<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhsin Şener &#187; Siyaset</title>
	<atom:link href="http://www.muhsinsener.name.tr/category/siyaset/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.muhsinsener.name.tr</link>
	<description>Şiir Yazılarına Hoşgeldiniz</description>
	<lastBuildDate>Sat, 22 Nov 2014 19:51:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Nasılsa Almayacaklar</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/128/nasilsa-almayacaklar/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/128/nasilsa-almayacaklar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 May 2012 13:42:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=128</guid>
		<description><![CDATA[Fransa ve Hollanda’da AB anayasasının  reddedilmesinden sonra  ülkemizde  “ bizi nasılsa AB’ye almayacaklardı!” diyenlerin sanki ekmeğine yağ sürüldü. Bu grup öteden beri  Türkiye’nin AB’ye alınmayacağını; ne yaparsanız yapın  AB ülkeleri tarafından “beğenilemeyeceğimizi” söyleyerek geliyordu. &#160; Fransa ve Hollanda’da AB anayasasının red edilmiş olması bu kesimde olanları sanki memnun etmiştir. İlginç bir durum! &#160; AB üyesi olan ülkelerin  bazılarında Türkiye’nin  AB’ye alınmaması ya da alınma görüşmelerinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Fransa ve Hollanda’da AB anayasasının  reddedilmesinden sonra  ülkemizde <strong> “ bizi nasılsa AB’ye almayacaklardı!”</strong> diyenlerin sanki ekmeğine yağ sürüldü.</p>
<p>Bu grup öteden beri  Türkiye’nin AB’ye alınmayacağını; ne yaparsanız yapın  AB ülkeleri tarafından <strong>“beğenilemeyeceğimizi”</strong> söyleyerek geliyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fransa ve Hollanda’da AB anayasasının red edilmiş olması bu kesimde olanları sanki memnun etmiştir.</p>
<p>İlginç bir durum!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB üyesi olan ülkelerin  bazılarında Türkiye’nin  AB’ye alınmaması ya da alınma görüşmelerinin geciktirilmesi gibi kimi dedikodu ve söylemlerin  ortaya çıkması  <strong>“nasılsa almayacaklardı!&#8230;</strong>” diyenlerin doğru düşündüklerini sanmaları için  güçlü bir referans gibi göründü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’nin AB perspektifi,  <strong>21.yy.ın en önemli ve en anlamlı  projesi</strong> olarak  ortaya çıkmıştır. Tanzimat’tan beri gelen  “BATIYA YÖNELME”  ve giderek BATI değerleriyle  kucaklaşarak  onları <strong>yaşamının  ayrılmazları ve olmazsa olmazları</strong> haline getirmeye ilişkin güçlü arzu ve istek, bu projenin hem gücünü hem de derinlik ve genişliğini belirliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>BATI,  hem <strong>insan hakları ve hukukun  egemenliği  hem de bilimsel ve teknolojik gelişmişlik ve önderlik</strong> ile  geleneksel ve tarihi gerçekliklere dayanan  bu güçlü arzu ve isteği destekleyen ana nedenlerden biri olagelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB, tanımlanmaya çalışılan bu hak, hukuk ve insanî değerlerle teknolojik gelişmenin  bir simgesi olarak ortaya çıktı. AB’nin  ölçütleri, tanımlanan  yapının/ yapılanmanın  testleriydi ve bunlar  topluluğa girecek ülkelerden isteniyordu. Türkiye, bu ölçütlere uymak üzere gerçekten  çok büyük adımlar atmıştır. Bu adımlar Türkiye’yi, AB ölçütlerine  yakınlaştıracak ve giderek o ölçütleri aynen taşımasına yardım edeceklerdir. Daha çok <strong>Kopenhag Kriterleri</strong> denilen bu ölçütlerin, geçen zaman içinde Türkiye toplumu tarafından benimsenip yaşanırlık kazanması,  Türkiye için yaşamsal bir sorundur ve onun toplumsal dönüşümünü gerçekleştirerek  onu 21. yy. toplumu haline getirecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Nasılsa almayacaklardı!&#8230;”</strong> diyenlerin  bu düşüncelerinin altında,  Türkiye toplumunun  hiçbir zaman  hak,hukuk ve insani değerlerle gelişmiş bir teknoloji toplumu olamayacağı…. gibi bir düşüncenin bulunduğu anlaşılıyor. Böyle bir şeyi,  bir topluma yakıştırmaya kimin hakkı vardır bana söyler misiniz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Nasılsa bizi almayacaklardı!&#8230;”</strong> diyenler, <strong>“ne yaparsak yapalım AB bizi beğenmeyecektir!..” </strong> Diye düşünürlerken,   kendi kendilerini  nasıl oluyor da  “ÖTEKİ” olarak ilan edebiliyorlar?</p>
<p>Anlamak ve kavramak  çok zor!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye toplumu, <strong>“Nasılsa bizi almayacaklardı!&#8230;”</strong> diyenlerin yolunu seçtiğinde,  bu anlayış ve kavrayış doğrultusunda eski yapılanmasını  sürdürmeye devam  edecek ve ikinci sınıf bir toplum olmayı içine sindirmek zorunda kalacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>21.yy.ın toplumu olurken  her yönüyle bir hak, hukuk toplumu olmak, insan hakları bağlamında önde ve önder olabilecek bir yeniden yapılanmaya  gitmek  tabiî bu toplumu  birçok yönden rahatsız edecektir. O eski  içine kapanık yapısını üzerinden atması için  eskiden yaşamadığı kadar etkin olma zorunluluğu ile yüz yüze gelecektir.  Dayatan bu zorunluluklar  21.yy. bireyinin oluşmasını sağlayacaklardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye toplumu  21.yy. anlayışında ve kavrayışında  ileri dünya toplumları düzeyine ulaştığında ya da bu düzeye yaklaştığında  artık AB gibi bir kuruluşun içinde bulunmasına gerek bile kalmayabilir. O zaman  Türkiye’nin bu topluluğa güç vermesi istenebilir. Türkiye’nin genç nüfusu  bilgi ve yeterlilikler açısından o zaman  aranan bir  toplum olacaktır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“Bizi nasılsa almayacaklardı!&#8230;”</strong> diyenler tabii bu gerçekleri biliyorlar.</p>
<p>Hiç unutulmaması gereken bu gerçekleri  hep yinelemekte büyük yarar var!&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/128/nasilsa-almayacaklar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Liberal Demokrasi</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/122/liberal-demokrasi/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/122/liberal-demokrasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 May 2012 13:40:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=122</guid>
		<description><![CDATA[AKP, 3 Ekim seçimlerinde ve 30 ayı aşan  iktidar döneminde liberalliği hep öne çıkardı.  Yelkenine AB rüzgârı alması, bu tutumunu daha bir belirginleştirmiştir. Liberal düşünce AB’nin  tabanını oluşturmaktadır çünkü. &#160; AKP’nin  liberal bir görüntü vermesi, Erbakan  Okulu çıkışlı olmalarına karşın,  partiyi  oluşturan beyinlerin  değiştiklerinin de belgesi  olarak ortaya çıkıyor. Değiştiklerini ve  kendilerine AB’yi hedef olarak seçtiklerini gösteren  bir yığın  yasa ve uygulama  yaptı  AKP. Bunların özeti, bu partinin liberal bir tutumu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AKP, 3 Ekim seçimlerinde ve 30 ayı aşan  iktidar döneminde liberalliği hep öne çıkardı.  Yelkenine AB rüzgârı alması, bu tutumunu daha bir belirginleştirmiştir. Liberal düşünce AB’nin  tabanını oluşturmaktadır çünkü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AKP’nin  liberal bir görüntü vermesi, <strong>Erbakan  Okulu</strong> çıkışlı olmalarına karşın,  partiyi  oluşturan beyinlerin  değiştiklerinin de belgesi  olarak ortaya çıkıyor. Değiştiklerini ve  kendilerine AB’yi hedef olarak seçtiklerini gösteren  bir yığın  yasa ve uygulama  yaptı  AKP.</p>
<p>Bunların özeti, bu partinin liberal bir tutumu benimsediğini gösteriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Liberal l demokrasi, bireyin öne çıkarılması ve  toplumla olan bağlantılarının giderek zayıflatılması anlamına geliyor. Birey, böylece  kendi  nitelikleri doğrultusunda  her türlü olanağı  kullanarak  yeteneklerinin  ulaşabildiği yere kadar yetişmek, yetiştirilmek  durumundadır. Yönetimlerin bu doğrultuda düzenlemeler yaparak  bireye bu olanakları hazırlaması gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Birey odaklı bu yaklaşım, toplumcu yaklaşımı/yaklaşımları da olabildiği kadar en  alt düzeye indirmeyi gerektirir; devletçilik dahil olmak üzere… Çünkü devletçilik,  bireyi değil toplumu ve toplumsalı öne çıkardığı için bireyin  ve tabiî onun özgürlüklerinin  alanını olabildiği ölçüde kısmak durumunda görür kendini. Bu yaklaşım,  birey özgürlükleri ile birlikte  insan hak ve özgürlükleri kapsamını da  gündemde çok gerilere atmakta; toplumsal  hakları öne çıkarmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Toplumsalın önde olması, demokrasinin de giderek bir temsil krizi yaşaması gerçeğini getiriyor.</p>
<p>Demokrasinin en belirgin ölçütlerinden biri olan seçim, toplumsal ağırlıklı  yönetimlerde  bireylerin, istediklerini seçmelerine, engel olabiliyor. Toplum adına davranan   bürokrasi ve yönetim,  seçilecek olanlarla onların seçilme biçimlerini saptayarak  bireylere,  salt o listeleri onaylama görevinden başka hiçbir hak vermeyebiliyor. Bu uygulamanın ayrımına varan bireylerin sayısı bir toplumda ne kadar  çoğalırsa, seçimlere olan ilgi o kadar düşmekte ve  oluşan iktidarların  toplumun  önemli bir kesimini temsil etmeden iktidar olması mümkün olabilmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Liberal demokrasilerde ise böyle bir şey söz konusu değildir. Çünkü  bireyin serbestçe yapacağı  tercih ve seçim  esastır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’de seçim  ve  siyasî parti yasalarının,  iktidarın  apaçık görünen liberal tutumu ile  paralellik oluşturabilecek biçimde yeniden ele alınması ve değiştirilmesi gerekiyor. Bu  konunun  gündeme gelmesi geciktikçe,  AKP’nin  liberal uygulamalarının  önem ve değeri üzerinde daima bir soru işareti olacak… İktidar,  bu konuyu kolayca çözebilecek çoğunluğa da sahip…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB’nin kapısından geri dönmenin artık pek  mümkünü  kalmamıştır.</p>
<p>Bireysel hak ve özgürlükler alanı olan AB ile ilgili olarak AKP, iktidar dönemi olan bu otuz ay içinde  pek çok  yasa çıkarmış bulunuyor.</p>
<p>Şimdi o yasaların uygulanması izleniyor.</p>
<p>Yani birey öne çıkıyor.</p>
<p>Birey hakları  öne çıkıyor.</p>
<p>Liberalizmin gerekleri yerine getiriliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Artık AKP için, <strong>Siyasî Parti ve Seçim Yasalarını</strong> da bu ortama uygun hale getirmek bir görev olmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/122/liberal-demokrasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fransa ve Avusturya&#8217;nın Halk Oylaması Tehdidi</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/107/fransa-ve-avusturyanin-halk-oylamasi-tehdidi/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/107/fransa-ve-avusturyanin-halk-oylamasi-tehdidi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 May 2012 13:35:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=107</guid>
