<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhsin Şener &#187; Eğitim</title>
	<atom:link href="http://www.muhsinsener.name.tr/category/egitim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.muhsinsener.name.tr</link>
	<description>Şiir Yazılarına Hoşgeldiniz</description>
	<lastBuildDate>Sat, 22 Nov 2014 19:51:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Şiir Felsefesi Değil, Şiirn Felsefesi</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/477/siir-felsefesi-degil-siirn-felsefesi/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/477/siir-felsefesi-degil-siirn-felsefesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 Nov 2014 19:49:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[kant ve şiir]]></category>
		<category><![CDATA[şiir felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[şiirin felsefesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=477</guid>
		<description><![CDATA[Şiirin Felsefesi… Bu tanımlamayı, şiir denilen anlatım biçiminin neliğini ve nasıllığınıı somutlaştırmak için kullanıyorum.   Şiirin neye dayandığı bilinmiyorsa,  öteden beri kullanılan bir yazılı anlatım biçimi olarak benimsenmiş olmasıyla yetiniliyorsa şiir için, bir talihsizlik olur diye düşünüyorum. ŞİİR İÇİN ÇIKARSAMALAR ana başlığı ile yayımlanmış yazılarımda konuya ilişkin görüşlerimi açıklığa kavuşturmaya çalışmıştım.   Kant, Prolegomena’sında[1] yargıları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-family: Arial;">Şiirin Felsefesi…</span></strong></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu tanımlamayı, şiir denilen anlatım biçiminin neliğini ve nasıllığınıı somutlaştırmak için kullanıyorum.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Şiirin neye dayandığı bilinmiyorsa,  öteden beri kullanılan bir yazılı anlatım biçimi</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">olarak benimsenmiş olmasıyla yetiniliyorsa şiir için, bir talihsizlik olur diye düşünüyorum. <strong><em>ŞİİR İÇİN ÇIKARSAMALAR </em></strong>ana başlığı ile yayımlanmış yazılarımda konuya ilişkin görüşlerimi açıklığa kavuşturmaya çalışmıştım.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Kant, <strong>Prolegomena</strong>’sında</span><a title="" href="#_ftn1">[1]</a><span style="font-family: Arial;"> yargıları açıklarken kimi örnekler verir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Matematik yargılara ilişkin kimi örnekler…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu örneklerle <strong>analitik ve sentetik</strong> yargıları somutlaştırmaya çalışır.</span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong>Analitik yargılar</strong>, açıklayıcı yargılardır. Maddenin neliğini ve nasıl oluştuğunu, niteliklerini araştırır ve ortaya koyar. Bu yargı deneylere de dayandırılır. Analitik yargı bilimsel bir yargıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong>Sentetik yargılar</strong> ise, deneye, gözleme falan yaslanmaz, esnek yargılardır. Bu yargılardan beklenen, anlamı genişletme,  boyutlandırmaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Analitik bilgi, bilimsel bir bilgi olup, yaşamın değiştirilip dönüştürülmesine yarar. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Sentetik bilgi ise, analitik yapılanması açıklanmış olan bu bilgiye yeni, başka, genişletici ve derinleştirici boyutlar kazandırılmak için kullanılır.. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Kant, adı geçen yapıtında (7+5= 12) örneğinden yürüyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> Matematik yargı olarak bu (7) ve (5) birimlerini üst üste koyduğumuz zaman ortaya (12) gibi bir birim çıkıyor. (7) ve (5) birimleri her zaman ve uzamda, böyle bir ilişki içinde, aynı sonucu veriyor. Yadsınamayacak bir gerçekliktir bu. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">(7 ve 5) çokluklarını doğadaki hangi madde olarak düşünürseniz düşünün,  aynı yere ulaşıyorsunuz. Dolayısıyla bu matematiksel bilgi, bilimsel bir bilgi olarak ortaya çıkmış oluyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Şimdi, aynı çoklukların arasına bu kez (- ) işaretini koyduğumuzda işlem, çok ayrı bir sonuca ulaşıyor; ortaya (2) gibi bir çokluk çıkıyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu işlem de doğadaki hangi maddeye uygulanırsa uygulansın aynı sonucu vermektedir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu iki çokluğun arasına bu kez (</span><strong>´</strong><span style="font-family: Arial;"> ) koyduğumuzda (35) gibi bir sonuç elde ediyoruz. Bu sonuç da söz konusu iki çokluğa bağlı olarak ortaya çıkıyor ve her uzam ve zaman içinde bu ilişki,  aynı sonuca ulaştırıyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu iki çokluğun arasına (</span>:<span style="font-family: Arial;">) işareti konulduğunda da apayrı bir sonuç ile karşılaşılıyor. O sonuç da her zaman ve uzamda değişmiyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Burada dikkatimizi çeken nokta, (7 ve 5) çokluklarının arasına konan <strong>(</strong></span><strong>+</strong><strong><span style="font-family: Arial;">, </span></strong><strong>-</strong><strong><span style="font-family: Arial;">,  </span></strong><strong>:</strong><strong><span style="font-family: Arial;">, </span></strong><strong>´</strong><span style="font-family: Arial;"><strong> ) </strong> <strong> </strong>işaretlerin bu iki çokluk üzerinde oluşturdukları birbirine hiç benzemeyen sonuçlar oluyor. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Söz konusu işaretleri <strong>biçim</strong> olarak tanımlayabiliriz. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Belki de bu işaretlerin o çokluklara yeni biçimler verdiğini söylemek, daha doğru olacak…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu işaretlerle çokluklar,<strong><em> nitelik ve nicelik değişikliğine</em></strong> uğruyorlar.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Kant’ın bu örnekle ortaya koyduğu gerçekliği dile uygulamaya çalıştığımız alan, şiirdir. Çünkü şiirde sözcükler, tıpkı yukarıda açıklanan çokluklar arasındaki kimi ilişkilerle oluşan biçimsel değişiklikler, sözcük dizgesinde de aynı sonucu vermektedir. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Sözü edilen bu değişimlerin bilgi bilim açısından durumlarına da bakmalıyız. Çoklukların, birlikte ortaya çıkardıkları yeni çokluklar ya da çoklukların teklikler halinde bir araya gelmeleri sonucunda, ortaya çıkan çoklukların bir anlamı ve bu anlamın bir bilgisi vardır. O bilgi, ontolojik yapı ile birlikte oluşan bir bilgidir. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Tekliklerin birleştirilmesi ya da tekliklerle çoklukların bir araya getirilmesi ile ortaya çıkacak olan sonuçların anlamlı sonuçlar olduğu bilgisi bile bir epistemeye yaslanmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Demek oluyor ki epistemeyi görmezden gelemiyoruz.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Anlam, hem epistemik hem de ontolojik taban üzerine oturarak ancak, bir yargı haline geliyor. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Dil Felsefesi bu işlerin nasıllığını ve neliğini ayrıntı ile incelemektedir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Öte yandan, bu çoklukları öğelerine ayırarak o öğeleri ayrı ayrı aynı biçimsel değişikliğe uğrattığımızda, ortaya yeni çokluklar çıkacaktır. Örneğin (5) çokluğunu  ayrı ayrı beş teklik halinde sıralayıp  (7) çokluğu ile birlikte her (<strong>(</strong></span><strong>+</strong><strong><span style="font-family: Arial;">, </span></strong><strong>-</strong><strong><span style="font-family: Arial;">,  </span></strong><strong>:</strong><strong><span style="font-family: Arial;">, </span></strong><strong>´</strong><span style="font-family: Arial;"><strong> ) </strong> <strong> </strong>işaretini sıra ile kullandığımızda (8, 9, 10, 11, 12) gibi yeni yeni  çoklukların elde edildiğini görüyoruz.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu durum sözcük dizgelerine uygulandığında,  aynı sonuca ulaşıldığını, şiir dizeleri ya da şiirlerin tümü göstermektedir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Siyah</span>+<span style="font-family: Arial;">yeşil = kahverengi; siyah+ kırmızı= mor oluyor…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Renklerin bu karışımı, Kant’ın matematik yargıyı açıklarken ortaya koyduğu gerçekliği doğruluyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bir de (KIRMIZI+ELMA) gibi tamlamalar var. Bu tamlamada  (kırmızı) sıfatı  (elma) adıyla birlikte, bir yeni oluşum yaratıyor. Bu oluşumda (elma), ontolojik yönden ele alındığında, onun varlık olmasından ötürü (şeker, vitamin, su, selüloz,  ve öteki kimyasallar) ortaya çıkıyor. Bu kimyasalların tümü (kırmızı) gibi bir sıfatla birleştirildiğinde, duyu organlarıyla algılanabilecek bir varlık oluşuyor. O varlık, bir analitik yargı olarak karşımızdadır. O analitik yargıyı, öğelerinden herhangi biri ile birlikte kulandığımızda bir sentetik yargı oluşturabiliyoruz. Ya da analitik yargının ortaya koyduğu özellikler toplamını öne alarak, yeni bir sentetik yargı yaratmak olasılığı doğuyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu aşamada, sentetik yargıların yönlendiriciliği daha çok öne çıkabiliyor. Tıpkı (7 ve 5) çoklukları arasına giren işaretlerin yarattığı, yeni çokluklara benzeyen, giz dolu anlam alanlarını önümüze seriyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Şiir,  bu değil mi? </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">O zaman, şiiri kuran sözcüklerin, önce analitik yapılarının derinliklerine ulaşmak, onları kavramak ve daha sonra da bileşimleri üzerinde çalışmak ve bir metin çıkarmak zor ve sıkıntılı, ne ki çok da keyif veren bir uğraş olarak önümüzde duruyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bana öyle geliyor ki <strong>şiirin felsefesi,</strong> bu sayıların birbirleriyle olan ilişkilerindeki gizi keşfederek o gizi, sözcüklere uygulamaktan geçiyor. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Tabii dile egemen olmak ve doğru tanımlamalar yapmak koşuluyla.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref1">[1]</a><span style="font-family: Arial;"><span style="font-size: x-small;"> I.Kant</span><strong><em><span style="font-size: x-small;">, </span><span style="font-size: x-small;"> </span><span style="font-size: x-small;">Prolegomena</span></em></strong><span style="font-size: x-small;">, TFK yayını, 3.Baskı,İst. 2002</span></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Muhsin ŞENER</strong></p>
<p><a href="mailto:muhsinsener@gmail.com"><strong><em>muhsinsener@gmail.com</em></strong></a></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/477/siir-felsefesi-degil-siirn-felsefesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eğitim-Yaşam ve Toplum</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/468/egitim-yasam-ve-toplum/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/468/egitim-yasam-ve-toplum/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 Nov 2014 19:27:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=468</guid>
		<description><![CDATA[Eğitilmiş insan denildiği zaman, aslında kastedilen insanın bilişsel yönden yetiştirilmesidir. Yine aydın insan, düşünen insan denildiğinde de aynı şeyden söz ediliyordur. Aydın ve düşünen insan her yönden tam bir gelişmişliği gösterir. Buna göre eğitim kavramı bireyde bedensel, ruhsal ve bilişsel yönlerden yetişmişliği gerçekleştirme çabalarını içerir.   “Eğitim” kavramı 1940’lardan beri, maarif, tedrisat, talim ve terbiye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: small;">Eğitilmiş insan denildiği zaman, aslında kastedilen insanın bilişsel yönden yetiştirilmesidir. Yine aydın insan, düşünen insan denildiğinde de aynı şeyden söz ediliyordur. Aydın ve düşünen insan her yönden tam bir gelişmişliği gösterir. Buna göre eğitim kavramı bireyde bedensel, ruhsal ve bilişsel yönlerden yetişmişliği gerçekleştirme çabalarını içerir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">“Eğitim” kavramı 1940’lardan beri</span><strong>, maarif, tedrisat, talim ve terbiye</strong> <span style="font-size: small;">gibi sözcüklere karşılık gelecek şekilde kullanılmıştır. </span></p>
<p><strong>Terbiye</strong><span style="font-size: small;"> kavramıyla </span><strong>bakma, besleme, büyütme, ilim, edep öğretme, talim, yetiştirme, edep öğretme gibi anlamlar; </strong></p>
<p><strong>Maarif ve tedrisat</strong> <span style="font-size: small;">kavramlarıyla </span><strong>öğretim ve bilgilendirme</strong><span style="font-size: small;">; </span></p>
<p><strong>Talim </strong><span style="font-size: small;">kavramıyla da </span><strong>öğrenilenlerin yaşama geçirilmesi;</strong></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">gibi anlamlar verilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Eğitim kavramı köken olarak, Türkçede eğ, eğmek, fiil kökünden </span></strong><span style="font-size: small;">türetilmiştir. </span><strong><span style="font-size: small;">Bükmek, uygulamak, öğretmek, yetiştirmek, geliştirmek, alıştırmak, egemenlik altına almak, yenilgiye uğratmak, ezmek, kırmak, yönlendirmek</span></strong><span style="font-size: small;"> gibi anlamlara gelmektedir. </span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Eğitim kavramının kökü olan eğ/eğmek fiilinden bir şeyin, bir nesnenin ya da bir insanın eğilmesi, bükülmesi, kontrol altına alınması ya da istenilen şekle sokulması anlamlarını çıkarabiliriz; yani eğitilen nesne ya da özne ‘eğitilerek’ istenen şekle sokulmaktadır. Demek ki ortada, eğilip- bükülmesi, istenilen biçimi alması istenen birileriyle, bir şeyleri, </span><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">eğip, büken, biçim vermek isteyen birileri vardır. </span><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">Burada, kimin ya da nelerin, kim ya da kimler tarafından niçin ve nasıl eğildiğinin/eğitildiğinin, eğitilmek/eğilmek istendiğinin ortaya konması gerekmektedir</span></strong><span style="font-size: small;">. Birileri, eğitim/eğitme hak ve yetkisini, neye ve kime dayanarak almaktadır? Gerçekten bireyi eğip, büken, belli şekillere sokan, onu denetim altına alma edimi bir eğiltilme/eğitim olabilir mi? Veya böyle bir etkinliğe eğitim adı verilebilir mi?</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu sorulara cevap ararken, eğitimi</span><strong><span style="font-size: small;"> ‘boyun eğdirme’, ‘belli bir biçim verme’, ‘denetim altına alma’ </span></strong><span style="font-size: small;">olarak gören anlayışın temele aldığı insan yaklaşımını analiz etmeliyiz. Böyle bir anlayışa göre insan, özünde yardım edilmeyi bekleyen, eksik, kendi başına kararlar alıp eyleme geçiremeyen, her zaman kötü eylemlere yatkın bir varlıktır. Dolayısıyla sürekli denetim altında tutulması, iyi olana yönlendirilmesi, yardım edilmesi, yön gösterilmesi, kısacası biçim verilmesi gereken bir hammaddedir. </span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Söz konusu anlayışı yönlendiren başka bir insan anlayışı da: Hobbes’un ileri sürdüğü gibi </span><strong><span style="font-size: small;">insan doğuştan kötü bir doğaya sahiptir, onun bu kötü yönünün törpülenmesi</span></strong><span style="font-size: small;"> gerekmektedir. İnsan, kendisine güvenilemeyecek bir yaratıktır; gözetim altında tutulması, sisteme, düzene uyumlu hale getirilmesi gerekir.</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">Tüm bunları yapılabilmenin yolu da insanın eğilip/bükülüp/eğitilip belli bir düzene sokulmasından geçiyordur.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu çerçevede </span><strong><span style="font-size: small;">eğitimi herhangi bir otoriteye boyun eğmek anlamında alırsak, eğitimin, eğitici veya egemen iktidar karşısında eğitilenin saygı gösterip itaat etmesi olarak</span></strong><span style="font-size: small;"> anlaşılması gerekir. Eğitimi bu şekilde anlayan otorite veya egemen iktidarların kendi önceliklerini yasallaştırmak, güvence altına almak ve sürdürebilmek için insanları denetim altında tutmaları gerekir.</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">İnsanları kontrol etmenin yolu egemen iktidarın ona istediği biçimi vererek, eğip bükmesi, emri altına almasından geçer. Kısacası iktidarların eğitim/eğitme bahanesiyle insanları egemenlikleri altına alma çabası eğitim olarak tanımlanmak istenir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Böyle bir eğitim anlayışı etik açıdan oldukça tartışmalı ve kabul edilmesi zor bir anlayıştır.</span><a title="" href="#_ftn1">[1]</a></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Eğitim kavramı için bu açıklamaları yorum olarak da görsek yine de bir gerçekliği göz ardı edemeyiz: eğitim, bireyi amaçlanan hedeflere götürmeyi, en azından yöneltmeyi amaçlıyordur. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Hiçbir eğitim, amaçsız olamaz. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eğitim ve Birey</strong></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bireyi belirlenmiş bir amaca yönlendiren bir eğitimin totaliter olduğunu savlamanın çok saçma olduğunu düşünüyorum. Bilgi öğretme ve eski deyimle talim ettirerek davranışlar kazandırmak demek olan eğitim, belli ki kimi davranışları kazandırmayı ve onun yanında da kimi bilgiler vererek o bilgilerin, kazanılacak</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">davranışlar için</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">bireye yardımcı olması</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">amaçlanmaktadır. Bireye kimi bilgiler vermeden ve kimi davranışlar kazandırmadan onu yaşama ve ilişkiler evrenine nasıl atacaksınız? Bireyin kendi istek ve arzularına uyarak bile olsa yine bir yönlendirme ve amaç güdülecektir. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Şimdi bu durumda, bireyin özgürlüğü mü çiğnenmiş oluyor? </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Özgürlüğün, onu kullanabilme yeteneği ve yeterliliğine ulaşmayı istediğini unutmamalıyız. Özgürlük kullanılmak içindir. Kullanıldığında, önce bireyin kendisine ardından da çevresinde ilişki kuruduğu kişilere yarı olacaktır. Bu yarar onun kullanılmasıyla olasılık kazanıyor. Özgürlük, kullanılamıyorsa varlığı ile yokluğu arasında hiçbir ayrım olmayacaktır. Özgürlüğü kullanabilmek için onun neliğini ve nasıllığını iyi bilmek gerekiyor. Bu, sözü edilen </span><strong><span style="font-size: small;">nelik ve nasıllık</span></strong><span style="font-size: small;"> kavramlarının</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">bilgilenmeye ve davranışlar kazanmayı kapsadığını gösteriyor. Bilgi ve davranışları</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">vermek gerekiyor. Verecek olanlar eğitmen olanlardır, öğretmen olanlardır. Onlar da bilgileri ve davaranışları eğitim otoritesinin saptadığı esaslar ve ölçüler içinde </span><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">vermektedirler. Bu ölçülere </span><strong><span style="font-size: small;">Müfredat Programları (Eğitim İzlenceleri) </span></strong><span style="font-size: small;">denilmektedir. Bu izlenceler her ülkenin sosyal, tarihsel, ekonomik özellikleriyle, evrensel bilgi ve bilimsel esas ve ölçüler içinde düşünülerek planlanır ve saptanır.</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">Uzman kurulların incelemelerinden ve eğitim otoritelerinin onaylarından sonra uygulamaya konur. Eğitmenler ve öğretmenler bu programlarda belirlenen davranış ve bilgileri öğrencilere vermeye çaba harcarlar. Bu çalışmaya eğitim-öğretim adı verilmektedir. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Dünyanın her yanında bu</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">çalışma vardır..</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">İzlencelerin zamana ve uzama ilişkin boyutları olabilir. İçinde bulunulan zaman diliminin doğru değerlendirilmesi sonucunda yerel ve evrensel koşulları içeren</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">konuların saptanması esastır. Bunların kişisel gereksinimlere yanıt vermesi de istenir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Tüm bu saptayımları içinde taşıyan izlenceler artık ulusal ve evrensel insan yetiştirmeyi gösteren </span><strong><span style="font-size: small;">eğitim anayasası</span></strong><span style="font-size: small;"> diyebileceğimiz bir doküman olur ve onu uygulamak yasal bir zorunluluktur.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Dünya düzeyindeki eğitim uygulamalarının açıklanan bu yapısının, eğitim denen çabalarla kimse kimseyi “eyip bükemez! Öyle şey olmaz!” anlamına gelecek savlar ileri sürmenin bir anlamı olmadığı ortaya çıkıyor. Bireyin, bir başka bireyle ve ardından da katılacağı toplumla kuracağı ve kurmak zorunda olduğu ilişkilere “saldım çayıra, mevlam kayıra!” anlayışı ile bakmanın ve uygulamanın çok çok büyük sorumlulukları vardır, olmalıdır!</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Ancak, bireyin eğilip bükülmesi olarak da anlatılabilecek olan </span><strong><span style="font-size: small;">bu çabaların siyasi, etnik, inanç ilişkilerinin, </span></strong><strong>yansız ve tarafsız</strong><strong><span style="font-size: small;"> bir biçimde kurulması gereği hiç gözden uzak tutulmamalıdır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Çünkü </span></strong><strong>eğitim,</strong><strong><span style="font-size: small;"> uzun vadeli bir yatırım olduğundan, </span></strong><strong>siyasal, etnik ya da inançsal yanlılıkla yapıldığında,</strong><strong><span style="font-size: small;"> örneğin yirmi yıl sonra, insanların birbirlerine düşman olmuş ya da kendileri gibi düşünmeyenleri ezmeye azmetmiş insanlar yetiştirdiğine tanık olunacaktır. </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Dünyada bunun çok örneği vardır!</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Eğitimin bireye kazandıracağı kendine güven duygusu yerine, </span><strong><span style="font-size: small;">yanlı olmaya, etnik, inançsal ya da siyasallığa yaslanan ve yasallığını da oradan alan bir eğitimle</span></strong><span style="font-size: small;"> karşılaşılacaktır. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu, bireyin yetişmesi demek değildir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Yanlı ve taraflı adam yetiştirmek demektir ki bu çabanın doğru olan hiçbir yanı yoktur, olamaz!</span></p>
