Muhsin Şener Rotating Header Image

Söz Cambazlığına Soyunan Eski Bir Şiir

 

mehmet erte, suyu bulandıran şey, seyithan kömürcü ise hasar ayini  adlı şiir yapıtlarıyla, 2003 yaşar nabi  nayır şiir ödülü’nü ortaklaşa aldılar. ödül nedeniyle doğal olarak ilgi çektiler.

varlık dergisi  ocak 2004 sayısında , bu iki şairin  kendi şiirleri üzerindeki söyleşilerini iki şair bir konuşma başlığı altında   yayımladı. m.erte bu konuşma sırasında şiir ve kendi şiiri  için şunları söylüyor:

 

“kendimi bir modernist olarak tanımlayamam.(s.77).”

“birtakım biçimsel numaraları, sözcüklere  takla attırmaları, sofistike bir dili doğru bulmuyorum demeliyim belki de. bana göre değil.(s.77)”

“klasik şiirin hiçbir biçimsel  kalıbını kullanmıyorum.8s.77)”

“ anlamakta zorlandığım diğer bir sözcük gelenek. (s.77)”

“ suyu bulandıran şey’de  peygamber sözcüğünün dünyanın ruhunu, yitirilen bilgeliği; meleklerin ise insanla hayat, insanla geçmiş arasındaki  bağı oluşturan değerleri simgelediğini söyleyebilirim. (s.80)”

“ben inançlarım doğrultusunda  şiir yazmağa başladım ve  her zaman bir şey söylemeye çalıştım. incil, kur’an, kısas-ı embiya gibi yola çıktığım  kaynaklar  düşünüldüğünde….(s.81)”

 

***

m.erte’nin suyu bulandıran şey’deki şiirleri tedirgin edici şiirler. şiirlerin bu niteliği  kapalı olmalarından kaynaklanıyor. bu şiiri anlama çabası sonuçta  boşa çıkıyor; bir umutsuzluk doğuyor. ne ki onları elinizin tersi ile  itemiyorsunuz bir türlü… yaklaştıkça, onlar sizden uzaklaşıyorlar.

 

yapıttaki şiirler, şiirin bir yeni dil olduğunu kanıtlıyorlar. erte’nin şiiri için çok yaygın ve  geçerli bir niteliktir bu.

 

bir eski şiir

 

1.

erte, şiirinin kur’an, incil, kısas-ı embiya  gibi kaynaklardan süzülüp geldiğini söylüyor.

kur’an, islam dininin ana kaynağı;  incil de hıristiyanlığın… yeryüzünde bu iki yapıta dayanarak kurulmuş bulunan müslümanlık ve hıristiyanlığın çok yandaşı var. onlara yaslanan bir şiirin de  yandaşı çok olur diyebileceğimizi sanıyorum. bir tür popülerlik kazandırıyor şiire o kaynaklar. kısas-ı enbiya,  gelmiş geşmiş tüm peygamberlerin yaşamlarını ve onlarla ilgili  efsaneleri anlatan  bir başka yapıt.

demek oluyor ki m.erte şiirini,  dinsel  kaynaklara dayandırmayı ve şiirini  oralardan  süzerek getirmeyi  bir ilke olarak benimsemiş. “ben inançlarım doğrultusunda şiir yazmayı seçtim” derken,  bu kaynakların şiirinde vazgeçilmez olduğunu söylemek istiyor. çünkü inançtan  çıkarak kurulan bir şiirin en sağlam dayanaklarının, inançların yaşama yansıma biçimlerini  açıklayan kur’an ve incil gibi din yapıtları olabilirdi ancak.

 

divan edebiyatı  olarak adlandırılan osmanlı şiiri[1]’nin kaynakları arasında  ‘din ve tasavvuf’ ilk sırada yer alıyor.[2]

erte’nin şiiri ile divan şiiri aynı kaynaklardan süzülüyor.

ayrıca, inanç konuları  üzerine kurulmuş olması  onu, divan şiiriyle adeta eşleştiriyor..

 

böyle bir şiir çıkışı olabilir mi ?

çağdaş dünya, şiir kurmak için yetmiyor mu?

 

 

ama neden şimdi kopup gelsin yıldırımlar!

…………..

…………..

asamız da yok! taşa vuralım.

aramızda bir peygamber de yok!

……………….