		<description><![CDATA[Fransa ve Avusturya , Türkiye’nin  AB’ye girmesini, halklarına soracaklarını söylüyorlar. Bu çıkış, AB’ye girmek istemeyen kesimlerin  çok işine yaramış görünüyor. Şimdiden,  “görüyor musunuz bunlar bizi almayacaklar. Baksanıza halk oylamasına gideceklermiş!&#8230;” gibi açıklamalarla düşüncelerini güçlendirmeye çalışıyorlar. &#160; Bu konuya, birkaç ayrı noktadan bakmakta yarar var. &#160; Böyle karşı çıkmalara kulak asmak, öncelikle kendimize olan güvenimizi yitirmeyi, ya da kendimize [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Fransa ve Avusturya , Türkiye’nin  AB’ye girmesini, halklarına soracaklarını söylüyorlar.</p>
<p>Bu çıkış, AB’ye girmek istemeyen kesimlerin  çok işine yaramış görünüyor. Şimdiden,  “görüyor musunuz bunlar bizi almayacaklar. Baksanıza halk oylamasına gideceklermiş!&#8230;” gibi açıklamalarla düşüncelerini güçlendirmeye çalışıyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu konuya, birkaç ayrı noktadan bakmakta yarar var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Böyle karşı çıkmalara kulak asmak, öncelikle kendimize olan güvenimizi yitirmeyi, ya da kendimize hiç güvenmediğimizi gösterdiğini unutmamalıyız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB, yaygın bir deyişle, bir siyasal ve ekonomik  kulüp. Biz bu kulübe gime arzumuzu  ifade etmişiz.</p>
<p>Kulüp, giriş koşullarını  yerine getirmemiz için bize bir zaman da vermiş. Biz şimdi bu aşamada bulunuyoruz.</p>
<p>Giriş koşulları arasında, eski üyelerin  onayını almak da var. Bu eski üyeler isterlerse kendi halklarına,  bu konuda ne yapmaları gerektiğini  sorma ve alacakları sonuca göre davranma hakkına sahipler.</p>
<p>Fransa ile Avusturya’nın yapacaklarını söyledikleri şey, işte bu…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB’ye başvururken bu durum biliniyordu…</p>
<p>Bu nedenledir ki konu, bizi tedırgin etmemeli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte yandan, örneğin Fransa’nın böyle bir yol izleyeceğini söylemesini anlamak Türkiye\ Türk halkı olarak çok zor!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>18.yy’dan beri ve Tanzimattan bu yana gerek Osmanlı zamanında ve gerekse  Cumhuriyetle birlikte  modernleşmenin örneği olarak  halkın önüne hep Fransa konmuştur. 70’li yıllara gelinceye kadar Fransa’nın bu örnekliği sürmüştür. 30’lu, 40’lı yıllarda, okullarımızda okutulan  Fransızca ders kitaplarının ciciliği ve kalitesini hala anımsıyorum. “Mösyö Sögen’in Keçisi”ni hala anımsıyorum. Kıtaptaki resmlerin temiz ve çok parlak baskısı, oralardaki yaşama karşı bir özlemi kamçılıyordu sanki. Temiz pak insanlar, tertemiz ve bakımlı sokaklar ve çarşılar…..özendiriyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunları oryantalist  açıdan görüp değerlendirme düşüncesine  hiç sapmadık. Hatta böyle  düşünmek hiç aklımzın köşesinden bile geçmedi diyebilirim.</p>
<p>Çünkü Fransızca öğrenmek istiyorduk.Bizi bu istek yönlendiriyordu. Tıpkı 1950’den sonra ve bu son yıllardaki ingilizce öğrenme furyası gibi…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Salt bununla da kalmayarak romanda, şiirde, resimde, müzikte, teknolojide ve bilimin tüm dallarında yenilik  ve ilerlemeleri hep ordan almaya devam ettik.</p>
<p>Eğitim sitemimiz, yönetm sitemimiz…..hep oradan alınmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye, Batı’ya açılırken Fransayı hiçbir kısıt altında olmadan alırken, şimdi böyle bir durumla mı karşı karşıya olmalıydı?</p>
<p>Tabii şaşırtıcı bir durmdur bu!</p>
<p>Bu incitici ortamın altında,  yakın zamanın politikalarının ve esmekte olan siyasi havanın yattığını bilmeliyiz….</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fransa’nın halkoylamasına gideceği tarihe  daha en az 10-15 yıl var.</p>
<p>Siyasetin, bir günü bile çok önemli ve çok şeyin değişmesine yetebiliyor…</p>
<p>O zamana  kadar Türkiye, belki de AB’ye girme ihtiyacını duymayacak hale gelecek…</p>
<p>O zamana kadar dünya ortamı çok değişebilecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O nedenledir ki, Fransa’nın bu çıkışı moralimizi bozmamalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Avusturya ise biraz farklı bir durumdadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türklerin  “Viyana Kapıları”na dayanmaları  söylemi, Avusturya ile ilişkidir…</p>
<p>Viyana kuşatmasında, Viyana’nın çeşitli yerlerine  düşmüş olan  gülleleri bile, olduğu gibi ve olduğu  yerde koruyorlar Avusturya’lılar.  Bu durum, onların  duygusallıklarını  dipdiri tutmaya yaramış anlaşılan…</p>
<p>Böyle bir duygusallık içinde  söylenmiş sözlerdir Avusturya’nın sözleri…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ulusların kendi tarihleriyle soğukkanlılıkla yüzleşmeleri beklenir. O hesaplaşma gerçekleştirilemezse o zaman  ‘yurtta ve dünyada barış!&#8230;”tan söz edemezsiniz.</p>
<p>Çanakkale’de  can veren ve şehit mehmetçiklerle koyun koyuna yatan  yabancı  askerler için Atatürk’ün söylediği sözler bu bakımdan çok anlamldır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Örneğin Yenizelanda’lıların da  her yıl,  Çanakkale’de özel olarak dedelerini anmaya gelmelerinin bir devlet görevi olarak yürütülmesinin, bu konuda gösterilebilecek örnek bir tutum olduğunun altını kalınca çizmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonuç olarak, Fransa ve Avusturya’nın AB’ ye girişimiz konusunda halkoylamasına başvuracakları söylemi, moralimizi bozmamalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye, ne kadar AB’ye  ihtiyaç duyuyorsa, AB’de o kadar Türkiye’ye muhtaçtır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/107/fransa-ve-avusturyanin-halk-oylamasi-tehdidi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değişim,Dönüşüm Zihniyet ve Diğerleri</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/95/degisimdonusum-zihniyet-ve-digerleri/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/95/degisimdonusum-zihniyet-ve-digerleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 May 2012 13:29:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=95</guid>
		<description><![CDATA[2005, AB ile ilişkiler ve AB’ye girebilme konusunda yapılan değişiklikler ve ilerde gerçekleşmesi umulan kimi değişim ve dönüşümler için tartışmalarla geçti. &#160; 2006’nın daha  yoğun olması bekleniyor… &#160; İktidarın,  bu alan içinde,  yılın son günlerinde,  muhalefetle olan  yoğun tartışma ortamı  bu kapsam içinde artarak sürecek gibi görünüyor. Tartışmalara,  basında kimi köşe yazarları  da katıldılar. En dikkat çekici yaklaşımları  Radikal’in yeni köşe yazarı  Hasan Celal  Güzel’de gördük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2005, AB ile ilişkiler ve AB’ye girebilme konusunda yapılan değişiklikler ve ilerde gerçekleşmesi umulan kimi değişim ve dönüşümler için tartışmalarla geçti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>2006’nın daha  yoğun olması bekleniyor…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İktidarın,  bu alan içinde,  yılın son günlerinde,  muhalefetle olan  yoğun tartışma ortamı  bu kapsam içinde artarak sürecek gibi görünüyor.</p>
<p>Tartışmalara,  basında kimi köşe yazarları  da katıldılar. En dikkat çekici yaklaşımları  Radikal’in yeni köşe yazarı  Hasan Celal  Güzel’de gördük doğrusu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel, en ilginç yaklaşımı, TUSİAD’ın  Rektör Aşkın’ın tutuklanması ve  Pamuk davası ile ilgili  tavrı konusunda  oldu. <strong>” Sanayici ve iş adamlarını temsil eden bir kuruluşun, kendi sorunlarını bir tarafa bırakarak ……. Bütün güncel siyasî polemiklere karışması  hiçbir mantıkla  normal kabul edilemez”</strong> diyordu.</p>
<p><strong><em>(Radikal, Tusiad, Seçim Barajı ve Düğmeye Basmak)</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tusiad’ın  Türkiye’nin siyasetindeki yerini hem <strong>mantıklı </strong>hem de <strong>normal</strong> bulmuyor.</p>
<p>Ne ki aynı yazıda,  <strong>“herkesin düşüncesini serbestçe ifade edebilmesini yıllardır savunuyorum” </strong>diye ekliyor…</p>
<p>Tusiad,  <strong>“herkes”</strong> içine girmiyor mu yani?</p>
<p>O, hariç mi olacaktır görüş ve düşünce belirtmede?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Galiba, bu yaklaşımın mantığını anlamak mümkün olamamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel, Tusiad’ın yanında yer alanlara da  <strong>“sermaye düşmanlığı yapan ve iş adamlarını hor gören malûmatfuruşlar” </strong>demeyi ihmal etmiyor.</p>
<p>Böyle bir desteğin  ikiyüzlülük olarak algılanması gerektiğini söylemekten  kendini alamıyor</p>
<p>Nedense,  doğrunun yanında olunması gerektiğini ise hiç aklına getirmeyi denemiyor. Bu yolla da olayın  normal mantığını görebilmek mümkün olmuyor/olamıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel,  bir yandan  <strong>“ seçim barajının düşürülmesini yıllardır savunuyorum”</strong> diyor, bir yandan da <strong>“ 1983’ten beri uygulanan % 10’luk baraja  ses çıkarmayıp, 22 sene sonra  siyasî temsilde adaletten bahsedilmesinin  inandırıcı olmadığını</strong><strong><em>” </em></strong>söylüyor.</p>
<p>Şimdi, bunun hangisi doğru?</p>
<p>Bugün,  seçim barajının düşürülmesini  isteyebilmek  için, 22 yıldan beri uygulanan bu sisteme ta o günden beri hep itiraz edilerek mi gelinmeliydi, yani?</p>
<p>Böyle bir şey olabilir mi allahaşkına?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel,  daha önce de çok ilginç yaklaşımları içeren bir başka yazısında öyle şeyler söylüyor ki  hem anlamakta zorlanıyorsunuz hem de bu yazıların Radikal gibi bir gazetede işi ne diye sormadan edemiyorsunuz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Din, kimliğin oluşmasında en  önemli unsurdur”</strong></p>
<p><strong>“Dini Kimlik olmadan milli kimlik olmaz!”</strong></p>
<p>Diye kestirip atıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Din’in kimliğin oluşmasına katkısı,  bir düşman imgesi yaratarak ulusal bütünlüğün, o imge etrafında  oluşmasına yardım eder.</p>
<p>Bu bütünlük, bir iç bütünlüktür. Vicdanlarla ilişkili olan bir duygudan güç alır.</p>
<p><strong><em>(Ozan Erözden,Ulus-Devlet, s.114-115)</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte yandan, davranışlarımızı maddî ve manevî çıkarlarımızın belirlediğini; ekonomik sistemlerle din arasında hiçbir ilişki bulunmadığını  biliyoruz.</p>