<p><span style="font-size: small;">İnternet sitemizde yer alan bir makalede</span><a title="" href="#_ftn2">[2]</a><span style="font-size: small;"> konu, siyasal, etnik ve inançsal yanlı eğitimin nelere mal olacağı ve hatta halen ülkemizde nelere mal olduğu, tüm ayrıntılarıyla işlenmişti. Burada o ayrıntıları yinelemek istemiyoruz.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Eğitim ve yaşam</strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Yaşamın önce istenen ve arzulanan bir şey olması gerekiyor. “İnsan yaşamı istemeden yaşayabilir mi?” Sorusu kenara atılmamalıdır. İstemeden, sevmeden yaşayanlar için; “bir buhran içine girdi ve intihar etti!”; ya da “yaşamın</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">dolambaçlarına dayanamadı ve</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">intihar etti!”; “Bu davranışı onun direncini gösteriyor!” benzeri açıklamalar duyarız.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Kimi yok olmaların ardından:</span></p>
<p><span style="font-size: small;">”Onlara bakmayınız! Onlar, yokluklar karşısında, </span><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">o yoksunlukları benimsemediklerini, kendi uslarına daha uygun buldukları bir ambalaja sarmaları gibi bir şeydir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Yaşam sevinci, hem var olmanın hem de üretmenin ana kaynağıdır. Var olmadan ve yaşam sevinci duymadan üretmek olasılığı yoktur. Hele tüketim, tümden yaşama sevincine yaslanmaktadır. Yaşama sevinci ile dopdolu olan bir insanın ancak dünyayı değiştirme ve dönüştürmesi olasılığı vardır. Kişi, bu sevinçle yeni bir dünya oluşturmaya çaba harcıyordur. O çaba, üretirken ve tüketirken hep yeni bir dünya kurmak ve eskimiş ve köhnemiş olanları değiştirmek ve dönüştürmek görevini sırtına almıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">İnsan ürettikçe ve tükettikçe hep yeni ve güçlü olana doğru yönünü çeviriyor. Güçlü olmak denilen şey, ancak dünyayı ve şeyleri değiştirme ve dönüştürme gücü taşıyanlarındır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">O nedenledir ki üretim, tüketim ve değiştirip dönüştürme, yaşamın sürdürülebilmesi için esastır. Bu esası sözle anlatmamış olsanız bile, yaşam sevincinin size yükleyeceği görevin altından ancak böyle kalkılabilir; kalkılabiliyor…</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu ayrıntıyı hiç kaçırmamalıyız.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Yaşamın kendine özgü bir bilgisi vardır. O bilgi zaman ve uzama göre değişiyor. Şu zaman diliminde yaşayabilmenin olanaklılığı, ancak o zaman dilimindeki düşüncelere, duygulara, anlayışlara ve değerlere göre oluşuyor. Sonra gelen zaman diliminde, o yaşam bilgilerinin kullanımından vazgeçebiliyor. Çünkü zaman, değişimi getiriyor. O değişimin altındaki taban,</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">geleneksellikle de ilişkili kurmakla birlikte, </span><strong><span style="font-size: small;">zamanın ruhuna </span></strong><span style="font-size: small;">karşı olan geleneksellikleri öteye itiyor, içine almıyor. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Yaşam bilgisinin zamanın ruhu ile çok yakın bir ilişkisi vardır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Öte yanda uzam, yaşam bilgisinin çerçevesini sınıflandıran öğelerden biridir. Batı Ortadoğu’da yaşayan insanların yaşam bilgileri, Doğu Ortadoğu’da yaşayan insanların gereksinim duyduğu/duyacağı yaşam bilgilerinden çok ayrıdır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Her uzamın coğrafi ve iklimsel özellikleri ve üretim biçimleri ile üretim araçlarının çeşitleri ve onların kullanılmasına ilişkin bilgiler, hep uzamın insana yüklediği yaşam bilgileridir. Bu bilgileri özümsememiş olanların vay haline…</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Uzamın sosyolojik yapısının da önemli bir sınırlayıcı rolü oluyor.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Kentte yaşayanlarla köyde yaşayanların gereksinim duyacakları yaşam bilgisinin aynı düzeyde olduğunu ya da aynı şeyler olduğunu, olacağını ileri sürmek olası değildir. </span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Köyün, </span><strong><span style="font-size: small;">toprak ekonomisine</span></strong><span style="font-size: small;"> yaslanan bir yaşam bilgisi ve bilgi havuzu vardır. O havuzdaki bilgiler köyde yaşayanların ayrılmazı olmak zorundadır. O bilgileri özümsemeden köyde yaşamak olası değildir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Kentte ise durum çok daha karışık ve çok daha ayrıntılı bir bilgi havuzuna gereksinim duyulmaktadır. Yolda yürümenin kurallarından başlayan ve giderek, zaman, ulaşım olanaklarına, ulaşım araçlarının bilgilerine, iş yerindeki çalışma biçimine, usta, işçi, patron, memur ve amir ilişkileriyle, giyim ve kuşam biçimlerine değin bir yığın bilgiye gereksinim vardır. Bunları öğrenmeden ve benimsemeden kentte yaşamanın olanağı yoktur.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Kentin yaşamında, değişim ve dönüşümün çok daha hızlı ve kapsamlı bir biçimde </span></p>
<p><span style="font-size: small;">geliştiğinin altını çizmeliyiz. Kent insanı bu tempoya uymak zorunluğundadır. Yoksa kenti terk etmek gerekir. Çünkü kent affetmez, affetmiyor. Direnmenin olanağı yoktur. Kimi zaman, kimi insanlar </span><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">“dayan ey İstanbul, ben geliyorum!” gibi çıkışlar yaparlar. Bu çıkışlar onların salt yiğitçe direnmelerinin ya da dirençlerinin bir göstergesi olabilir. Ne ki kent o direnmenin karşısına orduları ile çıkar ve o başarır. O nedenledir ki birey, kendini kentin olanaklarına ve sorunlarına uygun bir biçimde yetiştirmek, hazırlamak durumundadır. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Kentin değişim ve dönüşümü içinde bocalamayacak bir bireyin oluşması gerekiyor. “İstanbul’un taşı toprağı altın!” diyerek kendini o ortama atıverenlerin çektikleri dillerdedir. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Kent, onu bilenlerin ve onu tanımak için çaba harcayanların hizmetine kendini adıyor. Yoksa direniyor. O direnci atlamak da çok zor olabiliyor.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Kentte yaşatanlar için bilinçli olmak kadar ön açıcı bir durum olamaz. Kent yaşamı,</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">bilinç üzerine kurulduğu için, o bilinci taşıyanların ya da oluşturanların ileriye ulaşma olanağı vardır. İleride yer almak, ileri geçebilmek, o denli kolay bir şey değildir. Benzerlerinizi aşmanız gerekir. Bu olanağı size,</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">eğer bilinçli iseniz kent, cömertçe sunar. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bilerek yaşamanın kentte, çok olanağa kavuşmayı getirdiğini, söylemeliyim. O nedenledir ki kentli birey bilinçli olmalıdır. Eğitim onu bu kent ortamına kolayca alışmasının ve oranın sağlayacağı olanakları elde etmesi için ilk koşuldur. Birey kente, tepeden düştüğünü varsayarak yaşamını sürdüremez. Ezilmesi, un ufak olması işten değildir. İnsan, tırnaklarıyla, kenttin insanı olmak zorundadır. Emek harcamak, bilgili olmak ve kentteki hızlı değişim ve dönüşüme kendini uydurmak olmazsa olmaz bir koşuldur kent insanı için.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bir ara TV ‘de sık sık gösterilen bir reklam vardı. Bir Karadeniz’li, kırın düzüne bir ev yapmaya çalışıyor. O sırada yanına bir kadın sokulup soruyor:</span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;">“Temelum ne yabaysun?”</span></strong></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Temel hemen:</span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;"> “Ev yapayrum, biturunce bulut inşaata vereceğum.  </span></strong></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong>Kentleşiyruk da!”</strong> diye yanıtlıyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu görüntü gerçekten de  ilginç!. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Türkiye, son on yıl içinde çok hızlı biçimde yurdun her yanında ot gibi biten apartmanlarla donatılıyor ve bu görünüme ”kentleşme” adı veriliyor. Sektörün ardında çok yüksek gelirler var. Ve bu gelirler işsizlerin de bir yandan iş kapısını oluşturuyor…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ne kadar oluşturuyor? </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Nasıl oluşturuyor o, konumuz dışında şimdilik.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bina yapmakla kentleşildiğini ilk kez duyuyoruz! Dünyanın hiçbir yanında bina sayısını çoğaltarak <strong>kentleşilmiyor / kentleşilemiyor</strong>… </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong>Kentlilik, bir anlayış ve bir kavrayıştır, bir yaşayış biçimidir aslında</strong>. Neyi anlayacak ve kavrayacak da kentleşecek insan? </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Önce kentin, <strong>köy olmadığını</strong>, oranın bir kültür düzeyi, bir asgari bilgiyi gerektirdiğini bilmelidir insan. Bu bilgi, kente özgü bilgi, kentin isteklerini karşılayacak bilgi olmalıdır. Bu bilgi, bir yandan da insanın o kentte rahatça yaşamasına/yaşayabilmesine de yardımcı olacaktır/ olmalıdır. Oturulan apartmanda, altta ve üste olanlarla duvarınızın bitişiğinde oturanları, çocuklarınıza ya da olur ya, eşinize kızdığınızda çıkardığınız seslerle rahatsız etmemelisiniz. Ben evimde istediğim gibi davranırım diyemezsiniz. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Kentli olmak bunu gerektirir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu tutumunuzun altında insana karşı duyulan sevgi ve saygı vardır. Bu ise bir uygarlık düzeyini deyimler. O düzeye gelmeyi gerektirir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Öte yandan,  kapınızın açılıp kapanması, çöplerinizi apartmanın kapıcısına teslim etme biçiminiz, mutfakta pişen yemeğin kokusunun apartman içine yayılmaması gibi önemli ayrıntılarda özenle birleşmeniz gerekir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Belli bir gelir düzeyi sağlamakta zorluklarınız varsa, kentli olmak çok zordur.  Elektrik, su, doğal gaz, temizlik, kalorifer ve asansör giderleri öyle hemen kulak ardı edilecek gibi değildir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Çocuklarınızın gideceği okullarda giyim-kuşamları, sizin iş yerinizdeki giyim kuşamınız ve özellikle temizliğiniz kentte çok önemle üzerinde durulması gereken ayrıntılardandır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">                                                 ***</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Türkiye’de son yıllarda daha hızlı olarak, köylerden kentlere göç hala önemli bir konu olarak karşımızdadır. Vatandaş köyde geçimini sağlayamayınca başka hiçbir şeyi göz önüne almadan kente göç edebiliyor. Kentte geçimin kolay olacağını düşünüyor. Kentte yaşamanın getireceği, onun için bir ayrıntı olarak görünen öteki konuların hiç önemi ve değeri olmuyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Hele bir de devletin arazileri üzerinde bir yer kapmak olanağını da ele geçirirse deme gitsin!</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Oraya bir gecekondu yapıp hemen içine giriyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Artık erkekler ve kadınlar ve çocuklar para peşine düşmek zorundadırlar. Bu zorunluluk, insanların başka şeyleri düşünmelerini önlüyor. </span></p>
<p><strong><span style="font-family: Arial;">Kültür, bilgi, aydınlık, uygarlık falan vız geliyor!</span></strong></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Siyasa, bu köyden kente olan hızlı ve çok çok göçü, kentlerde birikmiş oy kaynağı olarak görüyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ne yazık ki böyle görüyor!</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Onların gecekondularının yanı başından geçireceği bir asfaltın, çalışan belediye otobüsünün ve giderek de dolmuş seferlerinin kurulması, bu insanlar için bulunmaz nimet oluyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ardından siyasa, bu insanların oylarını kolayca alabilmek için onlara yiyecek, giyecek vermekle ve dağıtmakla kalmıyor; kadınlara ve çocuklara her ay para yardımı da yapmaya başlayınca iş değişiyor…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Artık bu insanlar o siyasanın sanki tutsağı gibi ellerini ve avuçlarını verilenlere açmaktan başka hiçbir şey düşünmüyorlar…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Düşünemiyorlar…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bir başka zaman siyasa, onların yasalara aykırı olarak kaptıkları ve kapattıkları gecekondu arsalarını ellerinden alıp onlara iki oda bir salon gibi <strong>kutucuk evler </strong>vermeye başlıyor…  </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ve kentleşme denilen şey, bu apartmanların yapılmasıyla ortaya dipdiri çıkıveriyor…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Artık bu insanlar çalışmadan ve üretmeden olanaklar elde ettikleri için buz gibi kentli vatandaş(!) olup çıkıyorlar. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Çalışmak ve kendilerini yetiştirmek gibi bir çabaları olmuyor. Çünkü geçinip gidiyorlar. Devlet organları onlara her an ellerini uzatıyor. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ve…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ve…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ve…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Onların, çalışmaya gereksinimleri de kalmıyor…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Caddelerde ve sokak başlarında kendilerine kredi kartı vermeye hazır banka yetkililerini de görmelerinden sonra iş tamamen değişiyor. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">O kartlarla bir ay içinde para vermeden alışveriş yapma olanağına da sahip oluyorlar. Harcadıkları bu paraların kime ait paralar olduğundan haberleri bile olmuyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Zaten, böyle bir gereksinimi de duymuyorlar.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Oysa bu paralar devlet yetkililerinin, gazete köşe yazarların kimilerinin “artık Türkiye’ye dışardan gelen paranın miktarı arttıkça artıyor!” gibi açıklamalar da olunca, kredi kartlarıyla harcamalar yapmanın keyfi ve zevki arttıkça artıyor(!)</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Dönmekte olan dolabın, başkasının sırtından harcama ve başkasının  parasıyla caka satma olduğunu nasıl anlatmalı? </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Akan musluğun suyu kesilecektir. Bunu o kovasını doldurana nasıl anlatacaksınız?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Dönen dolabın yatırımsız ve üretimsiz bir ekonomi demek olduğunu nasıl anlatacaksınız? </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Anlatacak olduklarınız bunu anlayacaklar mı? Anlamaya yatkın olacaklar mı sanki? </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Okumak ve aydınlanmak onların işi hiç olmadı ve olmayacak da… </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Karınları doyuyor ve güvendeler…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Daha ne istiyorsunuz onlardan?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bir ekonominin böyle yürümeyeceğini insanların bilmesi gerekmiyor mu? Bunu anlatan, açıklayanların sözlerini dinlemeleri gerekmiyor mu? </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ne ki onlar bunu hiç önemsemiyorlar. Para dışardan geliyor ve dağıtılıyor; bu çark dönmeye devam ederek gelen para artıkça artıyor…</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Çekildiği gün ortada bir şey kalmayacak&#8230;</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Aklımızı ne zaman başımıza alacağız Allah aşkına ?! </span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Eğitim ve Toplum </strong></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Eğitimli bireyin “öteki” ile ilişki kurması görece kolaydır, kolay oluyor. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Eğitimli birey, kurulacak ilişkinin ne olduğunu ve nasıl kurulabileceğini biliyor. Bilinçli olması ilişki kurmasını kolaylaştırır. Sonuçta ilişki, toplumsallığı getiriyor. Toplumun oluşması, bu ilişkiye bağlı görünmektedir. Toplum olmak, kimi çıkarların ortaklığı demektir. Bu ortaklık, bireyleri bencil olmaktan kurtararak bir üst düzeye çıkarıyor ve bireyler arasında ortak bir çıkar ilişkisi oluşuyor. Eğitim, bu ilişkinin kolayca yapılanmasını sağlıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Çıkarın ortaklığı,</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">bireyci davranmanın önünü kesiyor. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Yaptırımı ise, toplumsal olmanın içeriğindedir. Demek oluyor ki, toplumsal olmak kendini değil, “ötekini” de düşünmek demektir. Ulus olmaya giden asfalt yol da oradan geçiyor. Yoksa, örneğin her inanç grubu, her etnisite, salt kendi çıkarı doğrultusunda bir topluluk kurmaya kalkarsa, bu kez, o toplulukların bir aradalığı önemli bir sorun oluyor.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Böyle sorunları çözmek çok zordur. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Ulusal birlik böyle bozuluyor.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">21. yy. bu hastalıkla boğuşuyor. Etnik ve inançsal yapılanmaların direndiği bir yy.dır bu. