Nazım için;
Nazım’ın vatandaşlığının geri verilmesi için son haftalar içinde olumlu ve olumsuz yönlerde yoğun bir propaganda çalışması var. Başbakan bu konuya ilişkin kararnamenin koalisyon ortaklarıyla birlikte konuşulup hazırlandığını söyledi. Oysa daha önce basına yansıyan haber kültür Bakanının hazırlık yaptığı yönündeydi. Bu hazırlıktan sonra koalisyon ortakları haberdar edilmişlerdi. Gün geçtikçe koalisyon ortaklarının hazırlıktan hiçbir haberleri bulunmadığı, özellikle MHP’nin bu konuya karşı olduğu, ANAP’ın ise esen rüzgarlara göre davranacağı açıkça ortaya çıkıyor.
Mitterand’ın sağlığında ona, Seartre’ın komünist olduğunu ve Fransa’nın çıkarlarına aykırı davrandığını falan söylüyorlar. Şikayetleri dinliyor, söylenenlerin doğru olabileceğini belirttikten sonra “Seartre,Fransa’dır beyler !”diye karşılık veriyor.>
O Mitterand, Yaşar Kemal’le aynı masada yemek yemekten ve şarap içmekten gurur duyan insandır!..
Seartre’sız bir Fransa olabilir mi hiç ?
Böyle bir şey düşünülebilir mi ?
Başkan Mitterand, bir “iç insan” örneği de gösteriyor: O kendisidir…
İç insan, bağımlılıklarını en aza indirgeyen bağımsız insandır. O, dış ve geleneksel bağların etkilerin bağımsızlığını en alt düzeyde etki altına alabildiği insandır. Ne dış’ın ne de iç’in etkisi altında değildir. Hem iç’in hem de dış’ın etkisi altındadır. Onların çok denge halinde olduğu ve sağduyunun her zaman öne çıktığı bir insandır iç insan. Her zaman ve zeminde insandan yanadır iç insan. Onun hakkını ve hukukunu korur. Onun ‘insan gibi’ yaşamasının koşulları için sürekli didinendir iç insan.
İç insan, geleneksel ile kurduğu dengeli ilişki sonucunda bir değerler birikiminin kendini yönlendirdiği; ve kararlarında bu birikimin damgasının bulunduğu bir yapı koyar ortaya. Çağın getirdiklerine hiç yabancı değildir ve onlar karşısında şaşkın da değildir. Değişim ve gelişime açıktır iç insan. Onu içselleştirdiği için iç insandır zaten. Değişim ve gelişimde hiç göz ardı edemeyeceği şey insandır onun. İnsanın hakkı hukukudur. İnsan her zaman önde ve ilerdedir.
Bireyler, benliklerinde bir iç insan geliştirmek zorundadırlar, zorunda olmalıdırlar. Evrenselliğe böyle varılabilir de ondan…Bir dünya insanı geliştirme ve içselleştirme böyle gerçekleşebilir. Yoksa insan örneğin kimlikten yürüyebilir. Her şeyi ve her şeyini o pencereden görebilir. Haksızlıklar yapabilir. Onu anlayanların çoğunlukta bulunması haklı ve yerinde düşündüğünü göstermez hiçbir zaman, göstermemiştir. Böyle insanların en belirgin yanları kısırlık ve sığlıklarıdır. Onlara bu yanlarını bir türlü anlatamazsınız. Anlamalarına olanak yoktur da ondan. Gözlerindeki at gözlükleri doğruyu görmelerini her zaman önlemiştir.
Kimlik böyle düşünen insanların en çok battıkları bir bataklıktır. Her şeye oradan baktıkları için kimlik kan bağı ve dinsel öğelerle onların gözlerinin önünde yoğun mu yoğun bir engel oluşturur. Geleneklerinden de bu yönde yararlandıklarından çok tutucu olurlar ve gelişime, değişime şiddetle karşı çıkarlar.
Mitterand bir iç insandı. Fransa onun kişiliğinde temsil edilirken bile Fransa’nın aleyhine davranan Searte’ın yanında yer almıştı. Çünkü onun evrensel insanının yanında olduğunu biliyordu. Onu şikayet edenler gibi düşünmüyordu. İç insanı izin vermemişti buna.
Niye bunları söyledim?
Son haftalarda Nazım için gazetelerde ve Tv programlarında bir takım siyasiler hepo şikayet edenler gibi yapmaya başladılar. Sayıları da gün geçtikçe artıyor bunların.
Görünen odur.