………………

bid tufan olsaydı şimdi,o tufan

……………

eskiden o tufanda olduğu gibi

 ………………..

yeryüzünde meleklerin olmadığına dair

(yıldırımları beklemek, 7-10)

 

dizelerinde ’yıldırım’ kavramının,  kur’an/bakara suresi, 20. ayetteki ‘şimşeğin çakması, neredeyse gözlerini alır; onları aydınlattıkça ışığında yürürler….’ tümcesinin bir yansıması olduğunu söylüyor erte.  böyle bir etkilenimden söz ettiğinizde,  şiir fenomeni ile hiçbir zaman uyuşmayan/bağdaşmayan bir yol izlendiği ortaya çıkıyor. oysa şiir, karşı çıkmaktır; yanında olmak değil !… yanında olunan bir yol izlendiğinde,  şiir kurmak olasılığı yoktur. ancak güzel laflar edilebilir; belki dua anlamına kimi mırıldanmalar olabilir. ne  ki bunlar şiir değildir; şiir olamazlar.

 

asasız musa, çarmıhsız isa, gökyüzüne sığmayan gece

…………………..

…………….

…………..

                    peygamberler nerede?

zamanın zülkarneyn’i kim? ilyası soruyorum,

yahya’yı ve isa’yı

…………..

……………

……………

bir aziz tasviri,bir kilise,bir papaz  da yok!

                                       durup günah çıkaralım.

                                                (tufanı diliyorum,11-13)

 

dizelerinde  /asasız musa/, /peygamberler/, /zülkarneyn/, /ilyas/, yahya ve isa/, / kilise/, /günah çıkarma/ kavramları,  dine ilişkin kavramlardır ve şiir, bu kavramlar üzerine oturtulmuş bulunuyor.  erte, bir inanç alanı üzerine şiir kuruyor.  inanç alanında  kurulan şiir için değerlendirme yapmak çok zor. çünkü inanç alanı  üzerinde düşünce  üretmek ve üretilen düşüncelerden yürünerek,  örneğin alanının dışına taşan, onu yadsıyan vb….düşünce/düşünceler çevresinde  konuşmak hiç hoş değildir. hele bu inanç alanı,  halkın inanç alanı içinde ise…

 

böyle bir ortam oluşturmaya kimsenin hakkı olamaz!…

 

öte yandan, inanç alanı üzerine kurulmuş bulunan şiirlerin, duyu organlarımız aracılığı  ile edinilmiş algılarla da ilişkisi kurulamıyor. görme, işitme, tad alma, dokunma ve koku alma duyumları aracılığı ile inanç alanı hakkında  herhangi bir bilgi edinilemiyor. işlenmemiş de olsa  böyle bir bilgi yoktur/olamıyor.

 

inanç: ‘yeterince gerekçesi bulunmayan, kesin olmayan bir şeyi doğru sayma; us yoluyla geçer bir doğrulama yapmadan, başkasının tanıklığı üzerine  kurulmuş kanıtları, bir kuşku duymaksızın onaylama; öznel olarak yeterli olan, ama nesnel olarak  yeterli olmayan gerekçelerden  ötürü  bir şeyi doğru sayma; bütün yapıp etmelerimizin temelinde bulunan yaşamadan gelen  zorluklarla  dış dünyanın (nesnelerin, başka benlerin, tanrının) var olduğunu kabul etme; bilimsel, ahlaksal, estetik ve fizikötesi açıklamalarda, önermelerin doğruluğunu onaylama;’ ( bedia akarsu, felsefe terimleri sözlüğü, inkilap kitabevi, 5.baskı, ist. 1994, s. 104) gibi tanımlanmaktadır. bu tanımın ortaya koyduğu, inancın bir ‘varsayım’ olduğu ve  bir ‘gerçeklik’ olmadığıdır. öyleyse, beş duyu organımızla elde edilen algı ile  inancın ilişkisi kurulamayacak demektir.

o zaman, şiir, bir algıya dayanmaamış olacaktır. algı ile ilişkisi olmayan şiirin  diyalektikle ilişkisi de yoktur/olamaz. bu, böyle bir şiirin gerçeklikle ilişkisi yoktur demektir. nasıl ki divan şiirinin gerçeklikle ilişkisi yoktur/olamaz ve o şiir yaşamamıştır yaşatılamaz, tıpkı onun gibi.