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bunu, bir de </span><strong><span style="font-size: small;">özgürlük kılıfına sarıyorlar ki o zaman parçalanma, bölünme, yarılma </span></strong><span style="font-size: small;">hiçbir biçimde önlenemiyor.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Özgürlük denince insanların, </span><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">çok uzun süreler ve kan dökerek can vererek kazandıkları bir güç akla geliyor. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Özgürlüklere de karşı olunamıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Ulusumuz böyle bir açmazın içindedir. İnsan özgürlüğünün, açıkça ortadan kaldırılması demek olan kadınların giyimlerine ilişkin uygulamalar, özellikle Müslüman toplumlarda çok yoğun olarak yaşanıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Örneğin, kadınların başlarını örtmeleri…</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Kadınların kahkaha atmalarının yanlış olduğu… </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Hamile kadınların o halleriyle sokağa çıkmamaları gerektiği vb.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Şimdi bunlar kadınların yaşam biçimlerini bir sınır altına almaktan başka nedir ki?</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Peki, bu sınırlar içinde yaşamayı benimsemek bir özgürlük olabilir mi? </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu, açık seçik, yaşamın bir yanını sınırlamaktan başka nedir ki? </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Ne ki, yaşamın bir bölümüne ilişkin, </span><strong><span style="font-size: small;">inanca yaslanan yasaklardan söz edilerek ortaya çıkan bir yaptırım, </span></strong><strong>türban, başörtüsü, başını örtme yaptırımı </strong><strong><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">biçiminde </span><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">kadınların önüne konabiliyor.</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Ne yazık ki kimi kadınlar, bu yasağa, kendi istekleriyle uyduklarını söyleyebiliyorlar…</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Etekleri yerleri süpüren kara kara giysiler içinde, başı ve boynu sarılı kadınların, (40) derece sıcaklığın boğuntusunu yaşarken,</span><span style="font-size: small;">  </span><span style="font-size: small;">eşinin şortla, tişörtle, parmak arası terliklerle dolaşmasının yanında, bunaltı içindeki o kadının yaşamını, özgürce götürdüğü söylenebilir mi? </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Söyleyebilir miyiz? </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Peki, bu nedir? </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu, doğrudan doğruya erkeklerin karşı cinse uyguladıkları ve zabıtalığını da bizzat kendilerinin gönüllü olarak yaptıkları bir baskıdır ve </span><strong><span style="font-size: small;">bu baskıya kadınlar özgürlüğümüz diye ad takıyorlar.</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Adam önde, şortla ve omuzuna atılmış bir havlu ve ayaklarında parmak arası terliklerle saat 11.oo da denize gidiyor.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Arkasında bir kadın&#8230; “Haşema” denilen, plastik bir kumaştan ya da bezden dikilmiş ve saçlarının ucundan, ayak başparmağına değin vücudunu sarmış, mavi renkli bir giysi içinde, iki küçük çocuk, küçük olmalarının avantajı ile mayolarını giymiş, annelerinin elinden tutarak, </span><strong><span style="font-size: small;">önde giden mağrur ve egemen babalarını</span></strong><span style="font-size: small;"> izliyorlar…</span><span style="font-size: small;">  </span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Şimdi bu görünümde erkek mi özgür oluyor, kadın mı ?</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu hali, “özgürlüğümdür!” diye açıklayan çok kadın var! </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Oysa bu, yanlış bir tanımlama! </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu, bir kısıtlamadır; erkeğin egemenliğinin altında bir zorunluluk yaşamaktır;</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Ve özgürlükle falan hiçbir ilişkisi yoktur ve olamaz/ olmamalıdır!</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Kimi siyasalar, bu durumları, açık seçik bir biçimde kullanarak, savunarak oya dönüştürüyor. Bu davranışı ve anlayışı da “inanç özgürlüğüdür” diye savunuyor.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Nasıl yapılabiliyorlar bunu?</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bir şeyler söyleniyor, geveleniyor ya…</span></p>
<p><span style="font-size: small;">İyi çıkar sağlanabiliyor(!).</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu görünümler, açık olarak söylenmelidir ki insanları, etnik ya da inanç baskısı altında tutarak, eğitimin, değiştiren ve dönüştüren yanından yoksun kalmalarını sağlamaktan başka bir yararı yoktur, olamaz!</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu anlayıştan utanç duymaktan başka bir şey yapılabileceğini düşünemiyorum.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Çağdaşlığın önüne ancak, bu tutum ve davranışlarla geçebilirsiniz.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Ne ki bu tutum sizi ancak yıkıma ve yokluğa götürür, başka bir beklentiniz olmamalıdır…</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><strong>Eğitim ancak;</strong></p>
<p><strong>Yaşam için;</strong></p>
<p><strong>Üretim, tüketim için;</strong></p>
<p><strong>Gelişme ve ilerleme için;</strong></p>
<p><strong>Birey ve toplum için;</strong></p>
<p><strong>Toplumsallık için ve doğru, sağlam ilişkiler kurabilmek için;</strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong></p>
<p><strong>V A Z G E Ç İ L M E Z D İ R.</strong></p>
<p><strong>EĞİTİMİN HEM B İ Ç İ M İ,</strong></p>
<p><strong>HEM DE İ Ç E R İ Ğ İ, </strong></p>
<p><strong>BU AMACA HİZMET EDECEKTİR; </strong></p>
<p><strong>ETMELİDİR!</strong></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref1">[1]</a><span style="font-family: Arial;"><span style="font-size: x-small;"> Bu bölüm için, </span><strong><em><span style="font-size: x-small;">Efdergiyyü.edu.tr Dr. Ahmet Yayla Eğitim Kavramının Etik Açıdan Analizi </span></em></strong><span style="font-size: x-small;">yazısından yararlanılmıştır.</span></span></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref2"><strong><strong>[2]</strong></strong></a><span style="font-family: Arial;"><strong><span style="font-size: x-small;"> muhsinsener.name</span></strong><span style="font-size: x-small;"> sitesindeki </span><strong><em><span style="font-size: x-small;">Eğitim ve İdeoloji </span></em></strong><span style="font-size: x-small;">başlıklı makaleye bkz.</span></span></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/468/egitim-yasam-ve-toplum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eğitimin Mutlak, Bir İdeolojisi Vardır; Olacaktır!</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/460/egitimin-mutlak-bir-ideolojisi-vardir-olacaktir/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/460/egitimin-mutlak-bir-ideolojisi-vardir-olacaktir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Jun 2014 20:44:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim ideolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[milli eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[muhsin]]></category>
		<category><![CDATA[sener]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=460</guid>
		<description><![CDATA[Muhsin ŞENER Milli Eğitim Bakanlığı E.Müfettişi muhsinsener@gmail.com  İdeoloji[1], pratiğin düşünce, hayal ya da tasarım halidir. İnsanlıkla yaşıt bir kavramdır o. İnsan kendini ve çevresindeki şeyleri ve onların birbirleriyle ilişkilerini ve kendisinin o varlıklarla olan ilişkilerini düşündüğü ve bir yargıya vardığı anda oluşuyor. Düşünme ve us edimleri salt insana özgü olduğu için yeryüzündeki öteki canlıların ideoloji [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Arial;">Muhsin ŞENER</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Milli Eğitim Bakanlığı E.Müfettişi</span></p>
<p><a href="mailto:muhsinsener@gmail.com"><strong><em><span style="color: #0000ff; font-family: Arial;">muhsinsener@gmail.com</span></em></strong></a></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span><span style="font-family: Arial;">İdeoloji</span><a title="" href="#_ftn1">[1]</a><span style="font-family: Arial;">, <strong><em>pratiğin düşünce, hayal ya da tasarım </em></strong>halidir. İnsanlıkla yaşıt bir kavramdır o. İnsan kendini ve çevresindeki şeyleri ve onların birbirleriyle ilişkilerini ve kendisinin o varlıklarla olan ilişkilerini düşündüğü ve bir yargıya vardığı anda oluşuyor. Düşünme ve us edimleri salt insana özgü olduğu için yeryüzündeki öteki canlıların ideoloji ile ilişkisi yoktur. Kavramı ilk kez Pierre-Jean-George Cabanis’in kullandığı (1757- 1808),  Marx’ın bu tarihten elli yıl sonra bu kavram çevresinde düşündüğü ve yazdığı; Alman İdeolojisi’nde</span><a title="" href="#_ftn2">[2]</a><span style="font-family: Arial;"> konuyu özne, bireylerle bireyler ve bireylerle toplumlar arasındaki ilişkiler, aile ilişkileri, iş bölümü ve toplumsallık yönlerinden enine boyuna ele alıp incelediği anlaşılıyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">İdeoloji konusunda güvenilir kaynaklar arasında Etienne Balibar’ın</span><a title="" href="#_ftn3">[3]</a><span style="font-family: Arial;">, Jorge Larraın’in</span><a title="" href="#_ftn4">[4]</a><span style="font-family: Arial;"><strong><em>, </em></strong>Karl Mannheim’ın</span><a title="" href="#_ftn5">[5]</a><span style="font-family: Arial;">  eserlerini sayabileceğimizi düşünüyorum.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ülkemizde hala uzantıları olan bir dönem bu kavramdan korkuluyordu. Bir düşünceye ideolojik damgası basılmaya görsün, artık o düşüncenin neliğini bir kenara atın, adını bile anamıyordunuz. Ceza Yasamızın kaldırılan 141. ve 142. Maddeleri ile ideolojiler en ağır yaptırımlara uğruyordu. Bu düşünceleri savunanlar da öyle.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Galileo’nin  “evren, matematiğin diliyle yazılmış bir kitaptır.” Sözü, evreni anlamanın görev olduğunu, bunun için de  matematiğin dilini bilmek gerektiğini ilk bakışta açıkça  anlıyoruz. Belki kavrayamıyoruz, ne ki anlıyoruz. Yani matematiğin dilini öğrenmeden evreni anlayamayamayacağımıza göre matematik mi öğrenmeliyiz? Bunu mu dayatıyor Galileo? Hayır, böyle bir şey değil. Söylenen evreni anlamak ve kavramak için çaba harcamalısınız, onu anlamak ve kavramak için bu çabaya gereksinim vardır, eğer böyle bir çabanız olmazsa evrenden yararlanamazsınız denmek isteniyor. Kaldı ki matematiğin  evrenselliği onun   usla olan ilişkilerini de önümüze koyduğu için usunuzu kullanma zorunluğunun da unutulmaması gerekiyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">İdeoloji kavramı,18.yy. Aydınlanmacılığının arka planını oluşturmuş, bu dönemin kültürel, felsefi ortamı </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">içinde üretilmiştir. Bu bağlam, kavramın usa en derin inancı gerektiren bir düşünceler bilimi ve eski düzene karşı eleştirel bir silah olarak ortaya çıkmıştır. İdeolojinin bu iki özelliği birbirine bağlıdır ve birbirlerinden ayrı olarak düşünülemez. Bu yapısı içinde Aydınlanmacılar akıldışı, metafizik ve dine yaslanan düşüncelerle eleştirel boyutlarda çatışma olanakları vermişlerdir. (…)ideoloji bir bilim olarak ilerleme, us ve eğitime güvenmeyi gerektiriyor ve insanların özgürlüğüne inanıyordu. (…) Usu savunmak ve ilerici olmayan tüm düşünceleri eleştirmek için kullanılan bir ifadeydi. (…) Modernizm,  maddi ilerlemedir; maddi şeylerin üretimdeki büyümesidir anlayışını kökleştirmiştir. Metafizik din ve mitoloji, doğayı kontrol altına almaya ve üretimi arttırmaya yetmemiştir. O nedenledir ki ideolojik biçimler olarak bunlara saldırmak gerekir.</span><a title="" href="#_ftn6">[6]</a></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Marx,  egemenlik ve sömürünün eski ve yeni biçimlerinin maskesini düşürmek amacıyla ideoloji kavramını geliştirdi. İdeolojinin, toplumlardaki çelişkileri maskeleyerek sistemin kendini yeniden üretmesini sağlayan bir bilinç olduğunu gösterdi, anlattı. Kurtuluşa karşı çıkan ve ona engel olacak güçleri eleştirmek gerektiğinin de altını çiziyordu.</span><a title="" href="#_ftn7">[7]</a></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">L.Althusser, ideoloji kavramının içeriğinde bulunan maddi, manevi, fikri ve ideal varlıkların tanımlarını ve açıklamalarını yaparak konuya<strong>, ayrıntılarda</strong> açıklık getirdi. İdeolojinin oluşması için özne ile yani birey ile arasında somut bir ilişkinin olması gerektiğini; bu somut ilişkinin ise fikirsel, tasarımsal, düşünsel, yargısal olabileceğini; özne aracılığı ile bu somut ilişkinin uygulanabilir, reddedilebilir, benimsenebilir vb. vb. olabileceğini anlattı<strong>.  Değişim ve dönüşümün maddi biçiminin</strong> ideoloji olduğunu, o biçimin de fikirsel, tasarımsal, edimsel, bilinçsel vb. vb. olabileceğini ileri sürdü. Althausser, ideolojilerin ideolojik etkilerinin pratikte apaçık olduğunu ve izlenip görülebileceğini  ileri sürdü.</span><a title="" href="#_ftn8">[8]</a></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Saffet Murat Tura’nın, Freud ve izleyicilerinin önemli kaynaklar arasında saydığı <strong>Rüyaların Yorumu</strong>’na benzeyen bir yapıtı yayımlandı</span><a title="" href="#_ftn9">[9]</a><span style="font-family: Arial;">. Tura bu yapıtta, Freud’un sözü geçen yapıtındaki çalışmaya benzer bir yöntemle, Cemal Kafadar tarafından yayımlanan <strong>Rüya Mektupları</strong> adlı yapıtta geçen 17.yy.da Üsküp’te yaşadığı anlaşılan Asiye Sultan’ın, kendisine Şeyh olarak seçtiği, o zaman diliminde Uziçe kasabasında yaşamakta olan Halvetiye Tarikatından Muslıhiddin Efendi’ye yazdığı mektuplarda, gördüğü  rüyaları  (bu rüyalarda Şeyhle arasında geçen olaylar yer alıyor) yorumlamasını ister. Bu yorumlamaların Asiye Sultan’ın Şeyhe karşı duyduğu cinsel yakınlığın da izleri vardır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong>Şeyh ve Arzu</strong>’yu okurken kendimi,  birdenbire eğitim alanına sürüklenmiş ve bugün Türkiye’de eğitimin ideolojisine nasıl bakmak gerektiği konusunu düşünürken buldum. Eğitim konusunun ideoloji ile ilişkisi ve bugünün, ülkemizdeki Temel Eğitim ve özellikle Ortaöğretimin bu yönden durumunun tartışılması gerektiğini dayattığına tanık oldum.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Türkiye’de eğitim, <strong>milli eğitim</strong> olarak tanınır ve bilinir. Milli olmak eğitimimizin ana ilkesidir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Milli olmak ne demektir?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Milli olmak, Atatürk’ün  <strong>“Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk milleti denir” </strong>tanımlamasındaki Türk Milleti kavramında içerilmiş olan neyse odur.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Demek ki Türklük, öncelikle eğitimin amacından da ötede bilinç olmak durumundadır. Bilinç, bireyin öteki bireylerle, doğal ve toplumsal yapılarla kurduğu ilişkilerin belirlediği ve oluşturduğu, bedenleştirdiği neyse o dur. Bu bilincin içeriğinde ise önce <strong>Türk Olmak</strong> bir alan oluşturmaktadır. Bu alan bir tabandır. Bilinç, o tabanın üzerine oturtulacak öteki yapılarla birlikte ortaya çıkan bir tindir, evrendir. Türk insanının ontolojik yapısı, epistemik birikimi, bu cümleden olarak inançları, yaşayış biçimi yani kültürü ve tüm bunların gelenekle ilişkileri ile ortaya çıkan kocaman bir birikimdir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Özet olarak tanımlamaya çalıştığımız bu birikimin adı <strong>Türk Olma </strong>bilincinden başka bir şey değildir. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Eğitimin önce, Türklük kavramı çevresinde kurulacak olan bir birlik oluşturma görevi olmalıdır. Bu görev bireyleri geçmişlerini öğrenme zorunluğu ile karşı karşıya getiriyor. Bireyler tarihlerini çok iyi bilmelidirler. Eğitim, en azından bu görevi yapabilmenin anahtarlarını vermek, kazandırmak  zorundadır.  Bu kazanım, bireylerin Türklük ve Türk olmak kavramları çevresinde bir el elelik, bir kucak kucağa olma, birbirine güvenme ve sarılma ve destekleme anlayışının oluşmasını sağlayacaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Burada  ideoloji, <strong>Türklük ve Türk Olmak biçiminde</strong> karşımıza çıkıyor. Bu ideolojinin yönlendirmesine karşı olamayız, olmamalıyız. Onsuz olunamayacağı; birlik halinde olmadan yaşanamayacağı ve bir bilincin oluşturulamayacağı çok açıktır. Bu durum, tüm bireylerce bilinmeli ve benimsenmelidir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Tam bu noktada, <strong>Türkçülük</strong> ve zamanın ruhuna uygun <strong>evrensellik</strong> kavramlarını anımsıyoruz. Geçmişteki Türkçülüğe mi döndüreceğiz eğitimle, çocuklarımızı? Evrensel insan, evrensel düşünce, dünya insanına ulaşmak istemiyor muyuz yoksa?&#8230; </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu sorular hemen kıvrılıyor. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Türkçülük akımlarına falan dönmek söz konusu olabilir mi?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bugün dünyanın her yanında iş bulan, çalışan ve üreten o denli çok Türk var ki…Bunları nasıl görmezden gelebiliriz?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ne var ki tüm bu yaşamsal gerçekler bizi, <strong>Türk Olmak</strong> kavramından ve onun içeriğinden uzaklaştıramaz, uzaklaştırmamalıdır! Hatta bu bilinç içinde sayabileceğimiz, örneğin yiğitlik, güçlülük, Köroğlu gibi, Pir Sultan gibi olmak pratikleri evrensel ölçüler içinde yumuşatılarak bu kavramların ontolojilerinde bulunan <strong>sözüne güvenilirlik, yardımseverlik, adaletli olma</strong> gibi epistemik alanların  eğitim aracılığı ile kuşaklara benimsetilmesine de yardımcı olacaktır, olmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Öte yandan, inançsal tinsel dünya içinde, özellikle dinin, örf ve adetlerin, gelenekselin… sürdürülme çabalarına, tutum ve davranışlara karşı dikkatli olmak gerekiyor.  Bu alan, zaman zaman ve yer yer kişisel ya da kimi toplulukların amaçları doğrultusunda çıkar ilişkileri için bile kullanılabilir; kullanılabiliyor… Eğitimin bu alanlardaki çalışmaları, bu çıkar ilişkilerini ortadan kaldırarak  yaşam pratiğini sağlam bir tabana oturtmak görevi vardır, olmalıdır. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ülkemizde <strong>eğitim üzerinde çok önemli yeni ve geriye götürücü uygulamalar</strong> yapılmaktadır. Cumhuriyetle birlikte Atatürk Devrimleri doğrultusundaki yenilikler ve değişikliklerle, <strong>Türk Olmak</strong> düşüncesinin tabanındaki alan düzene sokulmuştur. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Örneğin, tarihimiz yeniden ele alınmış ve Türklerin tarihleri araştırılarak, incelenerek, Osmanlı’nın toplumsal artıkları üzerine kurulacak olan yeni Cumhuriyetin vatandaşının <strong>Türk Olmak</strong>’tan ne anlaması gerektiğine ilişkin bir ideoloji ortaya konulmuştur.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Dil Devrimiyle bu ideoloji, fikirsel, bireyler arası ve toplumlar arası ilişkilerde verimi, verimliliği arttırmak üzere Türkçe konuşmak ve yazmak için yeni alfabe hazırlanmıştır. Toplumun çok az bir bölümü okuyup yazabildiği için, okuma-yazmayı kolay yoldan arttırmak üzere yapılan bu yenilenme çok kısa zamanda ürünlerini vermiştir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ne var ki bu yeniliklere daima bir karşıt görüş ve direnme oluşturularak bu bugünlere gelinmiştir. Türk<em> T</em>arihinin incelenmesini ve araştırılmasını <strong>kafatasçılıkla</strong> yaralamak ve suçlamak gibi bir ortam yaratılmaya çalışılmıştır.  