Bunların kimileri Nazım’ın vatan haini olduğunu açıkça söylüyor. “Nazım’ın milli şair olarak nitelendirilmesi mümkün değil. Kurtuluş Savaşı şiirini Moskova’da yazdı. Bizim Kurtuluş Savaşımızla sadece isim benzerliği var”; “dirisi işimize yaramadı ölüsü mü yarayacak? Ölüsü ne işe yarayacak. Tanrı Türkü korusun!”; Nazım, “eski Sovyetler Birliği’nin Komünizm propagandisti” ; “Af talebi bile yokken, ben Nazım Hikmet’i niye affedeyim?” ; “Türkiye’nin başka işi yok mu?” ; “Nazım Hikmet’i Atatürk affetmemiş, biz niye affedelim? Biz Atatürk’ten büyük müyüz? Nazım’a vatandaşlık vermek enflasyonu indirecek, işsizliği önleyecekse destekleriz” ; “ Türkiye’nin Nazım Hikmet’e itibarını ve vatandaşlığını vermeden daha önemli sorunları bulunduğunu” söyleyenler vardır(Hürriyet Gazetesi,Gündem sayfası,14 Şubat 2001) ve bunların sayıları giderek artıyor.
Bu sözlerin sahipleri iktidardaki bir partinin milletvekilleri ve bakanlarıdır. Tabii parti olarak ne düşündükleri açıkça ortada duruyor. Hala o soğuk savaş döneminin beyinleridir bu beyinler ve bilinçler.
Ne diyorlar?
Nazım’ın Kurtuluş Savaşı Destanı adını taşıyan bir uzun şiiri var mı? Var!
Bu şiirde ele alınan konu Türk insanının 20.yy.başında Anadolu toprakları üzerinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde başlattığı Kurtuluş Savaşı değil mi? Evet o savaştır!
Şiirde adları geçen insanlar Türk insanları değil mi? Hatta gerçek kişiler değil midir bu kişiler? Evet gerçek kişilerdir!
Peki,öyleyse Kurtuluş Savaşı Destanı adını taşıyan bu yapıt neden bizim kurtuluş savaşımızla sadece isim benzerliği olan bir yapıt oluyor ki? Böyle bir yapıtı insan bu kadar göz göre göre ve yalan yere nasıl inkar edebilir ki?
İç insanını geliştirmemiş olanların, bu inkar sözcüğünü bile anlayabileceklerini sanmıyorum!..
Onları anlıyorum…
Ve iç insanlarını geliştirmelerini falan da önermiyorum!
Sonra, Nazım’ın Kurtuluş Savaşı Destanı adlı yapıtı Moskova’da yazmış olması onun “milli şair” olmasını önleyen ya da lekeleyen bir durum mudur allahaşkına? Bir şairin milli şair olabilmesi için ulusunun dilini ve ulusal konuları yazmakla yetinmeyerek bunları yazarken kendi memleketinde bulunması mı gerekiyor ki? Bu yeni bir ölçüt müdür ki? Bu, kanbağı ve dinsel ağırlıklı kimliğe bu denli bağlı olmayı anlamak mümkünken şimdi bir de böyle bir ikamet yerelliği ölçütünü mü anlamamız gerekecektir artık?
İnsaf edilsin!..
Nazım’ın mezardan kalkarak dilekçe vermesi mi bekleniyor ki, “af talebi bile yokken ben Nazım Hikmet’i neden affedeyim?” diye soruluyor? Bu, yorgunu yokuşa sürmektir; çalıyı baştan sürüklemektir, ve daha dır, tir, dır, tir!…
“Türkiye’nin başka işi gücü yok mu?” diyenler, Mitterand’ı anımsayabilirler mi acaba?
Hiç sanmıyorum!..
Bu nedenle değil mi ki, Fransızların bir Seartre’ları varken ve o komünist ve Fransa aleyhine davranırken “Seartre, Fransa’dır” denilerek benimsenebiliyor?
Bu nedenle değil midir ki bizim bir Nazım’ımız olamıyor ve olamayacaktır daha bir yüzyıl!..
“Enflasyonu indirecekse Nazım’a vatandaşlık verelim” derken Nazım’ın şairliği ile enflasyonu ayrı kefelere koyarak tartmaya kalkmak karşısında ne denebilir ki?
İç insan o nedenle önemlidir işte.
Ne ki Seartre gibi, Gide gibi, Malraux gibi, Descardes gibi, Rimbaud…..gibi düşünce ve sanat çınarlarınıza sahip olmak ya da olmamak da bir seçimdir tabii…
Ne var ki bu seçimin, bir “tık!..” boyu dünyamızda hiçbir şey ifade etmediği de ayan beyandır!..