 

2.

gerçeklikle ilişkisi kurulamayan/ olmayan bu şiirin, divan şiiri gibi bir eski şiir olduğu anlaşılıyor. bu şiirin, tıpkı o eski geleneksel şiirimiz gibi  bir söz cambazlığı çerçevesi içinde oluştuğunu  görüyoruz.                                                                                 

 

……………

……………

zamanın zülkarneyn’i kim? ilyas’ı soruyorum,

                                        yahya’yı ve isa’yı?

tüylerim dökülüyor,bana mevsimi söyle,

                                        söylemezsen bilemem.

gözlerimi açamam,yatamam,kalkamam.

sayfayı çeviremem.sayfadan dönemem,

                                         sayfaya giremem; sayfa.

                                               (tufanı diliyorum,s. 12)

 

 

bu samanyolu denilen bulvarda,ben öyle

neyine sıkılıp da geldim akşamın.

………..

……….

……….

tayların bacakları açılırken ovalarda,

ilk dağ devrilirken güneşle gözlerime,

kargalar annesiz ama anneyken

maviyi hıçkıran,buruşturan deliliğe,

kimse bana sırrını vermedi;

yıldızlar.sizin tarafınızdan incitilmiş olmaktan kurtulmanın.

                              (yıldırıımların gelmesinden sonra yıldızların itirafı,s. 14-15)

 

 

ilk örnekteki dizeler, şairin  sayıklaması gibi duruyor.

acaba mı diye yakından bakmaya çalıştığınızda,  şiire  anlamsal boyutta  bu dizelerle gerçekten  herhangi bir katkıda bulunulamadığını anlıyorsunuz.

 

ikinci örneğin ilk iki dizesi, düz olarak şöyle söylenebiliyor: ben, samanyolu denilen bu bulvarda, akşamın öyle neyine  sıkılıp ta geldim?…  bu tümce içinde erte, hangi derin, kuyulardaki anlamları ve hangi değişik ve yeni biricik söyleyişleri seçmiş görünüyor yani?

böyle bir durum yoktur.

bu sözler, bir laf  kalabalığı olmaktan öte geçemiyor. ve tıpkı divan şiirinin tümcelerini anımsatıyor…

 

sonra, gelen dizeler düz olarak düzenlendiklerinde şöyle oluyorlar: yıldızlar, ovalarda, tayların bacakları açılırken ilk dağ, güneşle gözlerime devrilirken, kargalar annesizken ama anneyken; delilik (deliliğe) maviyi hıçkırırken, buruştururken; sizin tarafınızdan incitilmiş olmaktan kurtulmanın sırrını kimse bana vermedi….

 

evet, işte bu sekiz dize böyle birşeyler demeğe çalışıyor…

bu sözcük yığınının içinden, şiirsel bir  söz kümesi ya da şiirsel bir ses yahut da şiirsel bir alan bulup göstermek mümkün görünmüyor…

ben bulamadım!

 

bu iki örnek, erte’nin  şiirini, eski geleneksel şiirimize, divan şiirine çok çok yaklaştırıyor. ve tıpkı onun gibi bir söz kalabalığı içinde, yaşamayan, ayakları yere basmayan bir şiir ortaya çıkıyor.

 

erte’nin şiirinde yer yer  peygamberlere, kitaba, meleklere atıflar yapılarak ve zaman zaman da onlar özne yapılarak  şiire bir olağanüstülük verilmeğe çalışıldığı  görülüyor. bu şiirin eski, geleneksel divan şiirinin bir tür varyantı gibi  olmasının sonucudur  bu durum.

 

 

3.

2004 yılındayız.

21.yy. bütün hızıyla sürüyor ve tabii çok hızlı bir biçimde geçiyor. bu hız, bilimsel gerçeklerin  de çok kısa süreler içinde değişmesini getiriyor. değişim, ana nitelik olarak sanki elle tutuluyor.

 

yüzyılın karakteristiklerinden biri,  teknoloji… diğeri ise  bilimsellik…

yaşamın hücrelerine öyle bir biçimde  işlemiş bulunuyor ki bu iki nitelik, onlardan kaçılamıyor. böyle bir yapılanmadır 21.yüzyıl. bu gerçeklik,  insanın dünyayı ve onun parçalarını  kavramasında etkin oluyor.  belki 20.yy’da bütünlükten uzaklaşılarak  postmodernin bir dayatması olarak ayrıntı  öne çıkarılırken,  hiçbir zaman bilimsel yapılanmanın öte yana itilmesi düşünülmemiştir

 

böyle bir penceneden bakmak durumundayız  erte’nin suyu bulandıran şey’inin ortamına. görünen, erte’nin şiir  anlayışının ve kavrayışının çağdaş olmadığıdır.