Bu ortamın oluşmasına,  zaman dilimi de yardımcı oldu. Almanya’da, İtalya’da faşist yönetimlerin ortaya çıkmış olması; tarih araştırmalarında, o zamanlar Gustave Le Bon’un çok tutulan yapıtları bu karşı olmaya yardım etmiştir. Bu gün ülkemizde Türkçülük bu öyküsü nedeniyle ideoloji konusuna <strong>Türk Olmak</strong> noktasından bakılmış olmasını bile hoş görmeyen kesimler vardır. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Zafer Toprak oldukça hacimli (615 sayfa) yapıtında</span><a title="" href="#_ftn10">[10]</a><span style="font-family: Arial;"> bu konuyu enine boyuna inceliyor:</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">“Atatürk, yaşamının son on yılını yeni insanı kurgulamaya hasrediyor s.11”.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">“Dün ile bugün arasında teleolojik bir bağ kurma tarihçilerin geleneklerinden biridir. (…) günümüz değer formlarıyla geçmiş algılanmaya çalaışılıyor. Temel hak ve özgürlükler,  demokrasi ve katılım ve benzeri kaygılar sanki ezelden ebede varmışçasına geçmişe yansıtılıyor. (…) Türkiye çağdaş bilim ve eğitimi ancak 30’lu yıllarda yakalıyor.(…) Antropoloji, bir yandan kültür devrimini körüklerken öte yandan gizli sürdürülen bir ideolojik savaşta da saf tutuyor. Ari ırkı yücelten Nazi antropolojisi brakisefal tezlerle çürütülmeye çalışılıyor.Bu süreç Batıda  Türkiye insanı için tortusal önyargıların  giderilmesini de sağlıyor (s.13).”</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">(…) “Atatürk’ün siyasal, toplumsal ve kültürel alanda gerçekleştirdikleri, Cumhuriyet Türkiyesinin insanına yeni bir kimlik arayışı, Batı’daki fikir hareketleriyle yönünü buluyor. Bu süreçte, J.J.Rousseau, ve Toplumsal Sözleşmesi adlı yapıtı, Montesquieu’nün ‘somut birey’,  ‘hürriyet’ ve ‘güçler ayrılığı’ ilkeleri yerini Rousseau’nun ‘soyut birey, milli egemenlik, güçler birliği’ ilkelerine bırakıyor s.14”.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">“(…) 30’lu yıllarda artık Atatürk farklı bir ‘Aydınlanma’ya yöneliyor. Tarihin yerini arkeoloji, sosyolojinin yerini de antropoloji alıyor. Kültür alanında savunma hatları on binlerce yıl geriye çekiliyor. S.14”  </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">“ (…) Batı’nın aşağıladığı Türk ırkı, antropoloji ve arkeoloji sayesinde aklanacaktı. Batı’da modası geçmiş ( o zamana göre bile…) uhrevi trih anlayışı Türklere uygulanıyordu. Türklerin Nuh Peygamber efsanesi doğrultusunda Babil’den kopup Ortaasya’ya geldikleri, orada çoğalarak batı sayaya göç ettikleri ileri sürülüyordu. Türkler tarafından kurulan devlet ve uygarlık silsilesi ve Türklerin siyasi, medeni yaşayışları Batı literatüründe tahrifatla doluydu. S.150” </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Yapıttan yapılmış bu alıntılar, Türk olmak konusundaki çalışmaların yaslandığı bilimsel tabanı açıkça ortaya koyuyor ve karşı koymaları da temelden çürütüyor. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu topraklar üzerinde yaşayan insanların/ insanımızın <strong>olmak, var olmak</strong> anlamında ontik (varlıksal, var olmaklık)  açısından sağlam bir tabanı vardır. O derecede sağlam olan bir önemi de var. Bu sağlamlık ve önem bir felsefeye, bir tarih bilincine ve giderek bir geçerliliğe yaslanır.  Vatan dediğimiz, üstünde yaşadığımız bu topraklara savaşarak, insan kanı dökerek gelip yerleşmiş olan Türk Boyları, gittikçe büyüyen ve genişleyen bir imparatorluk kurmuşlar ve bu imparatorluğun altı yüzyıl bayrağını, Tuna Nehri kıyılarından ta Nil Nehri kıyılarına ve Mezopotamya ovalarına kadar götürmüşlerdir. Bu bölgelerde kurdukları egemenlik ilişkileri içinde yönetim, denetim, kültür ve uygarlık alanlarında  bir sürü yapıtlar yaratmışlardır.  </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Geniş sınırlar içindeki dünyada, İslam anlayışına uygun bir kültürün egemenliğini sürdürmesi, öteki inanç toplumlarının o konulardaki hak ve özgürlüklerini hiçbir zaman çiğnemedi. Devlet olmak ve onun gücünü benimsetmek konusundaki <strong><em>dayatmaların</em></strong> dışında, herhangi bir baskıları olmamıştır. İnsan ilişkilerinin ortaya koyduğu bu varlıksal yapılanmanın geleneğe, kültüre, bilim ve bilgiye, askersel güce yaslanan bir yapılanma olduğu biliniyor. Bu gücün zayıfladığı yerde ve zaman diliminde dağılmanın ve parçalanmanın ortaya çıktığı da bir tarihsel gerçeklik olarak duruyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Öte yanda, epistemik açıdan <strong>Arap-Acem -Türk ve müslüman</strong> bir cemaat halinde yaşayan  bir kültürün kurduğu ve bu yönde geliştirip zenginleştirdiği, yaydığı bir  epistemik taban da vardır. Bu bilgi birikiminin İslam anlayışı doğrultusunda bir yazın, İslami bilimler, tasavvuf alanlarında yapıtlar yaratılmasına ve tarihe mal edilmesine hizmet etiğini önemle vurgulamalıyız. Ne var ki,  salt sözü edilen alanlarda yapıtlar vermenin yetersizliği ve gelecek aydınlık günleri ve çağları muştulamadığını da hemen yanı başında söylemek durumundayız. Konunun bu yanı yazımızın kapsamı içinde olmadığı için ayrıntıya girmiyoruz.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu ontik ve epistemik birikimin yarattığı taban, imparatorluğun dağılma ve yıkılma dönemine değin sürmüş ve 20. yüzyılın başında, Anadolu’nun yabancılarca işgal edilmesi üzerine,  Anadolu insanının  büyük çabası  ile  başta Mustafa Kemal ve onun silah arkadaşlarının önderliğinde verilen Kurtuluş Savaşı ile  Anadolu toprakları kurtarılmış ve  Osmanlı Saltanatı yıkılarak yerine  Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Bu yepyeni devlet,  <strong>Devrimlerle</strong> köklü ve sağlam değişimlere gitmiş, yönünü dünya uygarlık ve kültürüne çevirerek canla başla çağdaş bir yapı kurmaya çalışarak bu günlere gelmiştir. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Cumhuriyet 100 yıla yaklaşan bu süre içinde, çağdaş yasalarla getirdiği hukuk düzeni içinde yeni bir vatandaş tipi gelişti. Bu tip, artık Osmanlı’nın <strong>“teb’a” </strong>diye adlandırdığı tip değildir, olmayacaktır da! “Teb’a”nın bağlanmak zorunda olduğu Padişahlık Kurumu, ortadan kalktığı ve onun yerine uygar insanların benimsediği <strong>vatandaşlık</strong> kurumu getirildiği için, kendi kendini yöneten ve kendini yönetecekleri de yine kendisinin seçtiği bir sistemin içinde yaşamaya ve “<strong>i n s a n”</strong> olmasının onurunu taşıyan bir birey olmaya doğru koşmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Teb’a artık, başka bir varlıksal yapı olmuştur, olmalıdır. O teb’a değil kendi kendisini yöneten bir bağımsız insan haline gelmiştir. Yaptıklarıyla, hakkı ve hukuku ile, güvenceleriyle insanlığından onur duyması istenmektedir ondan.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Teb’a’nın, tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak gördüğü ve benimsediği Padişah ortadan kalktığı için artık böyle bir bağımlılıktan söz edilemeyecek olması,  vatandaş olmanın bir gereği haline gelmiştir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ayrıca;</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">devletin din buyruklarıyla değil, vatandaşın kendisinin seçtiği temsilciler tarafından yapılan yasaların buyruklarıyla yaşamın düzenlenmesi demek olan laiklik ile; </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">tüm eğitim kurumlarının Eğitim Bakanlığının yönetimine verilmesiyle oluşacak olan eğitim birlik ve beraberliği ile; </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">yeni ABC’nin getirdiğiolanaklar doğrultusunda kolayca okumak, yazmak gibi bir olanağa kavuşulması sonunda  bilgi ve görgüsünün artmasıyla; </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">uygar ulusların giyim-kuşamlarına uygun bir giyim kuşam içinde yaşamak olanaklarıyla;</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">yepyeni bir vatandaş ontolojisi ortaya çıkmıştır. Bu vatandaşın yaslandığı tin dünyası artık yaşama, doğaya ve toplumla, bireysel ilişkilere dayanan bir yaşam olacaktır. Böyle bir vatandaşın        </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Osmanlının kültürü ve bilgi birikimi, bilimi ile yaşamını sürdürmesi mümkün olamayacağı için  gelenekteki  birikimlerin gözden geçirilmesi gerekmiştir. Olabildiği ölçüde geleneksellikten ayrılarak evrenselliğe doğru yol alınacaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Artık teb’a değil vatandaş vardır ve o vatandaşın yaslandığı varlıksal ve bilgisel taban çok farklıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Osmanlı toplumunun ontik ve epistemik yapısı, Türklerin binlerce yılda kurup yönettikleri devletlerden gelen yönetim ve devlet  kavramlarının İslam epistemesiyle yeniden yuğrulması sonucunda oluşmuştu. Bu yapılanmanın hamurunda İslami özelliklerin ağırlığı hem çoktur hem de vazgeçilemezdir. Bu ağırlıkların Cumhuriyetin kurulmasından sonra oluşturulan ve oluşturulması için uygun ortamın ortaya çıkmasının yarattığı ontik ve epistemik yapıda İslam epistemesinin artık ağırlığı olmayacaktır. Dinsel anlayış ve kavrayış ile devlet yönetilemeyecektir ve yönetilmemelidir. Eğer bu yoldan dönülemezse o zaman tekrar “teb’a” olmak gerekmektedir. Vatandaşlıkla teb’alık bir arada olamaz, olmamalıdır! O zaman insan onuru diye bir kavramdan söz edilemeyecektir. Çünkü o onur, teb’ya ait değildir, padişaha aittir. Oysa artık padişah ta yoktur, kovulmuştur!</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Burada, Cumhuriyetle birlikte getirilmiş olan <strong>dünyevilik</strong>, dünya yaşamı kavramına da dokunmalıyız. Osmanlı Toplumunda  <strong>“dünyevilik”  değil “uhrevilik</strong>”  vardı.  Bu dünya değil, öteki dünya önemli ve gerçekti. Esas olan öteki dünyadır. Bu dünya öteki dünyayı kazanmak içindir. Bu anlayış uhrevilik anlayışıdır. Bu anlayış laiklikle yıkılmıştır. Bu anlayışın insanı, bir lokma bir hırka anlayışıyla yaşar.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Yahya Kemal’in, kendi işinde gücünde, etliye de sütlüye de karışmayan, tevekkül içinde yaşayan bir tip olarak tanımladığı Mehmet Efendi hayali vardır, düz yazılarından birinde geçer; işte tam o tipin ortamıdır uhrevilik. İçinde yaşanılan, üretilen ve tüketilen bu dünya, salt bir sınav yeri olarak anlaşıldığından geçici bir yaşam dilimi ve geçici yaşanılan bir yer olarak anlaşılmıştır ve benimsenmiştir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Böyle bir anlayış, ancak bağımlı insanlar yetiştirmeyi getirir. Büyükler ve bizi yönetenler her şeyi bizden çok daha iyi bilirler ve onların dediklerini aynen yapmalı, karşı çıkılmamalıdır(!). Böylece kitleler ister istemez teb’a olmak zorunda kalırlar. Otorite onlara bakar. Onları doyurur, ihtiyaçlarını temin eder, onlar da otoriteye bağlılıklarını sürdürmeyi seçerek yaşamlarına devam ederler.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Kuşakları böyle bir anlayıştan çıkarmak, zamanın ruhuna yanıt verebilecek bilgi ve yeteneklerle donatılmış; salt  tüketmeyen, önce üreten ve ürettiğini adil ölçüler içinde dağıtan, dinamik ve çalışkan insanlardan kurulu bir toplum olmak zorunluğu vardır. Bu zorunluğa uyan bir toplumsal yapılanma gerekmektedir. İnsanların özgür ve söz sahibi oldukları toplumlarda,  yani demokratik toplumlar ancak böyle toplumlar olabilirtler. Ya da böyle toplumlar ancak demokrasiler içinde oluşabilir. Bu toplumlarda insanlar kendilerini önce insan olarak tanımlarlar. Ardından Türk, Kürt, Alman, Fransız, Müslüman, Hıristiyan, Musevi, sporcu, eğitici, esnaf, terzi, vb. vb. tanımlar gelir.  Bu toplumlarda önce eğitimci, sonra Türk; ya da önce terzi sonra hıristiyan, önce Müslüman, sonra Türk falan gibi tanımlar yapılamaz, yapılmaz. Bu tip tanımlar bir ve beraber yaşama anlayışını tahrip eder, yok eder. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Oysa toplum halinde yaşarken yukarıdan beri yapılan açıklamalarda da görüleceği gibi, bir birlik ve beraberlik oluşturmak ve onun kural ve kuramlarını oluşturmak zorunluğu vardır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">İki yüz yılı aşkın bir süredir, ülkemizde böyle bir demokratik toplum oluşturma gayretimiz vardır. Cumhuriyet, bu çabalarımızın en tepe noktası olmuş ve toplumumuz yüz yıla yakın bir süredir bu yapılanma içinde gelişmesini sürdürüyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ne var ki,  21.yy.a girerken okullarda yapılmakta olan eğitim, hem biçimsel hem de içeriksel olarak tamamen değiştirilmiştir. Önce,<strong> eğitim birliği,</strong> yasaya karşın, edimsel olarak kaldırıldı. Temel Eğitim ve Ortaöğretim Kurumları, özelliklerini yitirerek İmam Hatip Okullarına benzetilmeğe çabalanıyor.  </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Temel eğitimde, adı üzerinde, <strong><em>temel olarak, temele konması gerekenlerin verileceği yerler ve kurumlar olarak</em></strong>, ulusallık özelliği bir yana bırakılarak,  dini yanları da olan bir eğitime çevrildi. Okutulmakta olan din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri yanında Kur’an dersleri konuldu. Ayrıca, sosyal bilgiler ve tarih derslerinde yoğunluklu olarak okutulan  İslam tarihi ve Peygamberin Savaşları konularına karşın Siyer dersi konmuş oldu.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Tüm eğitim kurumlarında;</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Kuran öğretilen;</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">İslam dininin hem teorik hem de uygulamalı olarak öğretildiği; uygulandığı;</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">hemen hemen imam hatip liselerinde yetiştirilen çocuklara benzer kuşaklar oluşturularak dünyaya, yaşama, bilime, felsefeye, tarihe, vb. vb. dinsel ve inançsal bakış açısı ile yaklaşan insanlardan oluşmuş bir kuşak yaratma çabasına girilmiştir. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bunun yanında ulusallığımızı diri tutacak olan Ulusal Bayramların kutlanması ve yaşanmasının da oldukça kısıldığı ve salt, saygı duruşu ile savuşturulduğu bir ortama aktarılması tam teb’a yetiştirme düzeninin oluşması anlamından başka ne anlama gelmektedir?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Anayasasında Laiklik ilkesi olan Türkiye’de,  eğitimin dini ağırlıklı bir yapıya götürülmesini teb’a yetiştirmekten başka nasıl açıklayabiliriz?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Anayasasında Eğitimin birliği ilkesi yer alan ve bu konuda yasası da bulunmasına karşın eğitim kurumlarını dini yoğunluklu okullar olarak değiştirilmesi ve Diyanetin kontrol ve denetimindeki Kuran Kursları açmanın başka açıklaması yapılabilir mi? </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Üniversitelerde okuyarak ülkemizdeki çeşitli iş kollarında görev alan insanlarımızın artık dini ağırlıklı bir eğitimden geçirilmesini, dini bütün insanlardan oluşan bir Türkiye  ve Türk toplumu yaratmak öte bir anlamı var mıdır?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Şöyle bir soru ile karşılaşılıyor: </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">İnsanların dinlerini okullarda öğrenmelerinde ne sakınca var ki? Bundan neden rahatsız olunuyor ki?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Türkler dünyanın en eski toplumlarından belki de en eskisi olan; binlerce yıl öncesinden beri  çok sayıda devlet kurmuş, yönetmiş, toplumsal organizasyonlar yapmış bir, zamanının uygarlık eserlerini yaratmış bir toplumdur. Osmanlı da bu devletlerden biri ve en büyüğüdür. Osmanlı, kuşaklarını inanç ve dini yoğunluğu olan bir eğitim içinde yetiştiriyordu. Kur’an ilimleri alanında eğitim ağırlık taşıyordu. Bu okullardan yetişen Osmanlı evlatları altı yüz küsur yıl yaşayan koca imparatorluğu <strong>zamanın ruhunu anlayamadıkları ve kavrayamadıkları için kurtaramadılar ve imparatorluk tarihe gömüldü.</strong> Onun yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, yüzyıla yaklaşan bir süre sonra tekrar Osmanlının eğitim düzenine dönüyor. Bunun nasıl bir açıklaması yapılabilir ki? Tarihin tekerrürünü mü bekleyeceğiz?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Salt eğitim alanında değil, her alanda yönetim, İmam Hatip çıkışlı insanlar tarafından yapılıyor. Yönetim kademelerine atananların hemen tamamı İmam Hatip çıkışlı insanlardan oluşuyor. Kendi aralarında bu okullara kolej(!) demeye başlamışlardır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ortaöğretim Kurumlarını İmam Hatipler ve Anadolu Liseleri olmak üzere ikiye ayırmışlar ve çocukların İmam Hatipte okullarında okumalarını bir zorunlu durum haline getirmişlerdir. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bakanlar Kurulunda çok sayıda imam hatip kökenli bakan vardır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Tüm bunlar eğitimin, ulusal ve  evrensel  kalitesinde çok alt düzeylere düşmesine neden olmaktadır  ve olmaya da devam edecektir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Atatürk ve arkadaşları Cumhuriyeti kurarken onun temeline Laiklik ilkesini koydular. Din alanı ile dünya alanının işlerini, birbirini etkileyen ve birinin ötekine etkinliğini ortadan kaldıran bir sistem getirmişlerdi. Şimdi o sistem yok olmuştur, yok sayılmıştır. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong>Uhreviliğin</strong> öne alındığı bir eğitim sistemi yürürlüktedir.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Atatürk ve arkadaşları, eğitimin <strong>“ fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirme” </strong>idealini eğitimin temeline koymuşlardı. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Şimdi, <strong>naslarla*</strong> tartışılamayacak dini kurallarla hür düşünceli adam nasıl yetiştirilebilecektir? Yetiştirildiği söylense bile, bunun olanağı var mıdır?</span>**</p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Dinin ve inançların önemli getirilerinden biri vicdandır. En azından vicdanın oluşmasında ve insan yaşamında işlerlik kazanabilmesinde inançların çok çok önemli etkisi bulunmaktadır. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">İnanca yaslanan bir eğitim sisteminde vicdanı hür olmak olasılığı var mıdır? </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Vicdanın özgür olması, seçilen ve dayatılan inanç ağırlığı karşısında yenilmeye ve onun emrine girmeye zorunlu olmayacak mıdır?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"><strong>İrfan, bilme, anlama, kültür ve gerçeğe ulaştıran güç, seziş, vargı</strong> gibi anlamlar içeriyor. Din ve inanç esaslı bir eğitimle yetişen insanların yaşamı, dünyayı, olayları, insan ilişkilerin özgürce anlayıp, kavrayıp gerçeğe, gerçekliğe ulaşması mümkün müdür? </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Onları yönlendiren ve biçimlendiren özgürlük alanı değil,  tartışılamayan, tartışılmaması gereken inanç alanıyken o insandan hür bir irfan beklenebilir mi?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Eğitim kurumlarında başörtüsü yasağının kaldırılmasıyla din ve inanç özgürlüğü arasında yıllarca kurulmağa çalışılan ilişkiye yaslanarak, kıyafet yasasına karşın, başları örtük kızlarımızın ve kadınlarımızın artık özgür olduklarına mı sevinmeliyiz, yoksa bir inancın gereği olarak davranan ve biçim alan insanların çoğaltılmasıyla,  özgürlük adına ve  özgür  olmak için, onların bir inancın yayıcıları ve savunucuları olarak görünmelerine mi yanmalıyız?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">En azından başları açık olanların, hem başları hem de saçları temiz hava alarak daha rahat ve daha doğru düşünme ve davranma olanakları olduğu ne denli ortadayken hem de… </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Felsefi açıdan varlık ve bilgi alanlarının üzerinde yine inancın ve dinin etkileriyle oluşan bir baskıdan söz etmeliyiz. Ontolojisini bilimsel verilerle açıklayabilen insanın artık  tartışılamayan ve bilimin içine konamayacak bir takım savlarla açıklanmaya çalışması mümkün olacaktır. Bu durum insanın  tevekküle sürüklenmesini, çevresini sarmış olan bulutu kovmasını ve onun içinden çıkarak etkin ve dinamik bir yapıyı ortaya koyup sürekli olarak değişim ve dönüşüme uğramasına olanak var mıdır? Değişim ve dönüşüm bize karşın, size karşın, ona karşın varken ve sürerken kendini ona uydurmayı değil, ona karşı çıkmayı önermenin bir anlamı olacak mıdır?