<p><strong><em>( M.Weber, Sosyoloji Yazıları, s.340; 356).</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dinin, kimlik oluşturmada ki ağırlığı ve önemi konusu, eskimiş bir  görüş olarak  hala kitaplarda yer almakla birlikte,  artık  eskimiş ve lâiklikle birlikte vicdanlara çekilmiş ve  bireylerin kendilerine özgü  ihtiyaçlarını karşılayan bir alan olarak yaşamaya devam ediyor.</p>
<p>Ulusların  çağdaş dünyada varlıklarını sürdürmeleri artık dinleriyle değil,  ekonomik güçleriyle  ve bilimsel ve teknolojik düzeyleriyle  mümkün olabiliyor.  Lâiklikle demokrasi arasında  ne kadar yakın ve iç içe ilişki kurulabilir, oluşturulabilirse o toplumun o kadar  hızla düzey kazanması mümkün olabiliyor.</p>
<p>Bugün yaşananlar bunlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dinin, kimlik kurmada  vazgeçilmezliği ve hele   “din olmadan ulusal kimlik olamaz” demenin hiçbir geçerli ve tutarlı yanı yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ulusal kimlik denilen şey, ulusla ilgilidir.  Ulusla ilgili olanın ise, her ulusa ait bir din olmalıdır biçiminde  anlaşılmasının  hiç gerekli olmadığı ve mümkün olmasının da düşünülemeyeceği apaçıktır.</p>
<p>Ulusal kimlik,  kıvanç ve üzüntü duyulacak ortak geçmişin  oluşturduğu bir  yapılanmanın adıdır. İçeriğinde  olmazsa olmaz öğeler ise, aynı soydan gelen insanlar, aynı tarihe bağlı insanlar ve aynı dili konuşan  insanların  oturduğu bir coğrafya…</p>
<p>Bunlar olmadan kimlik kurulamıyor.</p>
<p>Bu sosyolojik gerçeğin  önüne: “din olmadan kimlik olmaz” diye bir vazgeçilmez koymak tıpkı, “din çimentodur” demek gibi bir şey!&#8230;</p>
<p>Eğer din, çimento ise o olmadan ulus dağılır demektir ki böyle bir şey olamaz.</p>
<p>Hele, laik düzen içinde hiç olamaz!&#8230;</p>
<p>Lâikliği hangi kapsam ve anlam içinde benimserseniz benimseyiniz,  dine böyle bir işlev yükleyemezsiniz. Yükleme gayreti içinde olursanız o zaman lâik olmaktan söz edemezsiniz.</p>
<p>Hem lâiklikten söz edip hem de ‘dinin toplumsal çimento’ oluşunu ileri sürerseniz, bir karmaşa ve kaosun  toplumsal anlayışa egemen olmasına yardım etmiş olursunuz ki bu da  hiç istenen bir şey olmamıştır bu zamana kadar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cumhurbaşkanımızın  Yılbaşı mesajında <strong>“ulusçuluk anlayışı…..dinsel öğelerle değil, sevinç ve tasada, hak ve ödevlerde, nimet ve külfette ortaklık  ve birlikte yaşama isteği gibi  değerlere dayanmaktadır.”</strong> Sözleri bu görüşümüzü güçlendiren sözlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel, “<strong>İslâmlıktan ayrılan Türkler  milli kimliklerini muhafaza  edemediler”</strong> diyor.</p>
<p>İslâm olmayan  Türklerin kimliği yok mu yani?</p>
<p>Hıristiyan, Musevi ya da  Budist olan  bir toplumun  ulusal kimliği olamaz mı?</p>
<p>Niye olmasın!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rusya yıkılınca,  <strong>“Adriyatik’ten  Çin denizine kadar  kocaman bir Türk imparatorluğu;……bin yıllık  beklenti…..”</strong> falan gibi sözlerin  söylendiğine  çok tanık olmuştuk. Sonra bu sözler  ister istemez yutuldu.</p>
<p>Güzel’in sözleri de onlara benziyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel, son yazısında  yılbaşı kutlamalarına  dokunuyor ve  <strong>“hediyeleşmenin sünnet  olduğunu” </strong>belirttikten sonra,  Noel baba eliyle  verilen hediyelerin <strong>“Noel huzursuzluğu” </strong>yarattığını falan söylüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yılbaşlarında yapılan  eğlencelere karşı olduğunu  söylemiyor  ama,  yapılanları beğenmediği de anlaşılıyor.</p>
<p>Bu anlayış biçimi, son yıllarda oldukça yaygınlık kazanmış bulunuyor. Alternatif yılbaşı  hazırlanıyor ve sunuluyor. Çünkü bu alışkanlığın bir Hıristiyan âdeti olduğu, Müslümanlar arasında böyle bir âdetin yerinin olmaması gerektiği ileri sürülüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oysa yılbaşı adetinin  İsa ile hiçbir ilişkisi bulunmuyor.</p>
<p>Aralık ayı içinde Hıristiyanların  yaptıkları bayram, yılbaşından çok öncedir. İnsanlar yeni yılın  sevincini paylaşıyorlar.</p>
<p>Yeni yılda hediyeler  almanın öyle <strong>“sünnetle”</strong> falan ilişkilendirip,  pazar ekonomisinin, piyasanın  atraksiyonlarından başka bir şeyle ilişkili olmayan bu durumun  <strong>“uyarını bulmaya çalışmaktan</strong>” başka bir anlamı var mı allahaşkına?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Konulara ve olaylara böyle yaklaşan bir yazarın  ve yazıların, Radikal gibi bir gazetede yeri olabilir mi?</p>
<p>Olmalı mı?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/95/degisimdonusum-zihniyet-ve-digerleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk Bağlamında</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/66/ataturk-baglaminda/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/66/ataturk-baglaminda/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 May 2012 13:03:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=66</guid>
		<description><![CDATA[Bir süre önce, Rahşan Hanımın  gazetelere yansıyan ilginç bir  sözü olmuştu: “Din elden gidiyor!” demişti Sayın Rahşan Ecevit!. Şimdi  eşi Sayın Bülent Ecevit’in  böyle bir ilginç sözü var, tartışılıyor: “Padişah Vahdettin Hain değildi!” diyor Ecevit!.. &#160; Gerçekten ilginç!&#8230; &#160; Buradan çıkılarak, Atatürk kavramının  tabu oluşuna kadar getirildi bu tartışma. Konuya  bir tür tabu olarak baktığınızda  varacağınız yerler de yer de  doğal olarak yanlışlıklarla iç içe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir süre önce, Rahşan Hanımın  gazetelere yansıyan ilginç bir  sözü olmuştu: “<strong>Din elden gidiyor!”</strong> demişti Sayın Rahşan Ecevit!.</p>
<p>Şimdi  eşi Sayın Bülent Ecevit’in  böyle bir ilginç sözü var, tartışılıyor:</p>
<p><strong>“Padişah Vahdettin Hain değildi!”</strong> diyor Ecevit!..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gerçekten ilginç!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Buradan çıkılarak, Atatürk kavramının  tabu oluşuna kadar getirildi bu tartışma.</p>
<p>Konuya  bir tür tabu olarak baktığınızda  varacağınız yerler de yer de  doğal olarak yanlışlıklarla iç içe olacak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Radikal’in 22 Temmuz 2005 günlü sayısında,  Mustafa Akyol’un  yazısı böyle bir yazı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akyol,  Atatürk’ün  ilköğretim okullarında   ANDIMIZ’ın her sabah çocuklara  okutulmasının,  Atatürk’ü onlara <strong> “asla şaşmaz ve yanılmaz  bir serdümen”</strong> olarak tanıtıp kavratmayı hedeflediğini ve bu tutumun  Atatürk’ü  <strong>tabulaştırdığını </strong> ileri sürerek başlıyor açıklamalarına.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Andımız</strong> adı verilen metin,  temel eğitimin  vazgeçilmezlerinden olan  <strong>ulus ve vatan sevgisinin</strong>  her sabah temel eğitim okullarında, <strong>söylem düzeyinde</strong>  yaşama geçirilmesinden  başka bir şey değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Metin  şöyle düzenlenmiştir:</p>
<p><strong> “ TÜRKÜM, DOĞRUYUM, ÇALIŞKANIM.</strong></p>
<p><strong>YASAM KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK, BÜYÜKLERİMİ SAYMAK; YURDUMU, MİLLETİMİ ÖZÜMDEN ÇOK SEVMEKTİR.</strong></p>
<p><strong>ÜLKÜM, YÜKSELMEK; İLERİ GİTMEKTİR.</strong></p>
<p><strong>EY BUGÜNÜMÜZÜ SAĞLAYAN ULU ATATÜRK,</strong></p>
<p><strong>ÇİZDİĞİN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE, DURMADAN YÜRÜYECEĞİME AND İÇERİM.</strong></p>
<p><strong>VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN.</strong></p>
<p><strong>NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Görüleceği gibi metinde,  <strong>ulusa ve vatana bağlılık; yükselmek ve ileri gitme  azim ve kararlılığı ile Atatürk’e bağlılık</strong>  kavramları  yer almaktadır.</p>
<p>Her sabah öğrencilerin bu kavramları <strong>söylem düzeyinde</strong> yinelemeleri sonucunda  onların bilinçlerinde oluşacak olan  <strong>ulus, vatan; ilerleme ve  yükselme istek ve arzusu</strong> ile <strong>Atatürk’e bağlılık ve Atatürk  sevgisi</strong>, A t a t ü r k  y a s a s ı n ı n bir  buyruğu olduğu için değil, yetişmekte olan kuşakların bilinçlerinde diriliğini sürekli olarak koruması istenen  kavramları  yinelemek için  yer almaktadırlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Metin içinde Atatürk,  hiç de bir <strong>“serdümen”</strong> olarak takdim edilmiyor.  Aksine,  <strong>“bugünümüzü sağlayan”</strong> bir  ulus büyüğü olarak sunuluyor.</p>
<p>Bu yapılırken  adının önüne <strong>“Ulu”</strong> sıfatı getiriliyor.  Bu sıfat,  Atatürk’ün  ulusuyla birlikte yoktan var ettiği TÜRKİYE CUMHURİYETİNCE verilmiş ve  bir kadirbilirlikten başka bir şey değil!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ulusunu,  onlarla birlikte  yok olmaktan kurtarıp her yönüyle yeni bir  Türkiye kuran  Atatürk’ü,  yetişmekte olan  kuşaklar, <strong>salt söylem değeri olan “ulu” sıfatıyla</strong> anımsasınlar ve bu anımsama onların bilinçlerinde  sağlam ve köklü bir yer etsin istenmiştir.</p>
<p>Böyle bir istek  “tabu yöntemini seçmek” mi oluyor?</p>
<p>İnsaflı olunmalıdır!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Metinde,  <strong>“çizdiğin yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime…..and içerim.”</strong>  Biçimindeki cümle, Atatürk’ün  “<strong>çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak”</strong> olarak gösterdiği hedefi tanımlıyor ki bu cümlenin anlamı bugünkü AB olduğu apaçık ortadadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şimdi, Atatürk’ün bu öngörü  yalvaçlığının  çocuklarca kavranması ve onların bilinçlerinde yer etmesi neden rahatsızlık yaratır  ki?</p>
<p>Yoksa, bu  söylem düzeyindeki tümcelerle  yetişmekte olan gençlerin ve çocukların  çağdaşlığı desteklemelerinden mi ürkülüyor?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dikkatli olunmakta yarar var…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güya, <strong>“ilahi dinlerin peygamberlere dahi vermediği  yanılmazlık payesini, biz  ilk Cumhurbaşkanımıza”</strong> veriyormuşuz!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çok ilgi çekici bir karşılaştırmadır bu!</p>
