenek kurma yeteneği’ne borçludur. Çünkü uygarlık kurma sürecinde çok önemli bir adım, sahip olduğu biyolojik özellikler dışında insanın, kazandığı bir takım yararlı alışkanlıkları kuşaktan kuşağa aktararak süreklileştirmesi adımıdır. Ne ki gelenek kurma yoluyla bu süreklileştirme herhangi bir aşamada durdurulup bırakılırsa o zaman uygarlık kurma olayı ortadan kalkar. Gelenek kurma yeteneği bu durumda uygarlık kurma yaratıcı faaliyetinin devamını önlemek durumuna girer.”
“Gelenek kurma yeteneği, daha üstün yeni geleneklerin yolunu tıkamaması koşuluyla yararlı olmak, yararlı olmayı güvence altına almak durumundadır. Gelenek kurma sürecinin önemi, bunun uygarlık tırmanışları yapma ve yeni alışkanlıklara girme sürecine bir ek olarak anlam kazanmaktadır. Uygarlığın ve kültürün gelişmesi ortadan kalktığı takdirde evrensel tarih tamamen anlamını yitirmek ve silinip yok olmak durumuna girer”[23]demektedir.
Hocanın gelenek konusundaki bu uyarısı önemle üzerinde durulması gereken bir uyarıdır.
Divan şiirinin geleneksel kültürün bir süreği olduğu belirtilir hep. Öyle olunca onun ‘uygarlık tırmanışları yapamaya engel olmaması, yeni kültürlerin gelişmesini önlememesi koşuluyla geleneksel kültür olarak yaşamasına izini verilebileceği’ Aydın Sayılı’nın bu açıklamalarıyla ortaya çıkıyor.
Divan şiirinin eğitimde kullanılmasında Frazer’in Altın Dal ile gerçekleştirdiği “insan düşüncesinin ve kurumlarının gelişmesi”ne katkıda bulunabilecek bir yöntem izlenememiştir ne yazık ki…Böylece çağdaş uygarlığın getirdiği yeni nitemlerin yetişmekte olan gençler tarafından eğitim aşamasında kavranıp tartışılması ve bu yolla benimsenip bilinçlerinin oluşmasına katkıda bulunması önlemiştir.
Oysa divan şiiri, ortaçağın köhnemiş düşünce ve duygulanımlarının benimsenmesine ve tabii bu yolla da yeniliğin ve çağdaşlığın karşısına dikilenlerin yetişmesine yardımcı olunmuştur.
21.yy’a girildiğinin ikinci yılında Türkiye’nin AB’ye girmesini istemeyenlerin, bu yazın eğitiminin ta derinlerdeki tutucu yapısından kaynaklanmadığını söyleyebilir misiniz?
E. Ziya Karal’ ın Osmanlıca’yı zamanın Türkçe’si olarak kabul ettiğini biliyoruz ama, modern Türkiye bağlamında böyle bir şeyden söz etme olanağımız olduğunu hiç sanmıyorum.
Osmanlıca’yı öğrenmek söz konusu olmadığına göre, divan şiirini eğitimde araç olarak kullanmanın eğitici hiçbiri anlamı olamaz.
Ne dili yönünden, ne söyledikleri yönünden, ne de şiirliği yönünden divan şiirinin liselerimizde eğitim aracı olarak kullanılmasının hiçbir yararı olmadığı; aksine şiirin ve yazın sevgisinin yitmesine doğrudan olumsuz etkileri olduğu apaçıktır.
Divan şiirinin liselerimizde örnek metinler halinde verilmesi yeterlidir.
Divan şiirinin yeri üniversitelerdir ve oralarda incelenip değerlendirilebilir ancak, liselerde değil!…
muhsinsener@superonline.com
[1] Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Prof. E. Z. Karal, ‘Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu’, s. 22.
[2] Muhsin Şener, Picasso’nun Güvercini, Prospero y., Ank. 1994, s.59-60
[3] agy. s. 60
[4] agy. s.63-64
[5] agy. s.68
[6] agy.s.56 ve süreği
[7] E.Z. Karal, s.20-23
[8] agy.s.27
[9] Cem DİLÇİN, Türk Şiir Bilgisi, TDK y., Ank.1983
[10] Prof. A.GÖLPINARLI, Divan Edebiyatı Beyanındadır, Marmara Kitabevi, İst.1945
[11] agy.s.43-44
[12] agy.s. 96-97
[13] agy.s.128-129
[14] Rauf Mutluay, 100 Soruda Türk Edebiyatı, Gerçek y., 2.baskı,İs.1970,s.105
[15] Roland BARHES, Yazı Nedir? Hil y., İst. 1987,s.54-55
[16] Rauf Mutluay, 100 Soruda Türk Edebiyatı, Gerçek y., 2.baskı, İst.1970,s.107
[17] Terry Eagleton, İdeoloji, Çev.Muttalip Özcan, Ayrıntı y., İst.1996,s.23
[18] Gölpınarlı,s.103-104
* Müfettişliğimiz sırasında öğrencilerin öğretim yılı bitince ilk yaptıklarının yazın ders kitaplarını yırtarak çöp kutusuna atmak olduğuna çok tanık olmuşuzdur..
[19] J.G. Frazer, Altın Dal, I.,II., Çev.M.H.Doğan, Payel y. İst. 1991
[20] Gregory Jusdanis, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, Milli Edebiyatın İcad Edilişi, Çev. Tuncay Birkan, metis y., İst.1998.
[21] Prof. T.Timur, Osmanlı Çalışmaları, Verso y., İst.1989, s. 85-86
[22] Jusdanis,s.13
[23] Prof. Dr. Aydın Sayılı, Milli Kültür Unsurlarımız Üzerine Genel Görüşler, içinde “Atatürk ve Milli Kültür” başlıklı yazı’dan, AKDTYK yayını, Ank. 1990