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu konunun öte yanında epistemik (bilgisel)lik vardır. Bilgi artık iki boyutlu olarak insanın bilincini kurmaya başlayacaktır. İnanç ve dini ilke ve esaslarla oluşan bilgi evreni içinde insan artık doğruyu ararken naslara yaslanmak zorunluluğu karşısında bilincini nasıl özgürce oluşturabilecektir?</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Türkiye’de yaşam, 21.yüzyılın başından beri yepyeni ve bambaşka bir biçime ve içeriğe ulaşmış bulunuyor.  Zaman diliminin getirdiği bir yeni anlayış bu bambaşkalığa yardımcı oluyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Posmodern bir anlayışın içine adeta atılıverdik. Türkiye toplumu postmoderni çok kolay benimsedi. Ayrımında olarak değil, kolayına geldiği için… Ne ki, bu kolay benimsemede bilgi birikim düzeyinin çok etkisi oldu. Ben öyle düşünüyorum. Çünkü açıkça her yerde,r toplumumuz ilkokul dörtten terk düzeyinde bir eğitim birikimi olduğu her yerde yazılıp söyleniyor.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu düzey kent yaşamını anlamaya ve kavramaya bile yetecek bir düzey değildir. Okuma- yazma sorunun en azından biçim olarak çözememiş olan toplumumuzda insanların biçimsel olarak yaşamlarını kente uygun hale getirebilmesi bile sorundur.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Postmodernizm, ülkemiz insanına bir kolaylık, rahatlık getirdi: herkes istediğini yapmakta kendini serbest alımlamaya başladı. Postmodernizm bunu garanti ediyordu. Modernizmin sonrasına böylece herkes istediği bir damgayı basabiliyor ve kendini özgür alımlamaya olanak kazanıyordu. Oysa bu yeniden yapılanma biçimi yozluğu, yüzeyselliği  ve önemli ile önemsizi ayırma  ölçülerini darmadağınık etmiştir. Artık insanımız ciddi bir şey karşısında hemen sıkılıyor, herşeyi hazır istiyor, üretmeden yaşamanın yollarını arıyor, buluyor, uyguluyor; tüm bu edimlerin de özgürlük olduğunu düşünüyor. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Böyle bir yapılanma doğal olarak daha rahat, daha serbest bir yaşam demektir. Ne var ki bu yaşama uygun bir yönetim yapılanmasına olan ihtiyaç ortaya çıkmış o da 21.yüzyılın başından beri bu insan profilinin tam da üstüne rahatça oturabilen bir yönetim anlayışı gelmiştir. Kömürünü, ekmeğini, elektriğini, makarnasını, pirincini, yağını tuzunu….kapısına kadar getiren bir yönetim vardır artık. Çalışmadan, üretmeden en azından yaşam için zorunlu ihtiyaçlarının çoğunu sağlayan olanaklar  varken neden çalışsın ve üretsin?  Bu yönetim böyle devam etsin, yeter bana gibi bir anlayışın oluşması hem insanları tembelliğe yönlendirmektedir hem de büyük sosyal yaraların açılmasına neden oluyor. Hem toplumsal yönden hem de yönetimsel yönden. Bu yaraların kapatılması çok çok zor oluyor</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bir başka nokta da velilerin eğitim-öğretim çalışmalarına doğrudan katılmalarına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Veliler çocuklarının hangi dersleri alacakları konusunda söz sahibi olacaklardır. Veliler çocuklarının eğitimi ve öğretimi konusunda okul yöneticileriyle birlikte katılma ve karar alma olanaklaro getirilmiştir. Bu yeniliğin bir demokratikleşme gibi algılanması da basılan havalardan biri olarak görülmektedir. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bakanlık katında bir telefon numarası ayrılarak velilerin ve öğrencilerin okullarından, öğretmenlerinden bu telefon ile yakınmalarını Bakanlık katına duyurmalarının yolu açılmıştır. Bu yakınmaların Bakanlıkça hemen soruşturmalara dönüştürülmesine ilişkin birçok örnek vardır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bu tip uygulamaların açıklık, şeffaflık, demokratiklik falan filan laflarıyla allanıp pullanması bir aldatmacadan öteye bir anlam taşımıyor. Özellikle temel eğitim aşamasında demokratik olmak gibi bir sınırlılık olmaz, olamaz. Çünkü temel eğitim çocuğun ileriki yıllarda kendi iradesiyle seçeceği  programları izleyebilme yeterliliği içini ihtiyari olan değil,  zorunlu olan, pratikleri ve birikimleri alması gerektiğinden bunların alınıp alınmaması, verilme ağırlığı falan öyle velilerle, öğrencilerle birlikte saptanamaz. Temel eğitimde demokrasi olmaz, olamaz!  Temelin sağlam ve doğru olabilmesi için seçmeye değil zorunluğa dayanması gerekir. Öte yanı fantezi olur, çıkar…Temel eğitimde demokrasi olmaz, demokrasinin insan ölçüleri ve bireysel toplumsal yararlar gözetilerek nasıl olması gerektiği öğretilir, kavratılır.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">“İnsan beyninin önemli bir bölümünün rahim dışında, yani doğumdan sonra, gelişmektedir. İnsan yavrusunun erişkin yetenek ve becerilere ulaşabilmesi başka hiç bir türle mukayese kabul etmeyecek kadar uzun bir çocukluk, yani <strong>b a ğ ı m l ı l ı k</strong> dönemi gerektirir.”</span><a title="" href="#_ftn11">[11]</a><span style="font-family: Arial;">  Biyolojik olan bu bağımlılığı bir buyrukla kaldırma ve yok sayma olasılığı da yoktur, olamaz.     </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Eğitimin mutlak anlamda bir ideolojisi olması gerektiğini söylemiştik.   Öyle sanıyorum ki, yukarıdan beri açıklamaya ve anlatmaya çalıştığımız bireysel ve toplumsal verilerle bu zorunluluk ortaya çıkmış bulunuyor. Kendini, çevresini ve toplumunu, bunlarla ilişkiler kurarak tanımaya, anlamaya çalışan; soru sormaktan korkmayan, o sorularla doğruyu, kendine, toplumuna yararlı olanı öğrenmeye ve kavramaya çalışan insanlar yetiştirmek için sözü edilen verilere uygun davranılmasının gereğinin altını çizelim. </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Bireyin gittikçe egemen olduğu, kendini pazarlamak zorunda olduğu, rekabetin kıskacı içinde yaşamanın olanaklarına göre kendini yetiştirme dayatmasıyla karşı karşıya bulunduğu bir dünyada</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;">Ayakları yere sağlam sağlam basan insanlar yetiştirmek yönetimlerin olmazsa olmazıdır ve bunun başka yolu da yoktur.</span></p>
<p><span style="font-family: Arial;"> </span></p>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref1">[1]</a><span style="font-family: Arial;"><em>Louis Althusser, <strong>İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları(DİA</strong>), İletişim y., 3.baskı, İstanbul 1995 s.46 ve ötesi</em></span></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref2"><em><strong>[2]</strong></em></a><em><span style="font-family: Arial;"> K.Marx- F.Engels<strong>, Alman İdeolojisi (Aİ)</strong>, Sol Y., Ankara 1992, 3.baskı.</span></em></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref3"><strong><em><strong>[3]</strong></em></strong></a><span style="font-family: Arial;"><strong><em> Marx’ın Fesefesi( MF)</em></strong><em>, Birikim y.,İstanbul 1996</em></span></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref4"><em><strong>[4]</strong></em></a><em><span style="font-family: Arial;"> <strong>İdeoloji ve Kültürel Kimlik(İKK) </strong>, Sarmal y., 1995</span></em></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref5"><em><strong>[5]</strong></em></a><em><span style="font-family: Arial;"> <strong>İdeoloji ve Ütopya(İÜ) </strong>, Epos y., İstanbul 1952, 3.baskı.</span></em></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref6">[6]</a><span style="font-family: Arial;"><strong><em>İKK</em></strong><em>, s.21-22</em></span></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref7">[7]</a><span style="font-family: Arial;"> Agy. s.23</span></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref8">[8]</a><span style="font-family: Arial;"> DİA, s. 46-64</span></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref9"><em><strong>[9]</strong></em></a><em><span style="font-family: Arial;"> <strong>Şeyh ve Arzu</strong>, Metis y.,İstanbul 2008, 2.baskı.</span></em></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref10">[10]</a><span style="font-family: Arial;"><em>Zafer Toprak</em><span style="font-size: x-small;">,</span><span style="font-size: x-small;">  </span><strong><em>Darwin’den Dersime Cumhuriyet ve Antropoloji</em></strong><span style="font-size: x-small;">, </span><em>Doğan y., İstanbul 2012, 1.baskı</em></span></p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="#_ftnref11">[11]</a><span style="font-family: Arial;"><em>S.Murat Tura<strong>, Şeyh ve Arzu, </strong>Metis y., s.107</em></span></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/460/egitimin-mutlak-bir-ideolojisi-vardir-olacaktir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Özer TURAN’ın Talan’ı</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/47/ozer-turan%e2%80%99in-talan%e2%80%99i/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/47/ozer-turan%e2%80%99in-talan%e2%80%99i/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 May 2012 12:29:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=47</guid>
		<description><![CDATA[çekiç olmuyorsa sözcükler  “bir şiir neden yazılır”dı &#160; talan’ı[1]  2011de yazlıkta gördüm. turan, yapıtını yazlıktaki adresime göndermiş.  hemen aydın’ı(aydın şimşek)aradım.. turan’la beni buluşturmasını istedim. yapıt kanguru yayınlarından  çıkmıştı. ne yazık ki bu güne değin buluşamadık. turan’ın şiirinden etkilenmiştim. ancak bu yazı  şimdi yazılabildi. &#160; kendine özgü şiir yazabildiğini bu yapıtında açık seçik gösteriyor,turan. bu noktaya gelmenin ne denli yolalmayı gerektirdiğini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><strong><em>çekiç olmuyorsa sözcükler </em></strong><strong><em> “bir şiir neden yazılır”dı</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>talan’ı</em></strong><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Ozer_Turan.htm#_ftn1"><strong><strong>[1]</strong></strong></a>  2011de yazlıkta gördüm. turan, yapıtını yazlıktaki adresime göndermiş.  hemen aydın’ı(aydın şimşek)aradım.. turan’la beni buluşturmasını istedim. yapıt kanguru yayınlarından  çıkmıştı. ne yazık ki bu güne değin buluşamadık.</p>
<p>turan’ın şiirinden etkilenmiştim. ancak bu yazı  şimdi yazılabildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>kendine özgü şiir yazabildiğini bu yapıtında açık seçik gösteriyor,turan. bu noktaya gelmenin ne denli yolalmayı gerektirdiğini ozan takımı çok iyi bilir. ozan olmanın ilk ve önemli koşulu da bu değil mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>/horonlar döküldü omuzlarından/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>bakma bana öyle ey uçurum dilberi</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/kumrular uçtu ya  kıyılarımızdan/</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em> gayri iflah olmaz ömürlerimiz</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/sulara düştü firuze hançerim/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>ateşe damlar su sesi anason akar penceremden</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/</em></strong><em>kuzeyin asi prensi,s.7-48)<strong>;</strong></em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>aşkın homurtulu tarihinde  zincir ve kelepçe</em></strong></p>
<p><strong><em>ersaret günlerindeyiz</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(ateş böcekleri,s.61)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>/horonları omuzlardan dökülmesi</em></strong></p>
<p><strong><em>/uçurum dilberi/</em></strong></p>
<p><strong><em>kıyılardan kumruların uçması/</em></strong></p>
<p><strong><em>firuze hançerin suya düşmesi</em></strong></p>
<p><strong><em>/su sesinin ateşe damlaması ve pencerelerden anason akması/</em></strong></p>
<p><strong><em>aşkın homurtula tarihi/</em></strong></p>
<p><strong><em>ve bu tarihimn zincir ve kelkepçe olması/</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>turan’ın kendine özgü yazışının tanıkları gibi algılanabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şiirde,bir imgenin,  bulunduğu mekanda ne söylediği/ne söylemek istediği değil, salt kendi başına birşeyler söylemesi, çağdaş sanatın belirgin özelliklerindendir.<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Ozer_Turan.htm#_ftn2">[2]</a></p>
<p>örnek olarak alınmış olan dizilerde söylenenler  tek başlarına bir söylemi yapılandırmaktadırlar. bu söylemlerin,  bir müzik yapıtının dinleyenlere geçmesi ve onları etkisi altına alması olarak dillendirlen durumu da kapsadıklarını  görüyoruz.</p>
<p>hatta bu örneklerde  açıkça betimler vardır. o betimler  salt betim olarak kalmıyorlar. okuyucuya da geçiyorlar. tıpkı dinlenen müzik nameleri gibi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>horonlarla,</em></strong></p>
<p><strong><em>dilber ve uçurumla,</em></strong></p>
<p><strong><em>kumrularuın uçması ve ömrün artık iflah olmaması,</em></strong></p>
<p><strong><em>suya düşen firuze</em></strong></p>
<p><strong><em>hançerin ateşe damlayan su gibi anasonun pencerelerdn akması,</em></strong></p>
<p><strong><em>homurtula aşkın zincir ve kelepçe olması</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>gibi betimlerin  altını kazımayı  kulak ardı etmiyor ozan. iğneyle de olsa bu kazıyı  gerçekleştiriyor. ,</p>
<p>bu betimlerin tek başlarına  şiir okuyuıcusuna söyledikleri ile yetinilmeyerek bu durumların duygu dünyamızdaki yansımalarının da altını çizmek,  şiiri yakalamak bakımından çok önemde ve önde  bir iştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu şiirsel yapılanmaya, bir de toplumsalı ekleyebilirseniz şiir adeta tatlanır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>turan şiirlerinde buna önemle yer vermiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>hindistanı işgal edenler</em></strong></p>
<p><strong><em>altı yüz bin dokuma işçisinin</em></strong></p>
<p><strong><em>parmaklarını kestiler</em></strong></p>
<p><strong><em>medeniyetti bunun adı</em></strong></p>
<p><strong><em>m e d e  n i  / n i  y e  t</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>(s.21)</em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>çölde açan çiçeklere benzer rengarenk sesleri</em></strong></p>
<p><strong><em>kalbime üşüşen yoksul çocukların</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(s.27)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> ne çok utandım kanlı tarihten</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>(s.25)</em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>ezilmiş halkların özengisinde</em></strong></p>
<p><strong><em>yeryüzünün bütün halkları kardeş olsun diye</em></strong></p>
<p><strong><em>kendi ekseninde dönüyordu fırıldak dünya</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(s.23)</em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>toplumsalın içinde çok belirgin bir biçimde çizilmiş tablolar sanki bunlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>medeniyetle medeni/niyet;</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>çölde açan çiçekle yoksul çocuk;</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>kanlı tarih;</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>fırıldak dünya ile kardeş olmak</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>arasındaki karşıtlıkların   diyalektiği,  insan ve topluma yapılmış haksızlıkların diri diri belirtilmesinden başka bir şey değildir.</p>
<p>karşıtlıkların bu diyalektiği, turan’ın şiirine güç katıyor.</p>
<p>hele <strong><em>ezilmişlerin özengisinde  ayağa kalkılarak yaratılıyorsa</em></strong> bu çelişkiler mutlaka çözülmelidirler.</p>
<p>ozanlar bu karalığın altını kalınca çizerek ortaya koyabilirler ancak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>onlardan bunun ötesinde bir şey beklemek olmazdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>turan, bu toplumsal  ve uzantısında evrensel  diyalektik karşıtlıkları  yer yer  şirinin içine serpiştirerek  şiirsel anlatımı bir açmazdan da kurtarmış oluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>seçtiği bu yöntem turan’ın <strong><em> /çekiç olmuyorsa  sözcükler/ “bir şiir neden yazılır”dı/ </em></strong>gerçekliğine  aykırı düşüyor</p>
<p>sanılmamalıdır. şiirin içine serpiştirilmiş toplumsal ve evrensel gerçekliklerin  ayrı ayrı ele alınarak</p>
<p>işlenmesi şiirin işi değildir ve hiç  de olmamıştır/ olmamalıdır.</p>
<p>sorunu ayrıntılariyle ortaya koymaya şiir yetmez.</p>
<p>neye yeter şiir ? salt o gerçeklikleri,  varyozla bilinçlere kazımaya!..</p>
<p>bu, öyle bir kazımadır ki insanın gözlerini faltaşı gibi açar! ,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu işi şiirden başkası da yapamaz!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>o nedenlerle turan’ın şiiri başarılı bir şiirdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>turan’ın şiiri çalışılmış bir şiirdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şiirlerinden alınan;</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> /kadavra zanmanlar s.55/</em></strong></p>
<p><strong><em>/ eflatun  zamanlar s.54/</em></strong></p>
<p><strong><em>/zulum zamanlar s.42/ </em></strong></p>
<p><strong><em>/eskil zamanlar s.39/</em></strong></p>
<p><strong><em>/ ardışık zamanlar s.33)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/havadaki nikotin s. 54/</em></strong></p>
<p><strong><em>/ tütün kokan sokaklar s.53/</em></strong></p>
<p><strong><em>/ tütün kokusu s.62/</em></strong></p>
<p><strong><em>/ nikotin neferi s.64/</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>kavramları,usa gelivermiş de şiirde öyle alınmış şeyler mi?</p>
<p>bunlar, düşünülüp çalışılmış kavramlardır ve derinlikleri de her okuyana göre ayrı boyut içeriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>öte yandan turan ,barışcı bir yaklaşım içindedir. bu, onun şiirinde çok belirgindir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>kalbim benim/çiçekli bahçem/sevgi yumağım</em></strong></p>
<p><em>(s.45)</em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>and dağlarında bir yiğit ölse</em></strong></p>
<p><strong><em>hiyerapoliste ağıt yakar nergisler</em></strong></p>
<p><em>(s.16)</em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bireysel ve  evrensel iki boyut da var şiirinde,barıştan yana yaklaşımını gösteren. <strong><em>sevgi yumağı</em></strong> bir yüreğin,başka bir yanı yoktur ki… sevgi, bir yumak olarak sarmıştır o yüreğin tümünü. onu çözdüğünüz zaman,  sevgi sökün edecektir.</p>
<p><strong><em>and dağları ve hiyerapolis</em></strong>… biri dünyanın bir ucunda, öteki anadolu’da. bu durum, evrensellik boyutunu belirliyor. bireyselden evrensele çizilmiş kalın bir çizgidir bu.</p>
<p>and dağlarına yansıyan bir acı denizli’de beyaz kentin nergislerine dek yansır.</p>
<p>salt o kadar da değil;  nergisler ağlar,ağlar!</p>
<p>bu ağıt sevgi yumağının çözülen ipliğinin bir bir ucudur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>yer yer kimi ozanları çağrıştıran dizeleri de yok değil turfan’ın.</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>dön de bir yol  beri bak ey uçurum güzeli</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>(s.12)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>külebi,bu dizelerde dipdiri  gülüyor. <strong><em>“dön beri bak” </em></strong>sözcükleri onun ünlü bir şiirinde hayat bulmuştu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu sözler,  bir türküde de var.</p>
<p>türkülerden yararlanmak, o türkünün sözlerini aynı bağlam içinde almak</p>
<p>olmamalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>nasıl geçerdi yaralı şairler sırat köprüsünden</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>(s.16)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>dizelerinde de  turgut uyar’a nazire yapılıyormuş izlenimi ediniyorsunuz.</p>