<p>Kestirmeden  söylersek, Atatürk Peygamberlerle karşılaştırılıyor!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Behçet Kemal Çağlar’ın Atatürk için yazdığı şiirler karşısında  tedirgin olanlar  Çağlar’ın,  şiirleriyle  Atatürk’ü  <strong>aşkın bir konuma</strong> taşımak istediğini, bunun için  ona <strong>aşkın güçler</strong>  biçtiğini falan  söylerler ve yazarlardı. Onun, Atatürk için kimi şiirlerini öğrencilerin okumasından bile  rahatsızlık duyan kimi insanlarla  karşılaşmışımdır.</p>
<p>Bu insanlar Atatürk’ü övmenin ve ona,  <strong>şiirde de olsa kimi aşkın güçler  tanımanın</strong>   Atatürk çevresinde  inanç halkaları oluşturmak anlamına geleceğini ileri sürerek rahatsızlık duymaya başlamışlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aslında bu çevreler,  <strong>laiklikten</strong> rahatsız olan çevrelerdir.</p>
<p>Onlar laikliği, dinsizlik olarak anlayan insanlardı.</p>
<p>Laikliğin  tüm dinlere ve inançlara aynı uzaklıkta durmak, hiçbir inancı ve dini kayırmamak anlamına geldiğini, bir türlü kabul edememişlerdir.</p>
<p>Ederlerse, dini istismar ederek,  siyasal kazanç sağlamaları mümkün olamayacaktı çünkü. Bu da onlar için,  bir tür  intihar demekti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vahdettin’in  vatan haini olmadığını bunca zaman sonra,  Atatürk’ün  partisine başkanlık etmiş   Ecevit’in   gündeme getirmesi çok ilgi çekti. Ecevit’in  böyle bir tavır almasının,  kalıcı hiçbir şey yapamamış olmasından kaynaklandığını ileri sürenler de vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vahdettin’in, vatan haini olup olmadığı konusu yeteri düzeyde araştırılmamış ve aydınlatılmamış olsa bile, Atatürk’ün  NUTUK’ta bu  sıfata yer vermesi ile bağlantılandırılarak onun  tartışmaya açılmasını anlamak  mümkün değildir.</p>
<p>Bu tutum, Atatürk’e ve onun arkadaşlarının 20.yy. başında  yeni bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurmalarına karşı olanların  yeni bir  girişiminden başka bir şey değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu nokta unutulmamalıdır;</p>
<p>Atatürk,  yıkılmış olan bir imparatorluğun enkazı üzerine o enkaz ile ilişkisi olmayan yepyeni ve çağdaş bir Türkiye kurmuştur.</p>
<p>Yeni  Anayasası bulunan,</p>
<p>seçimlerle  iktidara gelinip gidilen,</p>
<p>hukukun esas olduğu;</p>
<p>bir seri sosyal değişimlerle  çağdaş dünyanın  yaşam anlayışını ve dünya kavrayışını benimsemiş bir  devlettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hukuk, demokrasi, bilim  ve teknolojik gelişmeye  bağlılık</strong> bu devletin temeline konulmuş sağlam bir harçtır.</p>
<p>Bunları bu temelden çıkarıp yerine başka şeyler koymak olasılığı yoktur. Olmayacaktır!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sözü edilen yazıda, 21.yy.ın siyasal ve ekonomik gerçekliğinin yansıması olan <strong>AB’nin  “ulusal egemenliğimizi” tehlikeye sokacağı</strong>; Atatürk’ün de böyle olmasını istediğinden söz edilmesi, AB karşıtlarının   tabii çok işine geliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Onlar da  bu ülkede, Atatürk sevgisinin çok derinlere kök saldığını biliyorlar.</p>
<p>AB gibi, ulusumuzu  birey birey  dönüştürüp değiştirecek bir projenin önüne geçebilmenin ancak,  Atatürk üzerinden  istismar ile olasılığını denemekten başka bir çıkar yol  kalmadığını bilmektedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Atatürk düşüncesi,   bir doktrin değildir.</p>
<p>Doktrin olmamasını, Atatürk’ün bizzat istemiştir.</p>
<p>Çünkü, <strong>Atatürkçülüğün gelişim ve değişime sürekli açık olması hedeflenmiştir.</strong> Bu anlayış,  Atatürk’ün ve Atatürk düşüncesinin, Türkiye insanın bilincinde her zaman  dipdiri duracağını ve yaşayacağını  gösteriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Atatürk düşüncesi, engellemeyecek, her çağda ön açıcılık görevini yapmayı sürdürecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/66/ataturk-baglaminda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>3 Ekim 2005</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/163/3-ekim-2005/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/163/3-ekim-2005/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 May 2006 13:52:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=163</guid>
		<description><![CDATA[17-18 Aralık 2004 günlerinde  AB’ye girme görüşmeleri için kesin tarih  saptandı. 3 Ekim 2005&#8230; Bu tarihin alınması çok önemli bir aşamaydı ve bu aşama geçilmiştir. Bu tarih,  AB’ye girmek üzere  resmi  işlemlerin başlayacağı tarihtir. &#160; 3 Ekim 2004 tarihini  önemsiz görmek ya da önemini görmezden  gelmek, hem gerçekçilik değildir, hem   doğru  değildir, hem de  etik değildir!&#8230; Bu tarihin kesin olarak alınmasını, ayrıntıda  olan kimi  nedenler ileri sürerek,  ö [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>17-18 Aralık 2004 günlerinde  AB’ye girme görüşmeleri için kesin tarih  saptandı. 3 Ekim 2005&#8230;</p>
<p>Bu tarihin alınması çok önemli bir aşamaydı ve bu aşama geçilmiştir.</p>
<p>Bu tarih,  AB’ye girmek üzere  resmi  işlemlerin başlayacağı tarihtir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>3 Ekim 2004 tarihini  önemsiz görmek ya da önemini görmezden  gelmek,</p>
<p>hem gerçekçilik değildir,</p>
<p>hem   doğru  değildir,</p>
<p>hem de  etik değildir!&#8230;</p>
<p>Bu tarihin kesin olarak alınmasını, ayrıntıda  olan kimi  nedenler ileri sürerek, <strong> ö n e m s i z l e ş t i r m e y e</strong> çalışmak,  başarıyı  görmemek ve ona hakkını vermemek olurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB, <strong><em>Kıbrıs</em></strong> konusunu  gündeme getirmiştir.</p>
<p>Rum Kesimini  resmen tanımaya götürecek istekleri sıralamıştır. Aksi takdirde  giriş görüşmeleri sırasında <strong><em>veto kakkını kullanarak</em></strong>  AB’ye girişimizi engelleyeceğini  göstermektedir.</p>
<p>Giriş görüşmeleri kesin olarak <strong><em>AB’ye girişimizle sonuçlanmayabilecektir.</em></strong></p>
<p>AB, kimi <strong><em>iç ulusal sorunlarımızı</em></strong> ileri sürerek  onların çözümünü de isteyebilecektir: <strong><em>Ermeni soykırımı, Kürt azınlık hakları, etnik  kökene dayalı sorunlar, Ruhban okulu, ekümenlik  vb. vb</em></strong>&#8230; konular bunlardandır.</p>
<p>Fransa ve Avusturya gibi ülkeler,  Türkiye  giriş görüşmelerini başarı ile tamamlamış olsa bile,   bu üyeliği  halklarına  <strong><em>referandumla</em></strong> soracaklarını  ile sürüyorlar&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tüm bu olumsuzluklar,  AB’ye giriş görüşmelerinin başlayacağı 3 Ekim 2005 tarihinin alınmış olmasının  önemini  azaltmıyor, düşürmüyor&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu nedenlerle:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kıbrıs konusu otuz yıldır Türkiye’nin  başını ağrıtan bir sorun olarak duruyor.</p>
<p>Geçen bu otuz yıl içinde  sorun çözülmemiştir.</p>
<p>AB gibi bir  <strong><em>hukuk, barış, ekonomik birlik ve refah  şemsiyesi  </em></strong>içinde;</p>
<p>uluslararası hukukla kolay kolay  açıklanamayacak olan;</p>
<p>her an barışın bozulabileceği bir coğrafya olarak  varlığını sürdüren;</p>
<p>Türklerin  yaşadığı kesimde  ekonomik sıkıntıların  en uç noktaya ulaştığı,giderek de arttığı;</p>
<p>güneydeki refahın kuzeydekinin en az 6-7 kat daha iyi olduğu;</p>
<p>bu durumda da özellikle  Türklerin, güneye girmekte hiçbir sakınca görmedikleri;</p>
<p>böyle bir ortamın sürdürülmesinde  nasıl bir yararı olacağını, ya da bulunduğunu anlamak mümkün değildir.</p>
<p>Hemen kıyılaramızda olan Kıbrıs’ın bir güvenlik noktası olarak alınması  20.yy’da kaldı&#8230;</p>
<p>AB’nin kurulup  gelişmeye ve genişlemeye çalıştığı  21.yy dünyasında, böyle bir güvenlikten söz etmenin anlamsız olacağı apaçık&#8230;</p>
<p>21.yy’da artık  düşmanlardan, karşıtlıklardan ve buna göre geliştirilmiş stratejilerden falan söz  edilmiyyor; aksine insanlar artık, barış içinde yaşamak istiyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB’ye giriş görüşmeleri için kesin olarak bir tarih almış olmamız, para piyasalarına  yabancı serkmayenin girişini  hızlandıracaktır.</p>
<p>Bu bekleniyor.</p>
<p>Sayın Kemal Derviş’in söylediği gibi, 2005’ten itibaren bir on yıl içinde Türkiye’ye  her yıl en az  5 milyar dolar sermaye çekilebilirse,  bu süre sonunda  AB’ye olan ihtiyaç kendiliğinden ortadan kalkacak, ya da  AB bizi kendisi içine almaya zorlayacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tarih alınması,  yabancı sermayenin girişini  arttırmaya  olumlu katkı yapacaktır.</p>
<p>Tarım kesiminden  aileleriyle birlikte 7-10 milyon insanın  kentlere göç etmesi bekleniyor. Bu insanlara iş ve aş bulunması gerekecek&#8230;</p>
<p>Türkiye’de tarımda  çalışacak insan sayısı 3.5 &#8211; 4 milyon kadar olmak durumundadır. Bunun üstündeki sayının başka iş alanlarına kaydırılması gerekiyor. Yabancı sermaye bu insanlara yeni iş ve aş getirmek için kullanılacak.</p>
<p>Bunun için ilk adım tarih alınmasıydı.</p>
<p>Bu da başarılmıştır&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İç ulusal sorunlarımızla ilgili konuların  gündeme getirileceği biliniyordu.  Türkiye buna her an hazırlıklı olmak durumundadır. AB içindeki kimi devletlerin,  bu konuları istismar ettiklerini falan  ileri sürerek;  bu tutumun dostlukla  açıklanmasının çok mümkün olmadığını ileri sürmek ve bu düşüncenin üzerine birşeyler bina etmek hiç akılcı bir tutum olarak görünmüyor. Çünkü  devletlerarasındaki ilişkiler,  çıkar ilişkileri olarak kurulmuştur ve bu böyle sürmektedir.</p>
<p>Bunu, anlamak gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’nin  kamuyu değil, bireyi esas alan bir anlayış ve kavrayış  zihniyetini  geliştirip kökleştirmesi gerekiyor. Böyle bir zihniyet gerçekleşterildiğinde <strong><em>insan hakları kavramı </em></strong>tüm genişlik ve derinliği içinde  yaşımamızın tüm alanlarına  dağılacak ve yaşamımızı belirleyecektir. İşte o zaman  bireyin  kendi tarihi ve gelenekleriyle  hesaplaşması gerçekleşecek ve  evrensel insan, dünya insanı oluşabilecektir.</p>
<p>AB, böyle bir yüksek amaca hizmet etmek üzere oluşturulmuştu.</p>
<p>Bir <strong><em>yeryüzü ruhu, dünya ruhu </em></strong>oluşturulmaya çalışılıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Ulus-devlet, bireysel zihniyet</em></strong> karşısında,  kendiliğinden eriyip yok olmak durumundadır. Dönüşüm  bu doğrultuda olacak&#8230;ulus-devletler dönüşürken, yansımaları olan <strong><em>kamuculuk, merkeziyetçilik vb.</em></strong> kavramlar yerini <strong><em>bireysellik, liberallik&#8230; </em></strong>gibi kavramlara bırakacak&#8230;.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte bu nedenlerle,<strong><em> 3 Ekim 2005 </em></strong>gibi bir tarihin alınması  çok önemliydi.</p>