Tercih sizindir!..
Sayılar…
Şu sayılar çok ilginç şeyler söylüyor:
(Hürriyet Gazetesi,7.2.2001,C.Ülsever, Gençlik Türkiye’yi Nasıl Görüyor? Başlıklı yazıdan…)
Gençlerin % 48’i Atatürk ilkelerini yeterli bulmuyor.
% 44.1’i ise yeterli buluyor.
Dünyayı kavrama konusunda ,Atatürk ilkelerini tamamen yeterli olarak bulanlar ise % 13.5 kadardır.
Araştırmaya katılanların % 52’si, dünyayı kavrama ve anlamada Atatürk İlkelerini yeterli bulmaktadır. Ne var ki bu orana yakın sayıda bir grup dünyanın anlaşılması ve kavranması için Atatürk ilkelerinin yeterli olamayacağını söylemektedir. Bu durum Atatürkçülük konusunun ideoloji düzeyinde ele alınarak ilkelendirilmesi ve esaslarının saptanıp uygulanabilir biçimde açıklanmasını ve eğitim öğretim aşamalarında ele alınmasını anımsatıyor. Yoksa Atatürk’e karşı olan bir önemli sayıdaki grup vardır ve bu belki de giderek büyüyecektir. Bunu düşünmek zorunluluğumuz vardır. Sayılar bunu dayatıyor.
İç insanını geliştiren bireylerin çok iyi anlayabilecekleri bir alan vardır önümüzde duran. Cumhuriyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik, Milliyetçilik, Devrimcilik ilkelerinden oluşan Atatürkçülük kavramı, bu ilkelerin her birinin çağdaş yorumlarıyla birlikte evrensel bir yapıya kavuşturulması gerekiyor.
Enine boyuna düşünülmesi gerekiyor bu durumun…
En çok güvenilen on kurum sırasıyla: TSK, Özel hastaneler, Özel okullar, Sivil örgütler, Özel Üniversiteler, Dini kurumlar, Büyük Holdingler, Devlet üniversiteleri, MGK, DGM.
En az güvenilen kurumlar ise sırasıyla:
Siyasi partiler, Kızılay, TBMM, Hükumet, Devlet hastaneleri, Bakanlıklar, Belediyeler, Yazılı basın, Tv kanalları.
Bu sıralama demokrasimizin geleceği açısından gerçekten önemli satırbaşları dayatıyor. En az güvenilen kurumlar arasında dördüncü sırada bulunuyor TBMM. İlk sırada da Siyasi partiler var. Onlarsız demokrasi olabilir mi?
Özel kurumların en çok güvenilir kurumlar arasında ilk sıralarda yer alması aslında sevindiricidir. Demokrasinin tabandan gelen bir sivilleşme ile gerçekleşebileceğini bilmeyen var mı? En güçlü demokrasiler böyle oluşuyor. ABD bunun en güzel örneğidir. Köklü gelenekleri olmayan, dolayısıyla geleneklerine bağlanmak gibi bir sorunu da bulunmayan bu kitle toplumu demokrasiyi çok üst düzeyde kurma olanaklarını yakalamakla kalmamış, onları en iyi biçimde kullanmıştır da.
Bizim gibi her konuda köklü gelenekleri bulunan ve tarihi olan toplumların bu tarihsellikle ve geleneklerle ilişkilerini sürdürmeden başlayan ve demokratikleşmeye dolaylı ve dolaysız mutlak anlamda etkileri olan toplumlarda bu konuların Atatürk Devrimleri gibi radikal sosyal hareketlerle düzenlenmesi ve yenilenmesi dayatmaktadır.
Önemli bir noktadır bu.
Resmi Türkiye/ Öteki Türkiye…
İki gündür Serdar Turgut bu iki kavramı irdeliyor köşesinde (Hürriyet Gazetesi, 14,15 Şubat 2001).
Referansını yoğunluklu olarak dinden alan toplum kesimleriyle bilgiden ve bilimden alan toplum kesimleri arasındaki diyalogsuzluk Türkiye’de Resmi ve Öteki… gibi bir ikilemi doğuruyor. Böyle bir ikilem yoktur demenin hiçbir anlamı olamaz. Böyle bir gerçeklik vardır ve yaşıyor.
Referansını dinden alan Öteki kesimi anlamanın ve kavramanın yolunu bulmak mümkün değildir. Bu kesimin kendini öteki olarak görmemesi gerekiyor öncelikle. Sonra, referansını dinden almayı sürdürmek istemesini anlamalısınız… geliyor. Zor olan budur!..