<p>bunlara özen göstermek gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>hele turan gibi “kendine özgülüğü” açıkça ortada bulunan biri için…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şiirlerinde  büyük kent yorgunluğu da dikkat çeken yanlardan biridir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>karanfil fısıltısına sığınmış modern kadınlar</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(s.73)</em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>kapında biçareyim ey yorgun şehir</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(s.45)</em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>büyük kent yorgunluğunun yansımalarıdır bu haykırmalar. kadını da erkeği de  o büyük karmaşanın gizini bir türlü çözememişlerdir.</p>
<p>biçaredirler…</p>
<p>orada yaşamak ve  ne olduğunun çok iyi ayrımında olamamak…</p>
<p>ne ki bir türlü büyük kentten de  uzaklaşamamak…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu çelişkileri hep yaşamak ve elle tutmak…</p>
<p>zor!..</p>
<p>zor ki zor!..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>özer turan’ın şiirlerini seveceksiniz.</p>
</div>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Ozer_Turan.htm#_ftnref1">[1]</a> özer turan<strong><em>, talan</em></strong>,kanguru y.ankara,2011.</p>
<p>ozanın, <strong><em>bir demet karanfil izi,kırk şiir on şair,senden kalan söz yangını</em></strong>  adlı şiir yapıtları da var.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Ozer_Turan.htm#_ftnref2">[2]</a> jale necdet erzen, <strong><em>çoğul estetik</em></strong>, s.105, metis y.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/47/ozer-turan%e2%80%99in-talan%e2%80%99i/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa KÖZ&#8217;de Algılama, Alımlama ve Şiirleştirme</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/45/mustafa-kozde-algilama-alimlama-ve-siirlestirme/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/45/mustafa-kozde-algilama-alimlama-ve-siirlestirme/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 May 2012 12:28:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=45</guid>
		<description><![CDATA[mustafa  köz’ün son şiir yapıtı çigan  şiirleri çerçevesinde algılama,alımlama ve şiirleştirme  işlemlerinin nasıl oluşturulduğuna  bakmak istiyorum. eleştiri yazınımızda,   belki de monografi diyebileceğimiz şiirin oluşum aşamasındaki evrelerini irdeleyen bu bağlamdaki  çalışmaların  çokça yapıldığını  kolayca söyleyemeyiz.oysa monogrfik özellilkli bu yazıların,  şiiri  köküne değin kavramaya, şiir  türünün(doğalki öteki türlerin de…)neliği, ne/neler olmadan şiirin oluşmayacağı/oluşamayacağı; şiirleştirmenin ne menem bir şey olduğu, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><strong>mustafa  köz</strong>’ün son şiir yapıtı <strong>çigan  şiirleri</strong> çerçevesinde algılama,alımlama ve şiirleştirme  işlemlerinin nasıl oluşturulduğuna  bakmak istiyorum. eleştiri yazınımızda,   belki de monografi diyebileceğimiz şiirin oluşum aşamasındaki evrelerini irdeleyen bu bağlamdaki  çalışmaların  çokça yapıldığını  kolayca söyleyemeyiz.oysa monogrfik özellilkli bu yazıların,  şiiri  köküne değin kavramaya, şiir  türünün(doğalki öteki türlerin de…)neliği, ne/neler olmadan şiirin oluşmayacağı/oluşamayacağı; şiirleştirmenin ne menem bir şey olduğu, neleri gerektirdiği…? gibi bir yığın soruyu  yanıtlamaya ve  özellikle de şiirin doğru değerlendirilmesine önemli ölçüde katkı sağlayacağı  bir gerçektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>şiir, algılama,alımlama ve şiirleşme</strong> aşamalarından geçerek oluşuyor. bu aşamaların şiir türündeki önemi öteki türlere göre daha baskındır<strong>. algılaması yanlış ya da  eksik</strong> olan bir <strong>şiirin doğruluğundan</strong> söz edilemez. şiirin  doğaldır ki doğrusu yanlışı da olur. yanlış bir algılama üzerine oturmuş olan bir şiirin yazılmasının nedenlerini açıklayamazsınız. yazılmasa da olurdu denilecek bir şiirin ne  etkisi olurdu değil mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>algı</strong>,beş duyuya yaslanıyor. bu saptayım  algılamanın somutluğunun kanıtıdır. algı konusu olan  bir nesnenin/durumun/olayın vb. beş duyu aracılıgıyla elde edilmiş veriler toplamı olması  çok doğal değil mi? öyleyse somutluğun üstünde oluşan bir şeydir algı,algılama.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>algılananların sizin olması ve size özgü hale gelmesi <strong>alımlamadır.</strong> burada devreye algılayanın doğal, toplumsal, kişisel, bilişsel ve tinsel özellikleri, kimi kez doğrudan kimi kez de dolayım yoluyla algılananı yeni ve tekten bir  biçime/renge/kokuya vb.büründürüyor. artık alımlananın şiirleştirlmesine gelinmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şimdi, sözcükler; onların bağlaşıklıkları,bu bağlaşıklıklara neler yükleneceği; dilbilimin söz ve sözcük,sözcük bağlamları konularındaki  eski ve yeni verileri; sözcükler arasında kurulan sevgi ve kucaklama düzeyi, sesler vb.çok sayıda etkenlerin bir araya gelerek şiiri kuruyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>çigan şiirleri</strong>,  algı,alımlama ve şiirleştirme açılarından  bakıldığında,köz’ün son şiir yapıtı olması nedeniyle  oldukça yoğun  bir birikimi içeriyor.<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftn1">[1]</a> bu birikim heybesi, 1990-2009 yılları arasındaki şiirle geçmiş ondokuz yılı ve on şiir yapıtını taşıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>çigan:</strong> macarca bir özel ad. <strong>çigan müziği</strong> adlandırmasında kullanılıyor.<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftn2">[2]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>yapıtta,   altı bölüm içinde kırküç şiir bulunuyor. bölüm adları ilginç! <strong>esrar perdesi</strong> başlığı altında sekiz  şiirle sosyal konuları işliyor. <strong>hayatmemat üçlemesi</strong> başlıklı ilginç bölümde dört şiir var ve bu şiirlerle yaşam, kurtuluş  ve onun yolları olarak yerdeğiştirme, yalnızlık, çare/çareler üzerine  durulmuş. ne ki <strong>kanlı düğün </strong> şiiri yine bu çarelerden sonra,  sanki bir  açmazı  getiriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>çigan’da</strong>  yirmi yılı aşan birikimi örnekleyen  kimi kavramlar çok dikkat çekiyor:</p>
<p>&nbsp;</p>
<h3>deyi/ refika/ eyleşim/ kerime/ bahçevan/ ayvancığı (mürefte’lim şiirindeki kullanım) /üpüryan/ uğursuz kademsiz/ eşinen/recmedilmiş/ takatukale/ altın varak/ gırnatacı/mahdum/ ulufelemişti/ mecidiyeler/ deyerek (diyerek yerine)/ demirkırat mürekkebi ile mührü süleymen/ tayyare pulları/ goygoycular/ ıstar türküleri/ uçurayak gezdirerek/ekimler cumhuriyetperveri/ sipsivil beyoğlan/ mülk/ cigara/ çaput/ yavros/ sako/ dertop/ ağıryegah/ omca yılanı/ vay vay anası/ karakuşi/ deyi oluptu/ mutasarrıf/vb…</h3>
<p>tarih, toplumsal yapı, insan ilişkileri, ağız ve şive özellikleri, sokak ağzı, yerellik, trakya aağzı vb.vb. iç içe! ne ilginç bir çeşitleme ve ne ilginç bir birikim torbası…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">nasıl algılıyor?</span></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>köz</strong>’ün iç-dış dünyasına, bireysel ve toplumsal üretime yönelik algılamalarını  ve diyalektik, tarihsel ve bütüncül algılamalara yönelik dizelerinden kimi örnekleri  ayırdım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>küç<em>üldüm bu kuşkudan, sibylla’yım bir şişe ağzı</em></p>
<p><em>geyik etine girdim, sonra çıktım kendimden</em></p>
<p><em>…………………………….</em></p>
<p><em>ateşi sevdim şimdi, yalnız külü için</em></p>
<p><em>                               hasatsız ağustosta.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>(çiganın kocalığı,s.13)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>yüreğim herkli tarla</em></p>
<p><em>gül değil,har- ı firkat</em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>(kara kervan,s.74)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>konuşmadan konuştuk, sözün kimyası bu</em></p>
<p><em>duyduk, har ateşte can verdi bengisu</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>(bengisu,s.32)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>kam almadık gerçi şu rezil dünyadan</em></p>
<p><em>su dedik kana kana üzüm kanı içtik</em></p>
<p><em><br />
<strong>(karşısu,s.33)</strong></em></p>
<p><em> </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ilk iki örnekte  ozan, kendi iç dünyasına; sonraki iki örnekte ise, dış dünyaya ilişkin bir algılamayı şiirleştiriyor. apollon’un, aşık olduğu  <strong>bilici sibylla’</strong>yı agustos böceğine döndürdüğü anlatan mit’e uzanarak kendi iç dünyasındaki  erginleşmesine<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftn3">[3]</a> yol almak istiyor. o yıllarını, külü için ateşi seven insanlar gibi olmaktan <strong>ürünü olmayan bir ağustos</strong>  benzetmesine ulaşıyor. algı, ozanın yaşamının deneyerek öğrendiği  en deli zamanlarındaki yaşamı üzerine oturuyor. somutluğu,  yaşanmışlığından ve denenmiş olmasından  geliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>sürülüp, yağmur ve kar sularını iyice içine işlesin diye bir yıl nadasa bırakılan  tarlanın  o kabarmış, altı üstüne gelmiş hali,  <strong>firkat ateşiyle de yanan bir yürek</strong> oluyor. ozan, yüreğini <strong>herkli tarlaya</strong> benzeterek  kendi iç dünyasına ilişkin  bir algıla gerçekleştiriyor. <strong>herk ve herkli tarla </strong>ve<strong> yürek</strong> üzerine oturmuş bir algılama… ozan, iç dünyasına ilişkin algılamalarını  hep somutun üstüne oturtuyor.  o, diyalektik düşünmeyi hep öne alıyor.</p>
<p>somut düşünüyor her zaman. düşünce alanı iç dünyası olunca da bu değişmiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ikinci örnekte,başkalarıyla kurulan ilişkilerin y<strong>aşam kazandıran yanının hiç olmadığı/bulunmadığı</strong> gibi bir dış dünya  durumu ele alınıyor. su dedikçe üzüm suyu içmenin  nedeni de  budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>yine bir <strong>yaşam somutluğu algısı</strong>  oluşturulmuştur. bu, ozana özgü, gibi düşünülse bile, dayandığı  taban somutluk oluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>ben şimdi oturmuşum ya bu yeryüzüne</em></p>
<p><em>hani diş çeker gibi kanırtarak yalnızlığı</em></p>
<p><strong><em>(lenger,s.18)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>sevgilim tut elimi,uçuruma düşmek için</em></p>
<p><em>düşelim kurtulalım, kervandan kervancıdan</em></p>
<p><strong><em>(uçurum,s.46)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>bu örneklerde  <strong>kişisel, bireysel bir üretim aşamasında</strong> oluşan bir algıyı görüyoruz.  diş söker gibi kanırta kanırta  yaşanan, eylem üzerine oturtulmuş bir kavrayışın biçimlenmesi var burada.  sevgi ile</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>sevgili ile el ele olurken ve yaşamdam göçerken bile bir tür direnme, ayakta durma eylemine yaslanılarak oluşmuş bir kavrayış dile geliyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>şunu söylemelim</strong>: bireysele ilişkin tavır ve eylemlerin, yaşama deneyimlerinin bile <strong>üretime yönelik algılanması, </strong>ozanın farklı yanını oluşturuyor.</p>
<p>yaşamı, bireysellik  açısından da üretime yaslamak,  algılamanın doğruluğunun  kanıtıdır.</p>
<p><em> </em></p>
<p>şiirin doğrusu yanlışı mı olur  mu?”  diyenlere selam olsun!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>bir uzun hava gibi tüter durur gençliğim.</em></p>
<p><strong><em>(kara kervan,s.74)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>bu enkaz ve hayat</em></p>
<p><em>bu hayat bu enkaz</em></p>
<p><strong><em>(memat s.83)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>gençliğin, <strong>uzun hava</strong> olarak yaşamınsa  <strong>bir enkaz</strong> olarak algılanmasının altında  toplumsala atılmış sağlam bir düğüm vardır. toplumsalı <strong>uzun hava</strong>  bağlamında  anadolu insanının yaşamındaki acıtan,sancı veren   buruk bir melodiye bağlamak;   biraz daha ilerde ise <strong>uzun havanın</strong>  yaşama  bir <strong>enkaz</strong> olarak yansımasını y i n e l e y e r e k ortaya koymak, toplumsal bir acının altını kalınca çizip <strong>toplumsal bir  üretimi </strong>vurgulamak demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>algılamanın <strong>bireysel ve toplumsal üretim </strong>bağlamında oluşturulması,  etkin bir sosyalleşme krizmasının altını çizmek demektir. <strong>köz </strong>bunu,başarıyor. ve bu başarısını tüm yapıta yayıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>anam doğurdu beni,  eminim bundan</em></p>
<p><em>taraçalı bir evdi kadından vücudu</em></p>
<p><strong><em>(çiganın çocukluğu,s.9)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>ovuldukça ışır  gece</em></p>
<p><strong><em>(sav,s.17)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>bir ovanın çocukluğu, fiğ tarlası dalayan kerkenez</em></p>
<p><strong><em>(mektup,70)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>bu örneklerin <strong>diyalektik  algılamaları</strong> gösterdiği apaçıktır.</p>
<p><strong>ana ile oğul</strong>(evlat) ; <strong>ana ile ev</strong>; <strong>gece ile ışık</strong> arasında; <strong>kır insanı ile (kır )çocuğu, fiğ tarlası ve dalayan </strong>(tıpkı ısırgan gibi) <strong>kerkenez </strong>arasında  kurulmuş bulunan ilişkiler <strong>diyalektik ilişkilerdir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu ilişkiler, <strong>niceliğin niteliğe dönüşmesi, karşıtların birliği ve yadsımanın yadsınması ilkelerinin</strong><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftn4">[4]</a> ilginç örnekleridir.<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftn5">[5]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>algıyı, diyalektik bir tabana oturtmanın, özellikle şiirde, çok önemli bir yeri var. diyalektiği çalıştırmadan şiir kurulamaz. çünkü <em>“insanların anlayışları,düşünceleri ,karşılıklı zihinsel ilişkileri, bu noktada onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıka</em>r.” <a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftn6">[6]</a></p>
<p>ayrıca, ananın, kadının,  bir ev olarak algılanması; o evin taraçalı olması <strong>bir  insan üretimidir</strong> sonuçta. <strong>gecenin ışığa dönmesi</strong> için onun <strong>ovuşturulması </strong>da aynen böyledir. <strong>fiğ tarlası </strong>ile <strong>dalayan kerkenez</strong>, bir ova çocuğunu, o ovadaki  <strong>yaşam pratiği</strong> olarak var eder.</p>
<p><strong>köz</strong>’ün bu bilimsel ilkeleri şiir kurarken, tüm yolğunluğu ile işletmesi, ayrıcalıklı bir yanını gösteriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>küçük yaşta bir kız sevdim ermeni</em></p>
<p><em>ermeninin kaşı gözü sürmeli</em></p>
<p><em>………….</em></p>
<p><em>benim sevdiğimin adı marisa</em></p>
<p><em>yetiş imdadıma hazreti isa.</em></p>
<p><strong><em>(kara kervan,s.74)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>kendi boğardı şehzadeleri, sedef ve kılıç,</em></p>
<p><em>mushaflar kadar  solgun ve kadim.</em></p>
<p><strong><em>(el yazısı cinayetler,s.37)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>bu örneklerde <strong>tarihe yaslanan</strong> bir algılama vardır.</p>
<p>ilk örnek  hümanizma için iyi bir örnek ve evrensel boyutları var. osmanlı’nın hala kanayan yarasıdır ikinci örnekteki algılamanın dayandığı gerçeklik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>burada da bilimin ve aklın yolunu yeğlemiştir <strong>köz.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>köz</strong>’ün yapıt boyunca algılamalarını,somutluklar  ve diyalektik ilişkiler üzerine kurarak şiire öylece  giydirmesi bir başka farklı yanını belirliyor.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">nasıl  alımlıyor  ?</span></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><strong>alımlama, kişinin algılarını kendine mal etmesi ve kendine ilişkinmiş  haline getirmesidir.</strong> bu işlem sırasında  bireyin  kavrayış ve anlayışı öne çıkıyor. içinde bulunulan coğrafya, yaşam deneyimleri, bilgi ve inançlar ve insanlarla kurulan ilişkiler, alımlamanın içeriğini belirliyor. sağlam bir algılamanın üzerine oturtulan alımlama, gerçekten şiirin de  rengini, kokusunu ve tadını oluşturuyor.</p>
<p>ayrıca alımlama, şiirde imgenin oluşmasına da rengi, kokusu ve tadıyla  aynen  etkin bir biçimde katılıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>ova uzun,devlet dar</em></p>
<p><em>ham kirazlar gibi sası bir çocukluk</em></p>
<p><strong><em>(kurşun, s.75)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>jandarma kulun olam, bizarım ağlamaktan</em></p>
<p><strong><em>(kara kervan, s.74)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>örneklerinde <strong>sınıfsal  ağırlık </strong>açıkça görülüyor. <strong>ham kirazlar</strong> gibi, <strong>sası sası tadı olan</strong>, (kimbilir belki de hiç tadı olamayan)  <strong>bir çocukluk</strong>; hem tarihe, hem de bu insanların yoksul ve yoksunluğuna uzanan bu  çığlığı  ancak  <strong>sınıfsal alımlama</strong> doğru olarak deyimleyebiliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>savaşlar, cümbüşler gırla kıyamet,</em></p>
<p><em>netameli bir yerdi dünya, şimdiki gibi</em></p>
<p><strong><em>(bir güzellik duruyor aramızda, s.24)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>köz</strong>’ün dış dünya algılaması, <strong>savaşlarla cümbüşlerin birlikteliğinin</strong> netameli olduğunu gösteriyor. o,yeryüzünü, kendisine böyle mal ediyor, böyle  kendisinin yapıyor. bu, bir <strong>yorum </strong>biçimidir. ona karşı olamayız. insan düşüncesine  saygısızlık olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>şaşkın bir dağdım, kır sanırdım kendimi</em></p>
<p><strong><em>(çiganın ergenliği,s.10)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>ben görmekten yapılmış bir adamım</em></p>
<p><strong><em>(filler gece ağlar,s.20)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>bu iki örnek, ozanın <strong>bireyciliğine ilişkin</strong> alımlama örnekleridir. halkın “dalağı dişarda” diye tanımladığı bir  kişi olarak görüyor  kendini ve öyle koyuyor ortaya.</p>
<p>o, <strong>görmekten ibarettir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>bir elim dev, aklım cüce</em></p>
<p><em>aklım uzun dilim keçe</em></p>
<p><strong><em>(sav, s.17)</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>dizelerindeki <strong> dev elli, cüce akıllı, keçe dilli </strong>biri olarak alımlıyor kendini.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bireyci yaklaşımı ile arasında ne kadar aynılık var  değil mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ozan</strong>, <strong>algılarını kendine mal ederken ya da algılarını kendi malı yaparken, kendine özgü bulduğu bireyselliğine,  kendine özgü yorumlamalarına, sınıfsal bir yapı vererek  alımlıyor</strong>.</p>
<p>bu çizgiden hiç sapmıyor.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">imgeye dönüştürme</span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p>algılanan ve kendine özgü bir yaklaşımla kendi malı haline gelen  malzeme, artık imgelere sarılarak  yeni bir dil haline gelecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>suya eğilmiş söğüt dallarını kırma, sana yakışır mı hay çocuk!</em></p>
<p><strong><em>(hay çocuk,s.22)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>uzun dizesinde<strong>, suya eğilmiş sögüt dalları ile çocuk arasında kurulmuş</strong> bir ilişki var. çocuğa <strong>“kırma!”</strong> emrinin verilmesi de bu ilişkiye dayanıyor.<strong>su ve eğilme</strong> kavramları dizede yer alınca,  <strong>suya eğilmiş sögüt dalları</strong> imgesi, bir  <strong>duyumsal yapıya</strong> bürünüyor. bu durum çalışılmış bir şiiri getiriyor okuyucuya.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>ben görmekten  yapılmış bir adamım</em></p>
<p><strong><em>( filler gece ağlar, s.20 </em></strong><em>)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>boynun birdenbire bir nehir</em></p>