<p>Bu,başarılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>3 Ekim 2005/2</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhsin ŞENER</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>17-18 Aralık 2004’te,  AB’ye giriş görüşmeleri için 3 Ekim 2005 tarihinin alınmasının çok önemli olduğunu yazmıştım geçen hafta.</p>
<p>Ayrıca,  kimi  karşı düşüncelerin de ileri sürüldüğünü söylemiştim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB’ye giriş için kesin bir tarih alınması,  AB  barış projesi içinde, Türkiye’nin 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren  gerek görüşme aşamaları olarak ve gerekse ilerde  bir üye olarak  yer alacağını şimdiden görmemek mümkün değildir.</p>
<p>Bu gerçeklik karşısında,  kimi karşı çıkışların olacağını kabul etmek ve onları doğal karşılamak gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Önce şunu belirtmeliyiz: 3 Ekim 2005’ten sonra  herşey başka olmak durumundadır.</p>
<p>Bundan sonra örneğin siyaset bir başka olacak&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AKP, iktidara geldiği günden beri,  AB ile olan ilişkilerini, tüm öteki  alanlardan çok daha öne çekti. Çabasınının çok önemli bir bölümünü AB ile olan ilişkilerine ayırdı. Bu ilişkilerin somut olması için ne mükünse yaptı,yapmayı sürdürüyor.</p>
<p>Öteki partiler ise, yani  CHP, ve diğerleri  DYP; MHP, ANAP, DSP vb&#8230;.özellikle  19 Aralık 2005 ‘ten başlayarak,  ‘evet AB’ye girmeliyiz. Ama  bunların yaptığı gibi değil!..’’e benzeyen bir söylem çevresinde toplandılar. Bu toplanmada saflarını giderek sıklaştırıyorlar. Hemen hemen aynı ağızla konuşuyorlar. Kesin olarak alınan tarihi  hiç konuşmuyorlar da ayrıntıları gündeme getiriyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biliyorlar ki AB’ye girdikten sonra artık,  Türkiye’de siyasal söylem de siyasal ilişkiler de değişmek zorundadır. Tabii böyle bir değişim, yeni  anlayışları getireceği için  yeni kadroların ortaya çıkmasını ve  siyasette yerlerini almasını  dayatıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’de siyaset  tabanda,  kimi  çıkar ilişkilerine dayanıyor.</p>
<p>Devletin memuru ancak, sırtını bir siyasetçiye yaslayarak  mevki ve mansıp sahibi olabiliyorsa eğer,  böyle bir düzenin sürdürülmesini durdurmak gerekmez mi?&#8230;Bunu değiştirdiğiniz zaman  çok kişinin  çıkarını baltalamış oluyorsunuz&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sayın  Eser KARAKAŞ  hoca,<em>Türkiye’de siyasetin  müteahhitler eliyle finanse edildiğini söylerken </em>önemli bir gerçeğin altını çiziyor<em>.( Ayşe Düzel’in  Hoca ile yaptığı  görüşme, Radikal Gazetesi, 20 Aralık 2004, s.6)</em></p>
<p>İhale yasası, görüşmeler sırasında önümüze gelecek ve değiştirilmesi istenecek. Sayın Kemal Derviş zamanında çıkarılan bu yasa, AKP gelince değiştirilmişti. Bu “finanse etmek” keyfiyeti var ya, onu gerçekleştirmek için  yapılmıştı bu değişiklik. Bunlar düzeltilecektir.</p>
<p>Devlet, siyaset tarafından k u l l a n ı l a m a y a c a k t ı r. Çünkü devlet, üretimden elini çekecektir.</p>
<p>Esas olan devlet değil, özel sektör olunca,  siyasetin  hareket alanı oldukça daralacaktır. Devletçi anlayışlarla ya da devletçiliğe yakınlaşan anlayışlarla   bu arenada  zor yer bulacaklardır kendilerine.</p>
<p>Böyle bir durumda nasıl karşı çıkılmaz  AKP’nin başarısına?&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AKP açısından ise, durum  daha farklı görünüyor:</p>
<p>AKP,  seçimlerden sonra görmüştür ki, Türkiye’de  laikliğe  karşı olacağı izlenimi veren  hiçbir  karar alınamıyor&#8230;alınsa da uygulanamıyor&#8230;Türkiye’nin iç dinamikleri buna izin vermiyor&#8230;Parlementoda  çoğunluk bile olunsa, dinamik güçler karşısında  daha ılımlı ve anlayışlı davranmak gerekiyor.</p>
<p>Bu gerçek,  AKP’nin  önünde hazır olarak  duran  AB’ye sımsıkı sarılmasını getirmiştir.</p>
<p>Sayın Erbakan’ın savunduğu  ve “adil düzen” adı verilen  siyasal cereyanın içinden gelen  kişiler olarak, her ne kadar değiştiklerini söyleseler de  böyle bir birikimden geldikleri için,  Türkiye’nin dinamik güçleri tarafından kendilerine  olan güvenin  istedikleri düzeyde olmayacağını   düşünüyorlardı&#8230;Eğer AB’ye girilmesi için gerekli girişimleri ve çabaları  gösterirlerse,  Batıya bağlılıkları tescil edilmiş olacaktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>21,yy başında AKP’nin Türkiye’yi  AB’ye götüren bir siyasal kuruluş olmasının altında, bu düşünceler yatıyor sanıyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sözünü ettiğimiz bu siyasal mekanizma bugün  Almanya ve Fransa siyasetinde de aynen  kullanılıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AKP, AB ile olan bu  barşarılı ilişkiye dayanarak ilerde iktidarını  en az bir kez ve belki de iki kez yineleyerek  topluma verdiği  ve varlığının esasını oluşturan <strong><em>inandığı gibi yaşama</em></strong> diye adlandırılan  anlayışın  gereklerini yerine getirmeyi  deneyebilir. Bunu,  bir hak olarak da görebilir. <strong><em>Başörtüsü</em></strong> konusu ile  <strong><em>Yök yasası</em></strong>gibi  konuların tekrar ele alınacağını düşünüyorum.</p>
<p>AB, bu konularda AKP’ye sanıyorum karışmayacak&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>3 Ekim 2005/ 3</em></strong></p>
<p>Muhsin ŞENER</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>3 Ekim 2004’ten sonra Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak&#8230;Her şey yeni ve pırıl pırıl olmaya doğru yönelecek&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğitim yenilenmek dumrumundadır</p>
<p>Bu ülkede herkes, eğitim konusunda bir şeyler söylemektedir. Bu, ilgiden çok, herkesin okulla, okullarla çocuğu  yada torunları nedeniyle bir ilişkisi bulunmasından ileri geliyor. Çok çocuklu bir toplumuz biz. Okullarımızda okumakta olan çocuk sayısı 15 milyonun üstündedir. Bu  sayı çok ülkenin nüfusundan daha fazladır.</p>
<p>Eğitimde  köklü değişiklikiler yapmak gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Önce çocuk ve genci  hangi nedenlerle eğittiğimizi  gözden geçirmeliyiz.</p>
<p>Bugün, okullarımızda  çocuk ve gençlerimize verdiğimiz bilgilerle alışkanlıkların önemli bir bölümü yeniden ele alınmalıdır.</p>
<p>Bu zamana değin onlara verdiğimiz bilgi ve alışkanlıkların, başkayı/ ötekini kendilerinden  önce düşünmek zorunda olduklarını kavratmayı amaçlarığını görüyoruz, biliyoruz.</p>
<p>Bu yolun, bugün  bizi getirdiği ya da ulaştığı yer ise ortadadır.</p>
<p>Şu tabloya bakınız:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her yıl evlenen 10 kişiden 6’sı o yıl içinde ayrılıyor.</p>
<p>On kişinin altısı birbiriyle mahkemelik durumdadır.</p>
<p>Özellikle büyük kentlerde sokaklarımızda insanlarımızla kapkaççı çetelerinin savaşı gözümüzün önünde oluyor ve bunların sayısı azalmıyor, giderek artıyor.</p>
<p>Üniversitelerden mezun olanların büyük bir bölümü işsiz dolaşıyor.</p>
<p>Yapılan bir araştırma, 8.sınıf öğrencilerinin  haritada Türkiye’nin yerini bulamadıklarını göstermiştir.</p>
<p>Türkiye,  matematik becerisi, fen ve problem çözme becerisi yönlerinden 41 ülke arasında 36.dır.</p>
<p>Hollanda’da öğrenci başına  25 bin dolar, AB ülkelerinde ortalama olarak 4 bin dolar düşerken,  Türkiye’de 390 dolardır.</p>
<p>Bilgisayar kullananların oranı Fransa’da  % 25.47, Almanya’da  %41.88, İtalya’da % 25.53 iken Türkiye’de % 7.27’dir.</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>Bu sayılar ve bu gerçeklikler,  bütçe olanakları ile de ilişkili olmakla birlikte,  eğitimimizin çıktılarıyla da doğrudan ilişkilidir.</p>
<p>Tüm bunların, okullarda kendilerinden önce başkasını düşünmenin fazilet olduğunu öğretmeğe çalıştığımız insanlarımız gerçekleştirmişlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB ile, eğitim alanındaki tüm bu olumsuzlukları düzeltmek zorundayız.</p>
<p>Ve bir daha yaşamamak, görmemek üzere&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğitimimizin esasını oluşturan anlayış<strong> kamucu </strong>bir anlayış olup, kamuyu öne çıkaran, <strong><em>herkes elini taşın altına  koysun </em></strong>anlayışının bir sonucudur. Ne ki taşın altına elini koyanlar  hep aynı adamlar, parsayı toplayanlar ise,  tuzu kuru olanlar  olunca durum  değişiyor. Çünkü parsayı toplayanlar,  sıkıntı çekenlerin üstünden geçindiklerini onlara hissettirmemek için ne kadar kamucu görünür ve davranırlarsa o kadar  kazançlı çıkacaklarını biliyorlar ve öyle davranıyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kamucu bir toplum,  herşeyi devletten bekler.</p>
<p>Devlet verecek o  yaşayacak&#8230;</p>
<p>Yani devlet, öne çıkarılmalı&#8230;</p>
<p>Yetişen çocuklar ve gençler, bu anlayış içinide yetiştirilmektedirler.</p>
<p>Yoksa  kamucu olamazlar ki!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Devlet iş verecek, onlar da çalışacaklar!&#8230;</p>
<p>Memurluk böyle bir anlayışın sonucunda ortaya çıkmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oysa tüm bu söylenenlerin içinde birey hiç yoktur&#8230;</p>
<p>Bunların içinde  bireyin yeri de yoktur,olamaz da!&#8230;</p>
<p>Çünkü, bireyi yetiştirmek değildir esasa olan.</p>
<p>Çünkü, bireyin hakkı hukuku falan değildir öne çıkarılacak olan.</p>
<p>Çünkü, bireyin yeteneklerinin saptanması ve onların geliştirilerek  en üst düzeye çıkarılması değildir esas olan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kamucu anlayışta esas olan  devlettir, kurumlardır.</p>
<p>Birey, devletin ve kurumların yaşamasına kolaylıkla feda edilebilir.</p>
<p>Feda edilmesinde hiçbir sakınca yoktur, olamaz!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB içindeki  düzende  ise, bireye dayanan bir yaşam ve dünya anlayışı söz konusudur.</p>
<p>Bireyin tüm yentenekleri  ve nitelikleri  ortaya çıkarılarak, onların en üst düzeyde yetiştirilmesi ve geliştirilmesi için ne mümkünse yapılmak zorundadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Böylece birey, geliştirilmiş ve yetiştirilmiş yetenekleri ve özellikleriyle üretime katkıda bulunmak üzere yaşama katılır.  Üretim kurumlarında  çalışabilmek için sırtını kimseye dayamak ihtiyacını duymaz. Kendini  işverene karşı  koruyacak bilgi ve donanıma sahip olarak yetiştirildiği için,  işverenle pazarlıklar yaparak bilgisiyle  orantılı  olduğuna inandığı olanakları ister ve alır. Burada kişiliğinin gelişmişliğiyle  doğrudan ilişkisi olan bir  durumla karşı karşıyadır. Bu tür ilişkilerle tüm yaşamı boyunca didinir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Böyle bir birey önce, kendinin önemine inanmış olmalıdır.</p>