Türkiye’de bu kesimin dinini yaşamasına engel hiçbir yasa ve yasak yoktur. Yeter ki bu kesim dinini yaşarken kendisi gibi olmayanları da oraya çağırmaya kalkmasın!..
Yeter ki bu kesim dinini yaşarken herkesin kendisi gibi olmasını istemek yanlışlığına düşmesin!..
Yeter ki bilime sırt çevirmeyi önermesin!..
Yeter ki bu kesim çocuklarını okutmak için imam hatip liseleri gibi bilime ve gelişmeye ters ve alternatif kurumlar açmak ve bunların sayılarını günden güne artırmak isteyerek çağdaş düzeni değiştirmeye ve yerine dinsel referanslı bir düzen oluşturmaya kalkmasın!..
Yeter ki yetişmekte olan çocuk ve gençlerin dinsel referanslı olarak başörtüsü gibi konular çevresinde dünyada eşi görülmemiş yanlış ve gerçekliklerle bağdaşmayan bir direnmeyi başlatmasın ve desteklemesin!..
Bu sıralanan durum ve tutumların iç insanın, insan hak ve hukuku üzerine oturduğu içselleştirilmiş yapısı ile çatışma halinde olduğunu görmezden gelemeyiz . Örneğin bilime karşı bir tutum içinde olmak iç insanın içselleştirebileceği bir şey değildir. İç insanın içselleştirdiklerinin referansları bilimsel tabanlıdır. İç insanın psikoloji ve psikanalize uzanan boyutlarında bile bilim dipdiri karşınızdadır. Referansın salt dine ilişkin olanında ise iç insan kimseye uzanmayı usundan bile geçirmez. Denemeyi ise hiç mi hiç düşünmez. Bu mantık, onun iç insana saygısından boylanır. Çünkü bilir ki iç insanda içselleştirilmiş olan değerler bilime hiç ters düşmez.
Evet örneğini başörtüsü….gibi kişinin kendisiyle doğrudan ilişkili olduğu sanılan durum ve tutumların ‘benim inancımdan kaynaklanıyor!’ gibi bir referansla açıklanması, bu açıklamaları yapanlara ağır sorumluluklar yükler. Bu kişiler önce, inançlarının gereğini yerine getirirlerken başkalarından anlayış beklemek hakkına sahip olmadıklarını bilmelidirler.Çünkü istekleri kendilerini ilgilendirmektedir. Tıpkı oruç tutmakta olan bir kişinin oruç tutmuş olmasından ötürü daha erken bir saatte işinden ayrılmak istemesi, oruç tuttuğu süre içinde ağır işler yapmak istememesi ve en azından oruç tuttuğu için çevresinin kendisine anlayışla yaklaşmasını istemesine benzemektedir.
Şimdi böyle bir durumda Öteki Türkiye’nin Resmi Türkiye’den anlayış beklemeğe hakkı olabilir mi? Yine böyle bir durumda Resmi Türkiye’nin Öteki Türkiye ile barışmaya yanaşmasından söz edilebilir mi? Ve tabii böyle bir durumda insan haklarından falan referans almaya çalışmanın bir anlamı olabilir mi?
Burada, Serdar Turgut gibi ‘toplum maalesef intihar etme aşamasında’ gibi düşünmek mümkün görünmüyor. Böyle bir düşünce, bir dayatmayı da yanında getiriyor. İntihar etme durumunda görünen toplum kesimleri arasında bir barış ortamının oluşması yukarıda söylendiği gibi gerçekleri görmek ve ona göre davranmakla mümkündür. Yoksa referansını bilimden ve çağdaşlıktan alan kesimlerin bir yazımda da söylediğim gibi “Atatürkçüler, çağdaşlar biraz geri çekilin, bize yer açın. Biz de varız. Biz sizi değil siz bizi içselleştireceksiniz.” demelerini hiçbir biçimde kabul etmek olasılığı yoktur. Bunu istemek düzenin ortaçağ karanlıklarına kaydırılmasını getirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Hiç unutmamak gerekir ki çok uzun bir süre sonunda da olsa Batının bugün içinde bulunduğu ve yaşadığı ortamı aynen yaşamaya başladığımızda da bu söylediklerimizi gerçekleştirmiş olacağız.
Bundan hiç kuşkunuz olmasın!..
İşte o zaman Nazım’a niçin sahip olmadığımıza bakıp bakıp hayıflanacak ve güleceğiz ağlanacak halimize!..