 

 

melekler doğrulamaklarla onanamaz

ve kimse yumamaz gözlerini melekler korumadan

                               (yıldırımları beklemek, s. 9)

 

çarpabilseydim tekrar yıldırımlara…

eskiden o tufanda olduğu gibi.

(yıldırımları beklemek,s.8)

 

ateşi diliyorum,

suyu diliyorum,tufanı diliyorum.

(yıldırımları beklemek, s. 13)

 

içimde dert olan musa’nın asasını.

doğrusu,o asayı alıp dönebilsem bile anılarımdan,

yine de korkarım taşa vurmaya.

çıkan suyu bulanaklığından kurtaracak bir peygamb.er

yok çünkü şimdi aramızda.

………….

…………….

……………

işte şimdi meleklerin bana ettiklerini haktırlamıyorum

ki, öcümü alayım ışıktan,sudan ve tohumdan.

                       (yıldırımların gelmeyişinden sonra yıldızlara itiraf, s.16- 17)

 

inanç dünyasında yerleri olan  meleklerin  olağanüstü güçlerine inanıldığını gösteren dizelerdir ilk iki dize.

bu kavrayış  yapısı, bilimsel değildir, çağdaş değildir. ne ki böyle bir inanç içinde bulunmanın bağlayıcılığı da salt o inancın sahibine aittir.  bizim irdelemeye çalıştığımız  o  değil. irdelediğimiz alan, dünyayı ve olayları,  çağdaş bir yaklaşım içinde kavramak gerektiği gerçeği ile bilimsel bir biçimde kavranmayan dünyanın  sunumunun etik de olmadığıdır. çünkü şiir etiği, yeni bir dille yeni bir dünya kavrayışı getirerek, onu  yenibaştan kurmayı  deneme anlayışıdır. böyle antiçağdaş yakalaşımlarla bu etik gerçekleştirilemez.

 

sonra, din kitaplarında yer alan tufan’ın  yeniden bir dünya kurma  mekanizmasını içerdiğine  dokunulmakla,  çağdaşlıktan hiçbir şey beklenmediği söylenmek isteniyorsa ki bu ,çok yanlış ve saptırıcı bir yaklaşım olur!…

 

musa’nın  elinde taşıdığı  ve peygamberliğinin işareti olduğu  söylenen deynek (asa,musa’nın asası), musa tarafından suyun yüzüne  vuruluyor; su içinde açılan  geçitten  ibraniler  mısır’dan  çıkarılıyorlar; böyle bir söylem var…

asa’nın bu işlevi,  ancak musa ile birlikte  gerçekleşebiliyor.

erte, musa’nın ve asa’sının bu işlevini anımsıyor…

suyu, bulanıklığından kurtaracak güç ona göre musa ve asa’sıdır!…

 

çağdaş yaşam içinde bir yerde,  onun dünyasındaki bulanık suyu  berraklaştıracak  bir başka güç yok demek ki!…

böyle bir gücü  göremiyor o, bilgi çağına girmiş bulunan dünyamızda.

ve tabii bu çağa da inanmadığı açıkça ortaya çıkıyor.

o zaman, tabii bu sözler, bir tür sayıklama olmaktan öteye geçemiyor.

ışıktan, sudan, tohumdan, öç almaktan söz ediyor erte.

meleklerin yardımıyla yapmayı düşünüyor tüm bunları. bu yaklaşım biçimi,  çadaşlığa tümden aykırı bir yaklaşım biçimi olmanın ötesinde bilime ve bilgiye de karşı bir tutumu belgeliyor.

 

şairin bu denli eskiye ve eskiliğe yakın olması hoş değil.

erte’nin kendinin bileceği bir şey bu.

ne ki şiirlerini yayımladığı andan itibaren, tüm okuyucuları da ilgilendiriyor…                          


[1]prof.dr.a.attila şentürk, osmanlı şiirinde aşk’a dair, doğu_batı dergisi,26. sayı,s.55

[2] prof.d.m.nur doğan, divan şiirinde aşk, doğu_batı dergisi, 26.sayı,s.31

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>