<p>Ona, kendinin önemli olduğu anlayışı verilmiş olmalıdır.</p>
<p>İnsan, hiçbir şey için feda edilemez. Çünkü insan herşeydir. “yaratılanı yaradandan ötürü sevme” ilkesi   ancak böyle bir tutum ile  yaşanırlık kazanabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bireyin böyle bir yapıda olabilmesi için, gerçekçi olmak zorunluluğu vardır.</p>
<p>Ona verilecek olan bilgilerin de gerçekçi olmasını sağlayacak yapıda ve ağırlıkıta olması gerekir. Okullar bunu sağlamak durumundadır.</p>
<p>Böyle bir birey, ne inanç ne etnik köken ne de  kol ve ekonomik güce dayalı  bir  üstünlüğün  ve böyle bir üstünlüğün dayattığı  megaloman ilişkilere inanır ve güvenir. Tabii o zaman da,  bu ilişkiler üzerine kurulan  ve barışı, huzuru ve refahı her zaman  bombalayan  yapaylıkların ortaya çıkmasını da önlemiş olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Böyle bir birey, içinde bulunduğu toplumun yönetimine de  bilgi ve becerileri doğrultusunda katkıda bulunur ve kendisini en iyi temsil edebileceğine inandığı kişileri seçip yönetime getirir. Hiçbir dayatma onu ırgalamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Okullarımız bu anlayışla evrensel insanlar yetiştirmiş olacaklardır.</p>
<p>Bunu sağlayabilecek bir yapılanmaya  gitmek zorundadırlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/163/3-ekim-2005/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>3 Ekimle Gelen</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/161/3-ekimle-gelen/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/161/3-ekimle-gelen/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 May 2006 13:51:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=161</guid>
		<description><![CDATA[AB’ye giriş  görüşmeleri, 17 Aralık 2004 tarihinde saptanan 3 Ekim 2005  günü başladı. Atatürk’ün “ muasır medeniyet seviyesi” (çağdaş uygarlık düzeyi) olarak tanımladığı  Avrupa kapısından içeri adımımızı atmış bulunuyoruz. &#160; Halkımızın büyük bir bölümü (% 70 civarındaki bir  bölümü ) AB’ye girmek istiyor. Tüm tahriklere karşın hem de… &#160; Çünkü Türkiye’nin  çok uzun zamandır çok kötü yönetildiğini biliyor. Biliyor ya  buna bir çare [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AB’ye giriş  görüşmeleri, 17 Aralık 2004 tarihinde saptanan 3 Ekim 2005  günü başladı.</p>
<p>Atatürk’ün <strong>“ muasır medeniyet seviyesi” (çağdaş uygarlık düzeyi) </strong>olarak tanımladığı  Avrupa kapısından içeri adımımızı atmış bulunuyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Halkımızın büyük bir bölümü (% 70 civarındaki bir  bölümü ) AB’ye girmek istiyor. Tüm tahriklere karşın hem de…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü Türkiye’nin  çok uzun zamandır çok kötü yönetildiğini biliyor.</p>
<p>Biliyor ya  buna bir çare de bulamıyor. İkbal mevkiinde olanları bir seçim sonra yerle bir etse bile  kimse  tınmıyor…</p>
<p>Yerine gelenler  politikadan  çıkar sağlamaya devam ediyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Halk onların bu tutumlarından  hiç haberli değil sanıyorlar. Oysa o denli haberli ki…</p>
<p>Bakın,  tüm tahriklere karşın  hala  yarıdan çok yüksek bir çoğunlukla destek veriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiç de sesi çıkmıyor halkın.</p>
<p>Bir an önce  AB içinde  tıpkı onlar gibi yaşama olanaklarına sahip olmayı ve  dünyanın nimetlerinden herkes gibi yararlanmayı o denli istiyor ki..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AB’ye girilmemesi için  ne mümkünse onu yapanlar/yaptıranlar,  Türkiye’de hala bir <strong>Çatışmacı anlayışın</strong>  sürmesi için ellerinden geleni hiç geri koymuyorlar. Herkesi Türkiye’nin düşmanı  olarak görmek,  bu anlayışın en belirgin özelliği. Tüm sınırlarınızdaki devletlerle düşmansınızdır.</p>
<p>Ve tüm dünya sizin aleyhinizdedir!&#8230;</p>
<p>O zaman siz, ister istemez  bir savunma mekanizması içinde yaşamak zorunda kalırsınız ve  neyiniz var, neyiniz yoksa hepsini bu alana  dökersiniz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte yandan yetişmekte olan kuşaklarınızı da bu anlayış içinde yetiştirerek,  salt  sizden başka kimsenin dostunuz olmadığını, olamayacağını  onlara da bir iyice kavratırsınız. Onlar da yaşamlarını bu çizgide geliştirirler…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye,  bugüne  bu anlayış içinde geldi…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şimdi AB ile yeni bir dönem başlıyor.</p>
<p>Bu dönem  bu <strong>çatışmacı anlayışın </strong>değil<strong> yarışmacı anlayışın </strong>geçerli olduğu bir dönemdir.</p>
<p>İnsanlar ve toplumlar birbirleriyle yarış halinde olmak; bilim ve teknolojinin gösterdiği yönde gelişmek ve çaba harcamak zorundadırlar. Herkes  yeteneği ölçüsünde  gelişme ve ilerlemeye katkıda bulunacak ve mutlu olmayı bu yola tadacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Okullar bu anlayışın geçerli olduğu bir eğitimi vermekte ve yeni kuşaklar yetiştirmektedir.</p>
<p>Artık muhalefet, örneğin AB kapılarının açılmasına  sevineceği yerde,  bu başarıyı  yerden yere vurmak için  ve karşısındaki iktidarı düşman gibi görmeyecek,  onunla yarış edebileceği alanlarda  karşılaşmayı seçecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünyada geçerli olan bir yapılanma var:<strong> küreselleşme…</strong></p>
<p>Bu  olguyu inkar etmek,  aklın alacağı bir şey değil.</p>
<p>Sermaye, emek, bilgi  olabildiği kadar  küreselleşirken ve bu küreselleşmenin içinde yaşarken ona karşı çıkmanın bir mantığı  yok. Yapılması gereken ona teslim olmak değildir elbette. Yapılması gereken, ondan nasıl yararlanılacağının araştırılarak uygulanmasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Küreselleşme 21.yy.ın bir gerçekliği olarak yaşanıyor artık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Küreselleşmenin bir başka yansıması,  ulusların  güçlerini birleştirerek <strong>savaşı uzaklaştırmak</strong> ve <strong>barışı öne çıkarmaktır</strong>.</p>
<p>AB bu boyutun bir uzantısıdır.</p>
<p>Onun içinde yer alarak,  olanakları ve olanaksızlıkları paylaşmak ve böylece savaşlara neden olan  yoksulluk ve yoksunlukların önüne geçmek…</p>
<p>Ortaçağda geçerli olan  etnik ve  inanca dayalı  ayrımcılıklara  hiç dönüp bakmadan  barış içinde yaşamayı sonsuzlaştırmak…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Böyle bir ortam içinde  bilim ve teknolojinin getirdiği olanakları kullanarak birbiriyle yarışan bireyler ve onların oluşturduğu toplumlar kurmak…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>3 Ekimle gelen, bunlar olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/161/3-ekimle-gelen/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>3 Kasım Seçimleri ve AB</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/159/3-kasim-secimleri-ve-ab/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/159/3-kasim-secimleri-ve-ab/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 May 2006 13:50:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=159</guid>
		<description><![CDATA[3 kasım seçimleri Türkiye’nin 21.yy’da gerçekleştirdiği ilk seçim. Türkiye’nin, 21. yüzyıla gelirken içinden geçtiği yüzyılların gereklerini yerine getirmemiş olması  ve tabii yeni yüzyılın gerekleri  büyük sorumluluklar  yüklüyor sırtına. Geleneksel ve  tarihsel geçmişinin  dayattıkları bir yana&#8230; &#160; 20. yüzyılın 25 yılını Türkiye sıkıyönetimle geçirmiş. 15 yılında olağanüstü hal uygulamış. Toplam 40 yıl  sıkıyönetim ve olağanüstü hal içinde yaşamış. Üç  kez askeri darbe görmüş. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>3 kasım seçimleri Türkiye’nin 21.yy’da gerçekleştirdiği ilk seçim.</p>
<p>Türkiye’nin, 21. yüzyıla gelirken içinden geçtiği yüzyılların gereklerini yerine getirmemiş olması  ve tabii yeni yüzyılın gerekleri  büyük sorumluluklar  yüklüyor sırtına.</p>
<p>Geleneksel ve  tarihsel geçmişinin  dayattıkları bir yana&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>20. yüzyılın 25 yılını Türkiye sıkıyönetimle geçirmiş.</p>
<p>15 yılında olağanüstü hal uygulamış.</p>
<p>Toplam 40 yıl  sıkıyönetim ve olağanüstü hal içinde yaşamış.</p>
<p>Üç  kez askeri darbe görmüş.</p>
<p>Anayasasını dört kez  kökten değiştirmiş.</p>
<p>29 kez isyanla karşılaşmış;  çok sayıda insanını bu isyanlarda yitirmiş. Son olarak  30 bin insanını teröre kurban vermiş.</p>
<p>Ortalama 1.5 yıl sürmüş 78 hükumet görmüş.</p>
<p><strong><em>( S.Demirel, Daha Güçlü Cumhuriyet İçin, Radikal gazetesi,30.10.2002)</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye,  kamu yaşamında erkeklerin  önde bulunduğu, etkin olduğu bir ülke.</p>
<p>Kamu sağlığı ve Kamu harcamaları 173 ülke arasında 85.sırada&#8230;<strong><em>( Radikal, Avrupa Hareketi. 2002, ).</em></strong></p>
<p>Yine, 173 ülke içinde  Türkiye, ortalama yaşam süresi 69.8 yıl, yetişkinlerde okur-yazarlık oranı 85.1,  satın alma gücü 6.974,  eğitim kalitesi 0.77,  ulusal gelir 0.71 düzeylerinde olan bir ülke<strong><em> (Radikal, 25.7.2002, Türkiye’nin kalitesi düştü)</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir ucu yığınsal köylülükte, diğer ucu  militer  zihniyette bir tahterevalli olan Türkiye (M.Altan), böyle yapılanmayı bir türlü aşamadı. Ne bireyi öne çıkarabildi ne de  güvenlik sendromundan  kurtulabildi. Bireyi öne çıkaramayınca  kamusallığın  öne çıkması  önlenemedi. Ekonomi, kültür, eğitim, siyaset hep bu  formatın  çeşitlendirilmesi ile yürütüldü ve öyle yürütülmeğe de devam ediliyor. Biraz  dışına çıkılınca  hemen güvenlikten söz ediliyor.</p>
<p>Herkesler de susuyor!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’de 1950’den 1990’a gelindiğinde,  tarımla uğraşanların toprakları  100 dekardan 50 dekara indi ve toprak insanları artık sanki  boğaz tokluğuna çalışır  oldular!.. Ne yazik ki   nüfusun % 44- 45 köyde oturmaya ve toprakla uğraşmaya devam ediyor.</p>
<p>Ve hala köykent  pompalanıyor!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ulusal raporda   AB ülkeleriyle aramızda 4 bin  noktada  geri kalmışlığımız sayılıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Küreselleşme  kimi direnmelere karşın  bir yığıtaşı olarak ezip geçiyor!..</p>