<p><strong><em>(bir güzellik duruyor aramızda,s.24)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>örneklerinde ise, <strong>teorik imgeler</strong> var. bunlar somut değildir ve öyle düşünülüp alımlandıkları için bu biçimi almışlardır. ne ki teoride varolan bu imgeler, gerçekten de şiire bir başka güzelliği  getiriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>taze mezarlar gibi kabarıyor yüreği</em></p>
<p><em>…………………………………</em></p>
<p><em>boynunda bir veysel karani poşusu, gökyüzünü</em></p>
<p><em>bir ceket gibi atmış omuzuna, küt kara</em></p>
<p><em>bir halfeti gelini, gözleri tünellerden</em></p>
<p><em>çıkmak ,tünellere girmek kış sabahları</em></p>
<p><strong><em>(esrar perdesi,s.64)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>bu dizelerde  ozanın, <strong>biçimsel, hareket halinde ve duygusal  damgalı</strong> imgelerini görüyoruz. bu imgeler  hem şiire  bir <strong>imge zenginliği</strong> ekliyor, hem de  bunu diyalektikten ayrılmadan yapıyor. bu</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>imgeler, sanki çok kolay bulunmuş ve söylenivermiş izlenimini de veriyorlar.doğal ki bu,<strong> bir ustalığı da</strong> vurguluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>mekanı datça olsun ,………</em></p>
<p><em>bir tepede mukim şarap’nel can şaire nazire</em></p>
<p><em>………………</em></p>
<p><em>…………….</em></p>
<p><em>……………..</em></p>
<p><em>bir serinlikte asılmış iblisin ipine,</em></p>
<p><em>özgürlük o kimin boku püsürüyse</em></p>
<p><em>kuşlarla ayakkabım arasında, o zilzurna boşlukta.</em></p>
<p><strong><em>(öz gürlük, s.21)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>ilk iki dize, toprağı bol olsun <strong>can yücel</strong> içindir.</p>
<p>şimdi,  şu sözcükleri yan yana yazalım: <strong>şarap-şarapnel- iplisin ipi- bok-püsür-zilzurna-öz  gürlük…</strong> bu sözcükler hiçbir bağdaşıklık kurmadan böyle, yalın halleriyle bile, hemen  doğrudan can yücel’i anımsatmıyor mu? çok başarılı bir düzenlemedir bu ?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>işte onun bir verimi…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(öz  gürlük)</strong> düzenlemesi, bu dizeleri toplumsal bir şala sarıyor. şalın rengi belki de kan kırmızısıdır… kimbilir?&#8230;<strong>(şarap-nel)</strong> düzenlemesi ise, can’ı en kestirme yoldan tanımlayan iki özelliği içiçe geçerek kabak gibi ortaya koymuştur. can, bir <strong>şarapnel gibi</strong> çarpar şiiriyle!&#8230;ve o’nu <strong>şarapnel yapan da o içtiği şaraptır!</strong> y e t m e z  mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>iblisin ipine asılmak</strong>  her babayiğidin harcı mı? ama can, böyle biridir. ve cin gibidir bu yapı içinde. onu  böyle özgür, özgürlükçü yapan şeyin, o göklerle yer arasında,  ne ki ne ve nasıl olduğuna ilişkin doyuruculuğu pek bulunmayan  ve herkesin belki de inanmayacağı/inanmak istemeyeceği/inanmak istemediği verilere yaslanan, yani bir tür <strong>bok püsür olan, a</strong>ncak bir yandan da <strong>zilzurna</strong> olunmadan anlaşılamayan  o boşluktur ki… onu, ancak <strong>c a n  imgesi</strong> anlatabilirdi.</p>
<p>bu durumu çok önemli bir yere dokunarak ustalıkla gerçekleştiriyor ozan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu dizelerde örneklenmiş olan imgeler <strong>yeniden üretilmiş</strong>  imgelerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>yoldaşlar, diyor nerden öğrenmişse</em></p>
<p><em>karanfiller gibi patlayan bu sözü</em></p>
<p><em>yoldaşlar, kalpleriniz küçük çarşılarınızdır sizin</em></p>
<p><em>mayıs sabahlarında…..</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>bir meydan,durmadan dağılıp toplanan bir meydan.</em></p>
<p><strong><em> (77-2009 vardiyası,s.27)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>küçük bir ilkokuldur senin ağzın</em></p>
<p><em>bütün sözcükleri kuşlardan</em></p>
<p><em>(<strong>öteki şiirler vı,s.45)</strong></em></p>
<p><em> </em></p>
<p>ozanın  bu dizelerde <strong>11.tezle gelen</strong> <strong>dünyayı değiştirme </strong>arzu ve kararlılığı var.<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftn7">[7]</a> eylem ve  tüm yaşam deneyimlerinin hedefinde olan da budur, budur ve bu olmalı değil midir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">nasıl şiirleştiriyor?</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>muarın altı hamam,kırşehir üstü kaman</em></p>
<p><em>dağ yürür abdal yürür,vay benim ölü amcam</em></p>
<p><strong><em>(sagu,s.68)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>tez gelen,ivren gelen,ağıma ataş düştü</em></p>
<p><strong><em>(mektup,70)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>bu örnekler okunduğunda hemen halk şiiri havasına giriliyor. hem söyleyiş, hem de seçilen sözcükler  bu atmosferi kolayca yaşatıyor. sözcüklerin  fonetikleri bile halk ağzı ile oluyor. bu, <strong>geleneğin kullanılmasında</strong> gerçekten izlenebilecek en doğru yoldur.ne ki böyle bir yol izlemek, <strong>geleneği sürdürmek için değil ondan yararlanarak yeni bir şey söylemek</strong> amacıyla seçilmiş olmak zorunluluğu da getiriyor. yoksa <strong>yinelemenin </strong>batağına saplanılıyor.</p>
<p>birçoklarında olduğu gibi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>iğnelerden uykular geçiren terzi kör rafet</em></p>
<p><em>ömür kesmez son makasıyla refikası ferihayı</em></p>
<p><em>28. yerinden vahvahlayıp…..</em></p>
<p><strong><em>(mahpus,s.50)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>nasılız, niceyizdir ölüm hak, hayat zinhar</em></p>
<p><em>…………………</em></p>
<p><em>………….</em></p>
<p><em>sana bir dağ yolluyorum bu mektupta,</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>üç kardeşi vurulmuş, birisin yoksul üşür.</em></p>
<p><strong><em>(mektup,70)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>bu dizelerde ozanın pratik yaşamı aynen yanılsadığına tanık olunuyor. pratik yaşamı şiire oturturken şiirliği elden kaçırmamak gerekiyor. bu durum, pratik yaşamı anlatan sözcükler arasında kurulacak olan bağlaşıklıklarla sağlanabiliyor. ozan da <strong>iğnelerden uykular geçiren terzi/…..refikası ferihayı vahvahyalayıp</strong>düzenlemeleriyle bunu gerçekleştirmiştir. <strong>nasılız, niceyizdir ölüm hak</strong> sözcük düzenlemesi de bu yolda yapılmış başarılı bir çalışma olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>son örnek, ülkemizin bir gerçekliği üzerine kurulduğu için <strong>pratik yaşama ilişkin</strong> olarak düşünülmüştür; tabii dizelere sosyal bir içerik de eklenmiş olarak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ayrıca, <strong>/ölüm hak-hayat zinhar/, /yoksul üşür/ </strong>düzenlemeleri ideolojiden de uzaklaşılmadığının başarılı örnekleridir. ideoloji, şiire bağlanmamış, şirin sanki bir öğesi gibi kullanılmştır ki  bu, önemli bir ustalıktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>aşk da bir iştir meşk de, dosta düşmana karşı</em></p>
<p><strong><em>(aşkta bir iştir,s.22)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>sa</em></strong><em>vaşlar,cümbüşler gırla kıyamet</em></p>
<p><em>netameli bir yerdi dünya, şimdiki gibi</em></p>
<p><strong><em>(bir güzellik duruyor aramızda,s.24)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>işte doğu, işte su, işte zulüm</em></p>
<p><em>(yılanları kemer diye kuşanan kadınlar</em></p>
<p><em>geçerler o zulümler arasından)</em></p>
<p><em>………………………….</em></p>
<p><em>oysa kaç ömür varsa yaşamalı insan</em></p>
<p><strong><em>(yalnızlık, s.80)</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>alımlamaların, <strong>dünyayı ve ilişkileri değiştirmeyi ve iyileştirmeyi,  insanlaştırmayı gerektirdiğini hiç gözardı etmez ve   o nedenle de değiştirmenin önemine  her  aşamada ağıklıkla yer verir m.köz.</strong></p>
<p>bu, insanın yaşama amacının  hiç sönmemesi gereken korudur. ozan onu hiç  kulak ardı etmiyor.</p>
<p><strong>aşkı ve meşki</strong> bir iş olarak önermekten öte <strong>bellemek</strong>, insani öze yapılacak önemli bir katkı olmuştur. <strong>savaşlarla netameli bir yer</strong> haline getirilen dünyanın güzelliklerinin,  aramızda durduğunu görmemek, ne büyük bir aymazlıktır !</p>
<p><strong>kadınlarımızın yılanları  kemer</strong> gibi kuşanmalarına seyirci kalınabilir mi?</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>suyu ve zulmü yan yana koymanın</strong> birini ötekine koşullamanın ne anlamı var ki  bu  yaşanası dünyada?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>işte tüm bu dokunmalarla ve salt dokunmalarla, s a r s m a l a r l a,  yaşamı ve yaşadığımız dünyayı değiştirmenin önemini yapıtı boyunca <strong>m.köz</strong> hiç gözden uzak tutmuyor. bu durum onun şiirinin ana  iskeletini oluşturuyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">sonuç olarak;</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>mustafa köz, <strong>çigan şiirleri</strong> son yapıtı olmasına ve çok sağlam bir ideolojik tabana basmasına ve oradan hiç ayaklarını kaldırmamasına karşın,  <strong>geleneğe bağlılıkla geleneneğe karşıtlık arasında nerede olduğu belli değil; bana, belki de geleneğin karşıtlığında bir yerde durması gerekiyor gibi geliyor.</strong>  yeryüzünü, yaşamı ve yaşam ilişkilerini  <strong>marxsit  yaklaşım</strong> içinde kavrayan ve öyle alımlayan ve bunu da öylece şiirlerine yansıtan bir ozanın yeri,başka neresi olabilirdi ki?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>dünyayı, insan ilişkilerini değiştirmeyi öneren ve o konudaki  duruşunu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyabilen biridir  <strong>m.köz.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>oldukça geniş ve derin bir birikimden doğan şiirinde yer yer anlamsız ve uzak anlamlı bağlaşıklıklar da kuruyor. <strong>/çam kişnemesiyle kaplanmış eski gömütlükte/; /kav tutmuş son cigara…/; /duydum masayı esnerken, ağzında bir top kağıt/ ; /kurt ile sığırtmaç,s.34 başlıklı şiirin tümü/; …</strong>gibi örneklerde  sözcükler arasında kurulmuş olan ve anlamsıza çok yakın duran  bağlaşıklıklar, şiirlerin alımlanmasında zorluklar çıkarıyor. <strong>köz</strong>, bunun önlemlerini alabilecek düzeyde ve birikimdedir. salt ses benzerliği sağlamanın ötesinde şiire hiçbir şey katmayan<strong> /ha la-la la/ bir zamanlar / bu kadar la s.19/</strong> gibi ve kimi kez de mani gibi duran örnekler de var şiirler arasında.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>yapıtta, <strong>söylence,sultanlık,yazyeli,ardıçkuşu</strong> başlıklı şiirler salt betimlemelerle örülmüş  ve betimleme düzeyinde kalmış şiirler olarak gösterilebilir. <strong>krepçenko</strong>’nun işaret ettiği bu yapılanma, şiirde çokça yanılmalara götürebiliyor.bu durum çigan şiirlerine yakışmıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>m.köz’ün</strong> şiirleri, elimizi uzatınca hemen alabileceğimiz bir  yerde olmalıdır.</p>
</div>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftnref1">[1]</a> mustafa köz<strong>, çigan şiirleri</strong>, komşu y.,ist.2011.</p>
<p>önceki şiir yapıtları: <strong><em>ay düşü  ,su </em>resimleri<em>  ,yengeç sepeti,   ışıkları karartmayın ç ocuklar,  salıdan önceki pazartesi,  sonsuzluk taşta,  ateş bağı,  açık yara,  çan uykusu,  yazıtlar.</em></strong></p>
</div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p>[2] hindistan kökenli olduğu ileri sürülen, dünyanın birçok yerinde  ve genellikle bohemya ve macaristan’da yaşayan  göçebe bir halk. çingene.</p>
<p><strong>çigan müziği, </strong>çingenelerin geliştirdikleri ve yaylı  sazlarla çalınan  çok hareketli macar halk müziği,(a.püsküllüoğlu,türkçe sözlük,7.baskı,can y.,ist.s.441</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftnref3">[3]</a> bk.s.13</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftnref4">[4]</a> f.engels, <strong>doğanın diyalektiği</strong>,  sol y., çev. a.gelen,  ank.beşinci baskı, s.74 ve ötesi</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftnref5">[5]</a> marx-engels, <strong>felsefe metinleri</strong>,sol y.,ank. 1999,s.177 ve ötesi</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftnref6">[6]</a> marx-engels, <strong>alman ideolojisi</strong>, çev.s.belli, sol y.,  3.baskı, ank.1992,s.37,42</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Mustafa_Koz.htm#_ftnref7">[7]</a> marx-engels, <strong>alman ideolojisi</strong>, sol y.,3.baskı, ank.s.22</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/45/mustafa-kozde-algilama-alimlama-ve-siirlestirme/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kusurlu Bahçede Yeşeren Şiir</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/43/kusurlu-bahcede-yeseren-siir/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/43/kusurlu-bahcede-yeseren-siir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 May 2012 12:27:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=43</guid>
		<description><![CDATA[&#160; dört dizede bir dize söylüyor  olmak şairlik midir?                                                                                               şair değilim,sadece bir kelimeyle,hiç hırsızlıktan kurtulan &#160; halen mardin artuklu üniversitesinde öğretim üyesi olduğunu bildiğim ve öğretim üyesi olmadan önce yazdığı ve yayımladığı şiirleri ile dikkatimi çekmiş olan selim temo’nun  etkisini  yadsımayan, temo’yu tanımanın kendisine  değer kattığını söyleyen m.sait  aydın’ın kusurlu bahçesi bana, “kolay kolay öykünülebileceğini sanmıyorum selim’in. çünkü o şiirini,  derin köklere bağlamıştır. o kökleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>dört dizede bir dize söylüyor  olmak şairlik midir?</em><strong></strong></p>
<p><em>                                                                                              şair değilim,sadece bir kelimeyle,hiç hırsızlıktan kurtulan</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>halen mardin artuklu üniversitesinde öğretim üyesi olduğunu bildiğim ve öğretim üyesi olmadan önce yazdığı ve yayımladığı şiirleri ile dikkatimi çekmiş olan <strong>selim temo</strong>’nun  etkisini  yadsımayan, temo’yu tanımanın kendisine  değer kattığını söyleyen m.sait  aydın’ın <strong>kusurlu bahçesi</strong> bana, <strong><em>“</em></strong><strong><em>kolay kolay öykünülebileceğini sanmıyorum selim’in. çünkü o şiirini,  derin köklere bağlamıştır. o kökleri bulmanın  ve onun gibi anlamanın olanağı var mı?” </em></strong>tümcesiyle bitirdiğim selim temo’nun şiiri için yazdığım yazıyı anımsattı.<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftn1">[1]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>m.sait aydın’ın <strong>kusurlu bahçe’si<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></strong> de kökleri derinlerde olan bir şiiri getiriyor. aydın’ın,  temo’nun şiir serüvenini ve şiir alımlamasını yaşadığı anlaşılıyor. temo ile aynı coğrafyanın ve sosyal yapılanmanın  insanı olarak şiiri,  bu coğrafyanın  toplumsallığına dayandırmayı başarmışlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>f.jameson</strong>, yeni kurulmuş ya da değişime uğramış kentlere gelenleri <strong>“kentlerin içine düşen insanlar” </strong>olarak tanımlıyor ve<strong> <em>“ileri sürmek istediğim düşünce, yeni mekan içine düşen insan öznelerin bu evrime(yeni kurulmuş olamaya ya da değişime) ayak  uyduramadığıdır; nesnede, öznede gerçekleşen  başkalaşımın bir eşitinin eşlik edemediği  bir başkalaşım söz konusudur. henüz bu yeni hipermekanla (yeni olduğu ya da değişime uğramış bulunduğu için) aşık atacak algısal bir donanımımız yok; çünkü belirttiğim gibi, bizim algısal alışkanlıklarımız, bir bakıma,  ileri modernizm mekanı dediğimiz eski mekan türü içinde  biçimlendirilmişti. o yüzden, duygusallığımızı ve bedenlerimizi henüz düşlemeyen , belki nihayetinde olanaksız olan bazı yeni boyutlar  için yeni organ gelştirmeye  yönelik bir zorunluluğa  benzeyen  bir şey olarak  dikilmektedir karşımıza.”</em></strong><em>biçi</em>mindeki açıklamasıyla tanımladığı  <strong>“kent içine düşen insan</strong>”lardandır<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftn3">[3]</a>  m.sait aydın. <strong>kusurlu bahçe’</strong>deki şiirler doğduğu, yetiştiği, okuduğu ve ürettiği, sürekli olarak ta o eskilerde kalmış olan yerlere, topraklara, insanlara, yaşamaya, eşyalara vb.vb.duyduğu özlemi ve belki bağlılığını değil ne ki bağını söylemek ve altını çizmekten hiç uzak durmamıştır. ona  yapıttaki şiirleri kazandıran nedenlerin başında bu durum bulunmaktadır. o şiirleri  topladığı yapıta <strong>“kusurlu bahçe”</strong> adını vermesi de aynı durumun bir başka yanıdır.</p>
<p>bunu belirtmek zorunluluğu vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ayrıca, mekanın şiirinin  oluşmasındaki etkisine ilişkin olarak nesnenin kendisinden daha çok, <strong><em>“ruhunun betimlenmesi”</em></strong> olarak bir tanım getirmiş olan <strong>maulpoıx<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftn4"><strong>[4]</strong></a></strong>, geleneksele ve tarihsel yapılara</p>
<p>ve yörelere ilişkin salt betim düzeyinde kalmış şiirler yazılması gerçeğinin altını, bir başka noktadan bakarak,  krepçenko’nun <strong>“betim düzeyinde kalmış şiir</strong>” tanımlamasına sanki atıfta bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu konunun geleneksele, tarihe, mimariye yansıyan yanlarını da unutmamak gerekiyor.</p>
<p>aydın, kusurlu bahçeyi  <strong>o ses, o koku, o bahçe ve o apartman</strong> olmak üzere dört bölüm olarak düzenlemiş. aydın, şiirini bu bölümlere ayırırken  o alanlarda yaşadıklarını  sanki   bir <strong>flaneur<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftn5"><strong>[5]</strong></a> </strong>gibi algılamış görünüyor. o içinde yaşadığı  <strong>bahçenin</strong>, o bahçede  yaşayanların , dolaşanların ;  o  insanların<strong> kokularının ve seslerinin</strong> ona yaptığı etkileri şiirinde görmemek olanaksız</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>yapıt yayımlandıktan sonra, m .sait aydın’ın <strong>okuryazar tv</strong> ‘ye verdiği  röportajda ;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“ savaş çocukluğu bitirir. savaşta herkes aynı yaştadır.”</strong></p>
<p><strong>“dilin o kadar mukdetir olmadığını düşünüyorsam da … “</strong></p>
<p><strong>“politikadan münezzeh bir şey olduğunu düşünmüyorum.”</strong></p>
<p><strong>“kesin olan müziksiz düşünmediğimdir.</strong></p>
<p><strong> </strong>diyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>kendisiyle yapılan ve  <strong>yasakmeyve</strong>’nin 54 . sayısında yayımlanan görüşmede ise:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> “modern zamanlar eleştirisinin içinda tehlikeli bir ‘yeni muhafazakarlık’ olduğunu düşünüyorum.”</strong></p>
<p><strong>“ben şiirden hala medet umanlardanım”</strong></p>
<p><strong>“ben yüksek sesle okunan şiirleri önemsiyorum. mısra düşürmek gibi bir niyetim yok ama biçim araştırmalarının bir şeylere karşılık geldiğini düşünüyorum.</strong></p>
<p>t.uyarın divan’<strong>ında denediği şeyleri müthiş önemsiyorum bu duyguyu, o denemeyi, o denemenin şimdiden bakınca bile acayip sonuçlarını da .”</strong></p>
<p><strong>“bütün duygulanım alanım </strong>‘kendim’<strong> olursa, kalemin kağıdın çok kıymeti kalmaz diye düşünüyorum safdil </strong>‘geçmiş özlemi’<strong> nden de durmaksızın söz etmek istemem .”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>diye ekliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>kendisini bir fleneur gibi algılamasına neden olan  çalıştığı, ürettiği ve yaşadığı yerlere ve oralarda kurduğu insani  ilişkilerinin kokusu ve sesleri onun bilincini ve dilini oluşturmakta çok öne çıkıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>denizin ortasında feryad etsem dilimi bilen yok</em></strong></p>
<p><strong><em>feryad edecek olsam  konuşmam yok, deniz yok</em></strong></p>
<p><em>(örtü,s.24-25)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>dizelerinde  bu yapılanma çok açık olarak görünüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şiirin başlığındaki <strong>“örtü</strong>” sözcüğü de  böyle bir işlev taşıyor. birşeyleri örtüyor, birşeyler… o birşeyle-</p>