<p>“Otorite kalecikleri”miz (Ali Bayramoğlu), küreselleşmeye karşı  direnedursunlar,  ekonomi ve kent kökenli bir milliyetçi dalga,  bu hareketi destekler görünüyor. Küreselleşme ise,  tüm hızı ve ağırlığı ile  dayatıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Siyaset, iç ve dış dinamikleri, çatıştırmadan  işletebilmenin,  kimi kez dar kimi kez de oldukça geniş bir alanı olarak duruyor orada&#8230; Modernitenin temel göstergelerinden yoksunluğumuzun sonucu olarak  ortaya çıkan  siyasetsizlik,  aslında bürokrasinin bastırması ile de çok ilişkili&#8230;  İç ve dış dinamikleri kullanarak oluşturulacak siyaset ortamı,  bürokrasiyi  yardımcı bir öğe olarak yedeğinde tutacakken onun dümen suyuna girmiş  bulunuyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunları, postmodernizmin toplumu yoğun etki altına almış olmasıyla açıklamak mümkün görünmüyor. Postmodernist etkilerin  olmadığı varsayıldığında,  Türkiye toplumunun bugün ortaya koyduğu  tablo  gerçekleşmeyecek miydi? Hiç sanmıyorum!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seçim sürecinde   bu konulardan birinin bile  ele alındığına tanık olmadık. Bu konular,  seçim sonuçlarıyla birlikte  21. yy’da Türkiye’nin  yine gündeminde olacak. Türkiye  o nedenle  AB’ye girmek zorundadır işte. Dış dinamiğin  etkinliği ile ancak demokrasiyi ve modernitenin eksikliklerini giderebileceğini düşünmek zorundadır.</p>
<p>Üst tarafı hikayedir&#8230;<strong><em> </em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/159/3-kasim-secimleri-ve-ab/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni Yıl</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/157/yeni-yil/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/157/yeni-yil/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 May 2006 13:50:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=157</guid>
		<description><![CDATA[Bir yeni yıla daha giriyoruz. Ömrümüzden bir yıl  gidiyor. “ taşın sertliğini “ daha iyi anlamaya  başlıyoruz  bu geçen yıllarla… Onun için değil  mi, “ah bir yeniden doğsam, ben biliyorum ne yapacağımı!&#8230;”  diye yakınmalarımız… &#160; Dünya biz istesek de istemesek de dönüyor… Ve geçiyor yıllar… &#160; Tüm yakınmalarımıza karşın, Türkiye 2006’ya daha iyi olanaklarla ve daha ileri bir yerden giriyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir yeni yıla daha giriyoruz.</p>
<p>Ömrümüzden bir yıl  gidiyor.</p>
<p>“ taşın sertliğini “ daha iyi anlamaya  başlıyoruz  bu geçen yıllarla…</p>
<p>Onun için değil  mi, “ah bir yeniden doğsam, ben biliyorum ne yapacağımı!&#8230;”  diye yakınmalarımız…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya biz istesek de istemesek de dönüyor…</p>
<p>Ve geçiyor yıllar…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tüm yakınmalarımıza karşın, Türkiye 2006’ya daha iyi olanaklarla ve daha ileri bir yerden giriyor.</p>
<p>Artık  insan hakları bağlamında  epeyce yol  almış bir Türkiye var.</p>
<p>Rahatlıkla yatırım yapılabilecek  bir ülke Türkiye. Yabancı sermayenin  kolayca gelebildiği bir ülke artık burası. Türkiye yabancı sermaye korkusunu  artık üstünden atmış bulunuyor.</p>
<p>Karşı olanlar elbette bulunacak. Muhalefet olmadan olur mu?</p>
<p>Ne  ki yabancı sermaye olmadan kalkınmanın  ‘mümkünü yok!’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğitim alanında gerçekten önemli değişimler yaşadı Türkiye.</p>
<p>Müfredat programları değişti uzun yılların ardından. Liseler 4 yıla çıkarıldı. Öğretim sisteminin  ezbercilikten kurtarılması için gereken önlemler sisteme  eklenmeğe çalışıldı. Yetişmekte olan kuşakların <strong> araştıran, inceleyen, tartışan ve eleştiren kuşaklar</strong> olabilmesi için sitem  elden geçirildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öğretmenlerin anlatan, öğrencinin de dinleyen durumunda bulunmasından çıkmak gerektiği en sonunda anlaşıldı. Öğrenci önde ve etkin tutulmalıydı. Artık bu yapılabiliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğitim- öğretim alanında  artık içeriğe dayanan kimi düzeltmelerin yapılması gerekiyor. Bunlar tüm alanlarda  çağdaş yaklaşımların hakim olması anlamına geliyor. Birçok konunun  bilimsel ölçütler içinde yenibaştan düşünülmesi gerektiği unutulmamalı. Aklın egemenliği, yetişmekte olan kuşakların  izlemeleri gereken tek yoldur.</p>
<p>Bu konuda Atatürk’ün  “<strong>Hayatta en hakikî mürşit ilimdir, fendir”</strong> ilkesi her zaman ve zeminde  ışık olmalı…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte yandan, meslek liselerinin  tıpkı genel liseler gibi  üniversite önünde yığılmalarını sağlayacak bir sitemin getirilmesinin  meslek lisesi kavramıyla bağdaşır bir yanı olmadığını anlamalıyız. Bu liseler, her gün daha çok ihtiyaç duyduğumuz ara elemanı yetiştirmek üzere açılmışlardır.  Bunların önüne üniversiteyi koymak,  ülkedeki bu ara elemanı ihtiyacını (ki bu elemanlar üretimi bizzat yapanlardır), herhâlde  ithal etmek gibi bir  gülünçlüğü seçmek olacaktır.</p>
<p>Başka ne denebilir ki?&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya tarihinde büyük değişiklikleri her zaman burjuvaların yaptığı ve onları özenle izledikleri bilinen bir gerçektir.</p>
<p>AB’ye giriş  gibi evrensel bir projeyi,  oldukça  önemli aşamalardan geçerek bugünkü yerine getirdikten sonra  TUSİAD ile  kavgayı  bu bakımdan anlamak hiç mümkün görünmüyor.</p>
<p>Bir ‘türbülans’  olmasını  dileyelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her yeni yılın  ülkemize ve tüm insanlarımıza  bolluk, mutluluk, sağlık ve sevinçler getirmesini  dileyerek bitirelim…</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/157/yeni-yil/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>3 Kasım Seçimleri ve AKP</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/155/3-kasim-secimleri-ve-akp/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/155/3-kasim-secimleri-ve-akp/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 May 2006 13:49:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=155</guid>
		<description><![CDATA[Akp iktidarı  ırak  sorunu karşısında  çok ilgi çekici bir yol izledi. onlar politikayı erbakan  hocanın  “rahle-i tedris”inde öğrenmişlerdi. en azından partiyi yönetenler için bu doğruydu. hocanın bu konudaki anlayışı, türkiye’nin  eski/ köklü/ evrensel dış politikasını çeşitlendirerek değiştirme adına  ortadoğu ülkelerine açılmayı içeriyordu. ortadoğu ülkeleri müslüman ülkelerdir. akp’li yöneticiler, ırak sorunundan yararlanarak müslüman ülkelerle ilişkileri geliştirme  isteklerini göstermeyerek/ arkada tutarak  ilk ilişkilerini bu ülkelerle  kurdular. onlara [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left">Akp iktidarı  ırak  sorunu karşısında  çok ilgi çekici bir yol izledi. onlar politikayı erbakan  hocanın  <strong>“rahle-i tedris”</strong>inde öğrenmişlerdi. en azından partiyi yönetenler için bu doğruydu.</p>
<p>hocanın bu konudaki anlayışı, türkiye’nin  eski/ köklü/ evrensel dış politikasını çeşitlendirerek değiştirme adına  ortadoğu ülkelerine açılmayı içeriyordu. ortadoğu ülkeleri müslüman ülkelerdir.</p>
<p>akp’li yöneticiler, ırak sorunundan yararlanarak müslüman ülkelerle ilişkileri geliştirme  isteklerini göstermeyerek/ arkada tutarak  ilk ilişkilerini bu ülkelerle  kurdular. onlara bu tutumları sırasında kimse bir şey diyemezdi. çünkü ırak sorunu vardı ortada. onlar  ırak merkezli bir savaşta onunla sınırdaş olan türkiye’nin  savaşa şu ya da bu biçimde girmesini  istemediklerini söyleyerek  ortadoğudaki araplarla ilişkiler geliştirmeyi denediler. o ülkeleri  savaşı önleme düşüncesi üzerinden bir araya getirerek  ırak ve abd üstünde etkin olmayı denediler.</p>
<p>bu görüntüdeki  beklenti idi.</p>
<p>23 ocak 2003  günü istanbul’da  mısır, iran, ürdün, suudi arabistan ve suriye dışişleri bakanlarının katıldığı bir toplantı yapıldı. bu toplantıya  dünya kamuoyu ve özellikle katılımcı  ülkelerin kamuoyları ve basın ve medyaları hiç  ilgi göstermediler!.. bu durum tv ajanslarında ve haberlerinde hep vurgulandı( 23 ocak 2003  günlü cnn  türk’deki  manşet programı gibi). görüntü çok  düşündürücüydü&#8230; ne  ki  akp’li yöneticiler  işin bu yanına hiç basmadılar, hiç yanaşmadılar. hep  ırak’la abd arasında  çıkması an meselesi olan  savaşı durduruyorlarmış ya da en azından durdurmaya çabalıyorlarmış  izlenimini kalınca çizmeye devam ettiler. oysa biliyorladı ki  toplantıya katılan bu ülkelerin  alacakları   kararın  ne ırak üzerinde ne de  abd üzerinde hiçbir olumlu ve  caydırıcılığı olmayacaktır. nitekim ilginin düşük düzeyi de bunu göstermekteydi.</p>
<p>araplar  ne basınlarıyla ne de medyalarıyla  bu toplantıya hiç ilgi duymamışlardı ve  toplantının hiçbir önemli sonucu olmayacağını da biliyorlardı. pekçok arap gazetecisi ve yazarı bu toplantının  oluşturulma sürecinde türkiye’yi açıkça eleştiriyor ve onu desteklemediklerini söylüyorlardı.(radikal gazetesi bu konuda çok sayıda çeviri yazı yayımlamıştır. radikal’in internet sayfasında bu yazılar vardır.).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>24 ocak 2003  günü  yayımlanan  ürdün’lü gazeteci  muna şukeyr’in yazısı bu konuda sanki bir tuz biber olmuştur.yazar bu yazısına “islamcı akp hükümeti altında  ankara’nın dış siyaseti değişti ve bu hükumet arap ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirme arayışında” tümceleriyle  başlıyor. oysa akp yöneticileri  ırak-abd savaşını durdurma peşinde olduklarını söyleyip duruyorlardı?!..</p>
<p>yazar:</p>
<p>“&#8230;türkiye’nin  arap ve müslüman dünyalarıyla  ilişkilerini geliştirme isteği başta türkiye’nin  nato üyeliği olmak üzere&#8230;.örneğin abd’nin nato veya amerikan askeri harekatları için  incirlik ve diyarbakır’daki  hava üslerini  kullanmasına izin vermekle yükümlü (olması); bu üsler  1991 körfez savaşında ırak’ a hava saladırıları; balkanlar’daki ve afganistan’daki hava harakatlarında kullanılması&#8230;.”</p>
<p>“müslüman bir ülke olmasına rağmen türkiye&#8230;..kendini hep avrupa’nın bir parçası olarak gördü,bu da  ülkeyi kimlik bunalımına soktu.”</p>
<p>“türkiye’de bir iktidar partisinin  bağları güçlendirme girişimi,  hele iki tarafın da çıkarlarıyla çelişir”</p>
<p>diyor. <strong><em>(yazarın  türklerin araplarla kumarı başlıklı yazısı, radikal ,s.8)</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>akp yöneticileri arap ülkeleriyle  daha önce yaptıkları görüşmelerde,yazarın ileri sürdüğü bu hususları bilmiyorlar mıydı? görmemişler miydi yani?</p>
<p>bilmemelerine/ anlamamış olmalarına  imkan var mı?</p>
<p>öyle olduğu halde neden  üstüne üstüne gittiler ve böyle bir toplantıyı yine onlarla  istanbul’da düzenlediler dersiniz?</p>
<p>akp yöneticileri   ortadoğu ülkeleriyle  ezeli olarak kurmak ve sürdürmek istedikleri  ilişkiyi  başlatmayı istiyorlardı. onlar  böyle bir toplantıdan çıkacak olan sonucun ne ırak’ı ne de abd’yi bir yöne çevireceğine  inanmıyorlardı çok doğal olarak.</p>
<p>çünkü, a bd’nin  bu arap ülkeleriyle(örneğin ürdün’le suudilerle&#8230;)organik ilişkileri vardı ve onlar abd’nin söz ve direktiflerinin dışına hiçbir biçimde çıkamazlardı. bunu  herkes biliyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>öte yandan ırak, bu  arap soydaşlarına güvenmiş olsaydı,  zaten  bu durum  ortaya çıkmazdı. onlara güvenmiyordu ırak; niye onların  tavsiyesini tutacaktı ki?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu gerçekleri  hem abd hem ırak hem de  a kp yöneticileri biliyorlardı.</p>
<p>biliyorlardı ya, o eski  politikalarını en krıtik zamanda bile yürütmek istemişlerdi&#8230;niyetlerini  önceden  üç yüzü aşkın iş adamıyla, savaş arifesinde hem de, devlet bakanının  ırak’a yaptığı  gezi ile göstermemişler miydi?  böylece, abd’nin tutumuna  bir yanıt vermiş olmuyorlar mıydı?</p>
<p>akp’li yöneticilerin tutumlarının altında yatan  önemli  düşünce ve anlayışın bir diğeri de şudur:</p>
<p>akp yöneticileri  iktidara geldiklerinin  ikinci ayında  karşılaştıkları  abd ile ırak arasında  çok hızlı olarak savaşa giden gerginliğin   altında, her durumda türkiye’nin  bu savaşa bir yanından bulaşacağını bildikleri için,  arap dindaşlara,  “biz müslümanlara karşı savaşa katılır mıyız? görüyorsunuz işte  savaşı durdurmak için elimizden geleni yapıyoruz&#8230;” gibi bir tutumu  ortaya koymak istemişlerdir. ne var ki  bu tutumları ve davranışları   ne abd’yi, ne  arapları, ne de  sağduyulu  insanımızı kandırabilmiştir. akp’li yöneticiler şaşkın bir tutum içinde  bir o yana bir bu yana yalpalayıp duruyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ayrıca  yine ab’nin kurucu iki temel büyük ülkesi almanya ve fransa,  abd’nin, savaş getiren  tutumuna karşı  bir ittifak kurdular ve  barışın  yanında olduklarını ilan ettiler.</p>
<p>oysa  türkiye, akp’li yöneticiler eliyle  ortadoğudaki araplarla  ilişkiler kurarken  ab ülkeleriyle hiç temas etmedi; fransa ve almanya’nın yanında ve bu  barış cephesinin kurucuları arasında yer alabilirdi. eğer böyle olabilseydi, türkiye toplumu  200 yıllık ab hedefine daha çabuk varma olanağını bulabilirdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>çok  konuşulmuş/yazılmış bir seçenek yelpazesini anımsayınız:</p>
<p>‘türkiye karşısında  salt ab seçeneği mi var?’ diyenler: ‘türkiye ortadoğu ülkeleriyle birlikte olabilir ve onların da lideri durumunda olur. ya da   türki cumhuriyetleriyle ilişki kurarak onların lideri olabilir&#8230;’ gibi seçenekler sunuyorlardı.</p>
<p>bunlar  özellikle ab karşıtı olanlardır. işte akp’nin fiiilen 23 ocak 2003 günkü  toplantıyı  gerçekleştirmesi,  gönlünden şiddetle geçirdiği seçeneğin  müslüman ülkelerle ilişkiler kurmak olduğunu göstermiş oluyordu. bu seçeneğin yanında olması, türki cumhuriyetlerle olan ilişkilerini de nasılsa gölgelemeyecekti. ab ne oluyordu ki?!  değil mi?! onlarla  kopenhag toplantılyarı arifesinde  kurdukları ilişikiler zaten  iyi kotarılmamış ilişkiler olarak  o günlerde de çok sırıtıyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>tabii bir şey daha çok açık olarak görünüyor şimdi: neyin olmayacağı ya da çok güç olabileceği  gösterilmiş; ve neyin daha çabuk gerçekleşebileceği gösterilmek isteniyor.</p>
<p>bugün yaşanan durum ve oluşan ortam, akp yöneticilerinin ortaya getirdikleri ortamdır. onların isteyerek ve bilerek oluşturdukları ortamdır bu ortam.</p>
<p>dikkatle izlenmelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu tabloya şimdi yeni  ögeler eklenmiş bulunuyor. türkiye kuzey ırak’a asker gönderemez duruma gelmiştir. hiçbir ülke bu konuda türkiye’nin yanında yer almıyor. tabii en yakın dostumuz abd’ye kuzeyden ırak’a girme  olanaklarını vermemiş olmamızın bunda önemli katkıları oldu. böyle bir nedene dayandırılmadığı ileri sürülmekle birlikte  gerçeğin  buna dayandığı  açıktır. gerçi türkiye’nin  kuzey ırak’la ilgili öteden beri gelen ve  ne istediği belli bir politikası bulunmadığı da anlaşılmıştır artık. bu politikasızlık türkiyenin yalnız kalmasına  neden oldu. yanlızlığın öte yanında ab’nin de kuzey ırak’a sakın asker çıkarmayın  demesi tuz biber ekmiştir.</p>
<p>akp iktidarının bu konular çevresinde  3 kasımdan önce hiçbir şey düşünmediği ortada. çünkü olaylara seyirici kalınmıştır. zaten ikide bir, herşey o denli hızlı gelişiyor ki  hükümet bu gelişime göre yeni kararlar almaktadır gibi bir  günlük politika  yürütüldüğü hemen her gün yetkililerce açıklanıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>3 kasım seçimlerine girilirken hemen tüm basın ve medya  akp’nin kitle halinde tüm türkiye’de iktidara yürüdüğünü haykırdı. bu parti yeniydi ve söylemleri  anadolu’nun ve kentin köyün  küçük sermaye sahibi olanlarının katkılarını koydukları bir parti olarak görünüyordu. bu yeni bir durumun da altını çizmekteydi.cumhuriyetin kurulduğu günden beri  senmaye birikimi  sağlamak ve bu yolla  bir burjuva  oluşuturmak için çalışılmıştı. ne ki bu çalışma üstten giydirme bir yöntemle yapıldığından devlete eliyle gerçekleştirilmekteydi. tabii olmadı. esnaf,büyük toprak sahibi olanlarla askerler ve bürokratların önde bulunduğu bu yeni burnjuva sınıfının ne yapması gerektiği belliydi ve bu belirliliği devlet  dayatıyordu. oysa akp ile yeni bir durum ortaya getirilmekteydi. akp’liler çoğunlukla esnaftılar. köyden kente göç etmiş ve henüz kentlileşmemiş,geleneklerine bağlılığını sürdürmekte de kararlı olanlar akp’yi destekleyenler içinde önemli bir  kesimi oluşturmaktaydı. tabii eski  yol arkadaşları olan milli görüşçülerden de onları destekleyenler vardı. bunlar  dinsel inançlarını yaşamakta  ısrarlı olan kesimlerdi. bunu bir özgürlük  mücadelesi ve giderek  bir inisan hakkı olarak tanımlayan kesim bu kesimdi. 1950’den beri  verdiği  oyların hiçbir işe yaramadığını görenlerle, salt kendi çevrelerine devletin kaynaklarını  rant olarak dağıtanlara oy vermiş olanlardan çok önemli bir bölüm de onları desteklemiştir. tüm bu kesimlerin ortak yanı  inançlarına karışılmasından  hoşlanmamış olmaktır  ve inançlı kesimlerdir onlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>akp ile türkiye yeni bir yapılanma ile karşı karşıya kaldı. bir sermaye birikimi  oluşuyordu bu kitlede. musiad  bu kitlenin sermaye örgütü olarak  görünüyordu. tusiad, büyük sermaye olarak akp’nin tek başına ikitidar olmasını  sevinçle karşılayınca  akp’nin desteğine  geçtiler. böylece bir yeni  toplumsal bağlılaşıklık kurulmuş oluyordu. bu bağlılaşığın  içinde inançlı kesimler,küçük ve büyük sermaye  sahipleri,köylüler bulunuyordu. bu bağlılaşığın  ekonomide dönen sermayenin etkin bir ögesi olduğu ortadaydı ve  örneğin piyasa  bu kesimin etkinliği altında  işliyordu ve bu görünüyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>akp iktidarı ve yöneticileri bu gerçeği görmekte pek başarılı olamadılar.en azından  böyle bir gerçeklikten haberli olduklarını topluma gösteremediler ya da göstermekte  başarısız oldular. oysa öteden beri kurulması istenen sermaye birikimi  hemen hemen sağlanmış görünüyordu. kitleler bu işin ayrımına varmışlardı. özellikle özal ile gelen yeni ekonomik düzenin  dayandığı esasların  türkiye koşullarını allak bullak ettiğini çok iyi görüyorlardı. dışardan gelen  yardımlarla ekonominin ayağa kalkamayacağını  aralarında konuşuyorlardı.  özalla gelen iç borçlanma adı verilen yöntemin  artık bir bataklık olduğunun bu kesimler ayrımındaydılar. ne yapılması gerekiyorsa bir defada yapalım ve bunlardan kurtulalım diyorlardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ekonomik gücün ne olduğunu  bilen bu kesim, ayrıca  yeni bir toplumsalı da yapılandırmış oluyordu. bu kesim  inançları olan ve bu inançlarını yaşamak isteyen, özgürlüklerini  kullanmak isteyen, vatandaaşın devlet için değil devletin vatandaş için  olması gerektiğine inanan bir kitleydi. o zaman bu kitle tabii tabi değil emreden durumunda olmak istemekteydi ve o nedenledir ki zaten tek parti iktidarı yaratmıştı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>halkın iktidarı olmak demekti bu. o zaman devlet kaynaklı kimi  tasarruflara karşı vatandaşın  hakkının öne çıkarılması  gereakiyordu ki bu da akp’nin göreviydi. bunu yaptığına,yapacağına ilişkin hiçbir davranışına raslanmadı akp’nin. oysa arakasında güçlü bir  vatandaş desteği vardı. o destek hem sermayeye dayanıyordu hem de aynı inanç ve düşüncelerin bir araya getiridiği  bir kitleyi tanımlıyordu. ne var ki akp, kendilerinden önceki iktadarlar gibi hemen devlete teslim oldu ve o ne dediyse onu yapmakla kendini görevli saydı. vatandaşın  hak ve hukukunu devletin hak ve hukunun önüne çıkaramadı. çıkarabilmiş olsaydı, dokunulmazlıkları kaldırırdı; devletin çok masraflı olan hizmetlerini  basitleştirir ve oralara yapılan masrafları tasarruf ederek  yatırımlara döndürürdü ya da döndürecek önlemleri alırdı; gösteriş gibi milletveki lojmanlarını satmakla yetinmezdi; resmi araba saltanatına son verirdi.; vergiyi çok kazanandan çok az kazanandan da az almayı sağlayacak bir düzenlemeye sokardı ya da sokacağına ilişkin önlemler alırdı; sıkıştığında kolay yolu seçerek  memurdan ve hele hele emekliden  para kesmeğe  kalkmazdı; üniversite öğrencilerinin  burslarını kesme yoluna girmezdi!..</p>
<p>ne var ki akp  tüm bunların aksini yaparak  eski iktidarlardan hiç de farklı olmadığını apaçık göstermiş bulunuyor. tıpkı onların izlediği yolu izleyerek  yarın yapıcak ilk seçimde  pasaportunu almaya hızla koşuyor.</p>
<p>oysa akp yepyeni bir  temel anlayışın üzerine kurulacak bir iktidar olabilirdi.hala da olabilir. yeter ki  arkasına dönüp baksın ve onu desteklemiş olanların ne dediklerini iyi değerlendirsin.</p>
<p>artık türkiye insanı  devletten nemalanmak istemiyor. haklarını sonuna değin kullanmak istiyor. kendi dediğinin olmasını dayatıyor. somut şeyler görmek istiyor.  kimi hayali  düşmanlarla boğuşuyormuş gibi  yaşamak istemiyor. kimseyle de düşman olmaka istemiyor. zenginlemek istiyor ve refah istiyor. ab onun için önemli bir  kapıdır. oraya girmek isitiyor.</p>
<p>tabii şimdi akp’den bunları gerçekleştirmesini istiyor.</p>
<p>bu sese kulak verilmelidir!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/155/3-kasim-secimleri-ve-akp/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