<p>rin üstünü örten <strong>ö r t ü</strong> onun fotoğraflarını, giysilerini, bağırmalarını, söylediklerini, inançlarını, şiirlerini, bağırmalarını, ağlamalarını, söylemlerini, izlediği filimleri, (kirli) dilini, çalışkanlıklarını, tembelliklerini… örten  bir örttüdür. o, bir alegorik öğe olark yer alıyor şiirde. ne var ki bu öğe,  ozanın yaşadıkları ile  gitmek ve yaşamak zorunluğu ile karşı karşıya olduğu yerlerdeki  yabancılığını ve o yabancılığın geribildirimindeki  birikimlerini olduğu gibi ortaya getiriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>şehirlideğilimlirikdeğilimşehirlideğilimlir</strong></p>
<p>(katl,s.35)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>dizelerinde bu yabancılık, jameson’ın tanımladığı durumu açıkça ortaya koyuyor ve  hem şiire yansıyan bir biçim olarak hem de sözcüklerin bağdaşıklığının getirdiği anlamsal yük olarak zirveye çıkmış bir şiirsel çaba oluyor. bu biçimsel  ve anlamsal yapılanma ile aydın, 21.yy.insanının düştüğü  uçurumu ve yanlızlığı ne güzel koyuyor ortaya…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>kahvenin nereden geldiğini bilmezmişiz, ufkumuz türkülermiş git git</strong></p>
<p>(kahve kokusu,s.43)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ellerini çekme reyhanın üstünden.senin ellerin şehirde de senin ellerindir çünkü</strong></p>
<p>(reyhan,s.47)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ben hiç çiçek bilmem ki</strong></p>
<p>(güzel ağam,s.57)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>bir risale aklımdaki, bir ders belki, sağdan sola yazılmış harflerin üzerinde</strong></p>
<p>(susmamak,s.50)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>alıntılarında  o eskilere uzanan ve unutul<strong>ma</strong>mış/unutul<strong>mayan</strong>/unutu<strong>lamayan</strong>ların  etkinliği çok başarılı biçimde vurgulanıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ayrıca, değişimin  içeriğindeki ağırlıkların neler olduğunu da açıkça görüyoruz. o ses, o koku, o bahçe unutulmuyor, unutulamıyor. ne kadar <strong>değiştim/değişiyorum, hele hele değişiyorum ve gelişiyorum</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>denilse de bu değişim ve gelişim söylendiği gibi olmuyor/olamıyor… o <strong>değişimin, gelişim</strong> olabilmesi için gerekli koşullar oluşmamış…oluşturulmamış. ya da oluşan koşullar bir değişimin de ve ardından beklenen bir gelişimin de gerçekleşmesine yetmemiş. yetemiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>aydın, şiirden belki de bu yüzden <strong>“ümidini kesmemiş”</strong>tir. öyle sanıyorum&#8230;şiirin, sözü edilen bu değişim ve gelişimi daha kısa süre içinde gerçekleştirmede  çok etkin olacağını düşünüyor .</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>aydın’ın yürümekte olduğu bu yol doğru bir yoldur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şiirle yapılan/yapılacak olan  her türlü direnmenin ve karşı olmanın etkinliği, daha da yukarılara çıkaracaktır  başarıyı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“ufku türkü olanların;</strong></p>
<p><strong>“ellerini reyhanın üstünden çekmeyenlerin;</strong></p>
<p><strong>“çiçeği tanımayanların;</strong></p>
<p><strong>“sağdan sola yazılmış bir dersin”</strong></p>
<p>unutulmaması mı, yaşanmasının sürdürülmesi mi,mi…mi…mi??&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu konuda artık bir karar verilmesinin altı kalınca çiziliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>iyi de yapılıyor…</p>
<p>hem şiir var orta yerde hem de toplumsal…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>aydın, bunu şiirinde gerçekleştiriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>bir oyun hatırlıyorum çocuktan, bahçeli çocukluktan</strong></p>
<p><strong>……</strong></p>
<p><strong>ah silinsin diye beklediğim o çok şeyler</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>o bahçe satıldı şimdi</strong></p>
<p><strong>sana,</strong></p>
<p><strong>gel bahçem ol desem</strong></p>
<p><strong>şairlik sanılacak.</strong></p>
<p><strong>sanılsın:</strong></p>
<p><strong>gel bahçem ol. gel,bahçem ol.</strong></p>
<p><strong>çocukluk bahçesi</strong></p>
<p>(bahçeli çocukluk,s.67,69)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ne denli <strong>“gel bahçem ol!”</strong> diye feryad etse de o eski bahçe yoktur artık. ne ki o bahçe aynı zamanda unutulamıyor&#8230;</p>
<p>”silinsin” diye bekleniyor, ne ki silinmiyor,silinemiyor&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu <strong>“yitmeme-silinememe” </strong>durumu, bir bilinçaltı olarak ele alınıp incelenebilir mi? sonuçta ozanın eskiye, duvarın öte yanında kalmış olanlara bağlılığını mı ortaya koymuş oluruz? ,</p>
<p>tam bu noktada aydın’ın durumunu nasıl açıklamalıyız?&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>aydın’ın şiirinin,  bilinçaltını deşen ve orayı şiirinin alanı yapan bir ozan olduğunu söylemek, durumu çok basit bir nedene bağlayarak açıklamak olurdu diye düşünüyorum. çünkü aydın’ın, şiirinde  kendi</p>
<p>biliçaltı ile kurduğu görülen ilişki onun,  toplumsal ile olan ilişkisinin tutkalı oluyor. bu bilinçaltı malzemeyi o, bir araç olarak kullanıp toplumsalda  nelerin, nasıl yaşandığını anlatmak için kullanıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu, bilinçaltının insanı oluşturmasındaki önemini ve belki de değerini yadsımak değildir. o malzeme  insanın oluşmasında doğalki etkin oluyor. ne ki bu değildir yapılmak istenen. bu malzemenin  toplumsaldaki sorunsallığı ortaya koymakta kullanılmasıdır amaç. bu amaçla kuruyor şiirini aydın .</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">günlük dil şiire nasıl girer?</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>günlük ilişkilerimizde kullandığımız dil, işlevi gereği  iletişimi en doğru biçimde  ve en etkili olarak aktarmayı amaçlar. bu dil, öyle pek düşünülmeden ve kimi kurgulara bağlanmadan kurulan, kullanılan bir dildir. bu dille şiir yapılabilir mi?</p>
<p>ilk bakışta şiirin dili ile günlük dilin çeliştiği apaçıktır. şiir dili,  yeni ve öznel bir dildir. ve sözcüklerin bağdaşıklıkları derin derin düşünülerek ve kimi dilbilim olanakları da kullanılarak  oluşturulur. şiirin dilinin yeni ve kendine özgü olması, onun derinlik taşıması ve okunur okunmaz anlamını açmaması gerekir. böyle olunca şirin dili ile günlük dilin bir arada düşünülmesi bile  zordur. hatta yanlış olur da diyebiliriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ne ki aydın, şiirinde günlük kullanım dilini, bu dilin basitliği ve çıplaklığına karşın, onu şiirine alıyor. o dille şiir kuruyor. üstelik ona derinlik ve şiirlik de yüklüyor. hiç yadırgatmıyor. basit göstermiyor. aksine tüm ağırlığı ile etknlik sağlıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu işin altından nasıl kalkıyor aydın? şimdi ona bakalım:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>……insan çoğu zaman alışkanlık</strong></p>
<p><strong>kalkıp toparlanmam kalkıp ağlayarak koşmam</strong></p>
<p>(süt,s.21)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>susmak diye bir şey var ya bağırmamak?</strong></p>
<p><strong>sonkiüçdört:bağırmaktan geliyorum.</strong></p>
<p>(bağırmamak,s.52)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>iki ismim var, içinde hiç ali yok</strong></p>
<p><strong>….</strong></p>
<p><strong>……</strong></p>
<p><strong>binbir kere adım ali benim</strong></p>
<p><strong>adım binbir kere ali.</strong></p>
<p>(güzel,86-87)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>eğer ben o şarkının bittiğini bulursam, benzetmeyi de</strong></p>
<p><strong>orada bağıracağım bildiğim bütün harfleri kullanarak</strong></p>
<p>(figan,s.19)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu alıntılarda günlük kullanım dilinin  şiire nasıl yansıdığını görüyoruz.</p>
<p><strong>oturmak, kalkmak, ağlamak, bağırmak, ağlıyarak bağırmak….</strong>bunlar alışkanlıklarımızdan bazıları. bunları bir sınır  olmadan yaparız. ne ki alışkanlık haline gelmiş olan bu davranışları <strong>/sonkiüçdört:bağırmaktan geliyorum/</strong> biçimde bir dize haline getirdiğinizde bu  davranışınızın, pimi çekilir çekilmez patlayan bir bombaya döndüğünü görürsünüz. “<strong>susun, konuşmayın, kalkmayın, ağlamayın, bağırmayın, hele ağlayarak hiç bağırmayın!”</strong> denildiğini düşündünüz mü hiç?</p>
<p>işte o durumdur<strong> “birkiüçdört’</strong>sözcüklerini bitişik yazarak o patlama noktasını vurgulamak!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>öte yandan, <strong>/bildiğim bütün harfleri kullanarak bağırmak/</strong> gibi bir bağdaşıklığı  dize içine yerleştirdiğinizde, bağırma alışkanlığınızı “<strong>çığlık”</strong>a çevirmiş olmuyor musunuz?</p>
<p><strong>bağırmak, çağırmak, haykırmak</strong>… falan derken dipdiri ve dinamik bir şiir dizesi oluşuyor…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>günlük dilin şiirde  güçlü kullanımı gerçekleşmiş oluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>/içinde ali olmayan binbir isim/ </strong>de hemen ardından,  <strong>/binbir kere adım ali benim/ </strong>direnmesiyle karşılanıyor.</p>
<p>o da yetmiyor; <strong>/adım binbir kere ali/</strong> yinelemesiyle  direnme doruğa çıkarılıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>/ali/ binbir/kere/ </strong>sözcüklerinin yinelenmesinden kurulmuş bir iki  şiir dizesidir üstünde çalıştığımız.   ve bu sözcükler günlük kullanımlarıyla şiirde yer alırlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ne ki direnmeyi de  ne vurgulu söylüyorlar!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>konuyu inanç etnisitesi bağlamında ele aldığınızda söylenecek o kadar çok söz var ki…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu bağlamda <strong>“binbir kere ali</strong>” olanların anlaşılmaları…kavranmaları…kucaklanmaları…hak-hukuk</p>
<p>düzleminde ontolojik durumlarının temize çekilmesi…velhasıl, <strong>d i n l e n m e l e r i   ve   a n l a n m a</strong></p>
<p><strong>l a r ı</strong> gerektiği hiç unutulmamalıydı?!…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ayrıca,,<strong>”insan kendi değerinin ve kendisinin değerli bulduğu şeylerin kabul görmesine ihtiyaç duyar. buna kendine saygı deniyor….</strong>hegel<strong>’e göre onurlu bir insan olarak kabul görme isteği insanlık tarihinin başından beri insanları ölüm-kalım mücadelelerine sürüklemiştir. bu mücadele sonucunda efendi-köle ilişkisi oluşmuştur</strong>”<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftn6">[6]</a></p>
<p>fukuyama’nın  hegel’e yaslanarak  açıkladığı bu soyal yapının yansımalarını aydın’ın;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>zındıkların da adı diyalektiktir bomonti’de</strong></p>
<p><strong>ankara’da ben çok zıtlık ben hiç bomonti</strong></p>
<p><strong>mürekkep mavi,bardak sarı gözler büyük</strong></p>
<p>(yol, s.59)</p>
<p>dizelerinde hem çok değişik bir söylem olarak hem de içeriği dopdolu bir  anlamsal yapı olarak yer alıyor.</p>
<p>aydın, bu toplumsallığı günlük dille ne güzel oraya koymuştur!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>benim annem bir kokuydu</strong></p>
<p><strong>geniş bir nevresimin anlattığı</strong></p>
<p><strong>bütün avlulardan sonra</strong></p>
<p><strong>eteğine sığındığım</strong></p>
<p><strong>işlenmiş tütün kokusu ve de</strong></p>
<p><strong>-düğüm-</strong></p>
<p><strong>………..</strong></p>
<p><strong>hadi anne ben unutmak istiyorum senin eteğinde</strong></p>
<p><strong>bildiğim her şeyi</strong></p>
<p><strong>öğrendiklerimi de</strong></p>
<p><strong>bahçada güller açtı gidek havuz başına</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>benim annem bir kokudur</strong></p>
<p><strong>-düğüm düğüm-</strong></p>
<p>(davet diyen o ses,s.14)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> bir koku olan,  bir nevresimin anlattığı, eteğinde oturulmak istenen anne…</strong> bu sözler üzerine kurulmuş olan bu şiir, m.sait aydın’ın günlük dili şiirine hiç de yadırgatmayacak bir biçimde oturtmasının en güzel örneklerindendir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>aydın’ın <strong>kusurlu bahçede şiiri nasıl yeşerttiğini</strong>, bunu nasıl başardığını  örneklemeye çalıştım.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>kusurlu bahçe’</strong>deki <strong>zaaf, figan, tereddüt, örtü</strong> gibi kimi şiirler için <strong>metin incelemesi</strong> de yapmak istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>m.s.aydın’ın şiirini izleyiniz.</p>
<p>pişman olmayacaksınız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftnref1">[1]</a> M.şener, <strong>kökleri derinlerdeki şiir</strong>, yasakmeyve dergisi,7.sayı.<strong></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftnref2">[2]</a> M.s.aydın<strong>, kusurlu bahçe</strong>, şiirler, 160.kilometre y., ist.2011</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftnref3">[3]</a>F.jameson, <strong>kültürel dönemeç</strong>, dost y, ankara,2005,s.22</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftnref4">[4]</a> M.şener, ag yazı.</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftnref5">[5]</a> <strong>Flaneur</strong>, göçebe, gezgin demektir.<strong>w.benjamen,pasajlar</strong> adlı eserinde <strong><em>“bu aşağılık dünyada kaybolup gitmiş, kalabalıkta itilip kakılan  biri olarak, gözleri geriye, yılların derinliğine  baktığında , yanılsamalardan ve acıdan başka bir şey göremeyen , özünde ise ister öğrenilecek bir şeyler , ister aracı olarak hiçbir yeni içermeyen bir fırtınanın bulunduğu yıpranmış bir adam…”</em></strong> s.214</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Kusurlu_Bah%C3%A7ede_Ye%C5%9Feren_%C5%9Eiir.htm#_ftnref6">[6]</a> F.fukuyama<strong>, tarihin sonu ve son insan, </strong>simavi y.,deneme-inceleme dizisi, s.16, ist. Tarihsiz.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/43/kusurlu-bahcede-yeseren-siir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“yanlış sevilen ülke” odağında abdullah şevki şiiri</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/41/%e2%80%9cyanlis-sevilen-ulke%e2%80%9d-odaginda-abdullah-sevki-siiri/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/41/%e2%80%9cyanlis-sevilen-ulke%e2%80%9d-odaginda-abdullah-sevki-siiri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 May 2012 12:26:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=41</guid>
		<description><![CDATA[abdullah şevki’nin son şiir yapıtı “yanlış sevilen ülke” odağında onun şiirini değerlendirmeyi deneyeceğim. &#160; abdullah şevki son yapıtına şiire ilişkin manifestosunu da koymuş.[1] orada:   “şiir  gerçek demokrasi, çoğullaşma ve sivil toplumun yanında olmalı.bu bağlamda sivil bir şiir yazılmalıdır. şiirin şimdiki politik işlevi, bu topraklarda,renklililk ve çoğulluğun yeniden ve çağdaş bir biçimde  kökleşmesini kendi boyutları[2] içinde desteklemektir.bu doğrultuda  yazınsal estetiğe uygun tavrı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p>abdullah şevki’nin son şiir yapıtı <strong>“yanlış sevilen ülke</strong>” odağında onun şiirini değerlendirmeyi deneyeceğim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>abdullah şevki son yapıtına <strong>şiire ilişkin manifesto</strong>sunu da koymuş.<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftn1">[1]</a> orada<strong>:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em>“şiir  gerçek demokrasi, çoğullaşma ve sivil toplumun yanında olmalı.bu bağlamda sivil bir şiir yazılmalıdır. şiirin şimdiki politik işlevi, bu topraklarda,renklililk ve çoğulluğun yeniden ve çağdaş bir biçimde  kökleşmesini kendi boyutları<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftn2"><strong>[2]</strong></a> içinde desteklemektir.bu doğrultuda  yazınsal estetiğe uygun tavrı da olabilmelidir şiirin…..şiir, küresel dünyada milliyetçi/ulusçu bir kanavada kalmayı  kendine layık göremez.başkalkdırandır,ilericidir evrenseldir şiir çünkü…..şiir bir toplumda, özgürlüklerimizi ve özgürce gelişmemizi sınırlayan totaliter  militarist  değerlerin yıkılıp yerine  sivil ve gerçek kurumsal demokrasinin  yeni değerlerinin kurulmasına katkı sağlamalıdır.” diyor.</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>a.şevki bir sorunsalı, felsefi ve siyasal yaklaşımları olan, yer yer şiirlerinde derinleşen  felsefi görüşlerini belirtmekten adeta keyif alan bir ozandır.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>uzun süreden beri</em></strong></p>
<p><strong><em>suskunluk</em></strong></p>
<p><strong><em>en ilkei dil</em></strong></p>
<p><strong><em>bu toplumda</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>(uzak ıssızlıklarda,s.33)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>derken  toplumumuzun son yıllardaki  durumuna  işaret ediyor. daha özgür olamanın,  daha çok gelişmş bulunmanın ve daha  mutlu ve sağlıklı bir toplum olmanın yolunun direnmekten geçtiğini söyleyen ozan bu dizeleriyle o gerçekliğin altını kalınca çiziyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>a.şevki, şiirini yaşarken kuruyor.o yaşam kimi kez toplumsala ilikleniyor; sorumlulukları anımsatmıyor, dayatıyor! kimi kez  de salt kişisellik içinde, dibine dek ayrımına varılmış <strong>haksızlıkların ve kötülüklerin</strong> sancısıyla kıvranıyor. bu sancı ve  acıların  ezemediği dipdirilikte buluyoruz onu hep.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em>anıtlarınız betimleyebilir mi</em></strong></p>
<p><strong><em>auschwitz’de</em></strong></p>
<p><strong><em>tel örgüler,köpekler arasında</em></strong></p>
<p><strong><em>ölüme giden  yüzlerimizi</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>(unulmuş ölülerin yüzleri,s.92)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>illegal gülüşlü</em></strong></p>
<p><strong><em>bir sevgilim olabilirdi</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(esinti,s.79)</em></p>
<p><em>   </em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>canım nasıl sıkılıyor</em></strong></p>
<p><strong><em>terk edilmiş lunapark sesleri</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>tüm aşk saatlerinin durduğunu düşün</em></strong></p>
<p><strong><em>ölü kuşlar ikinci kez özgür</em></strong></p>
<p><strong><em>amerikalaştırılıyor her yer</em></strong></p>
<p><strong><em>iç çekiyor gül yaprakları</em></strong></p>
<p><strong><em>gece iniyor usulca</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(gece iniyor usulca,s.80)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>dumanlı bombalı şiirler</em></strong></p>
<p><strong><em>örtük faşist topluma yakışan</em></strong></p>
<p><strong><em>yaşasın “yazılan şiir”</em></strong></p>
<p><strong><em>             öhhö öhhö</em></strong></p>
<p><strong><em>suya sabuna dokunmayan</em></strong></p>
<p><strong><em>(öksürüklü şiir, s.37)</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>a.şevki’nin ana niteliklerini, kişisel poetikasındaki poetikasındaki ilşkilere ne denli uyum içinde olduğunu gösteren  örneklerdir bunlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">a.şevki’nin şiiri</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>onun şiirini, <strong><em>kurarken, söylerken, yazarken ve okurken</em></strong> başlıkları  altında ele almanın bu şiiri tanımada  kolaylıklar getireceğini sanıyorum.</p>
<p><strong><em>şiiri kurarken</em></strong>, kendi poetikasına  uygun <strong><em>anlamsal yapılara</em></strong> yöneliyor.</p>
<p>şirinin dize dize güzel olması ona yetiyor.</p>
<p><strong><em>şiiri söylerken,</em></strong> yeni şeyleri, yeni bir dil ile ve yepyeni bir şiir olarak söylemeyi yeğliyor.</p>
<p><strong><em>şiiri yazarken</em></strong> de  metnin, yazılmış bir şiir olmasına çok özen gösteriyor.</p>
<p>yazınsallığın, şiir boyutundfaki gereklerini yerine getirmeye ayrı bir ağırlık veriyor.</p>
<p>onun şiirini okurken vurgulu,yeni ve  etkileyici bir şiir metnin tadını alıyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">a.şevki şiirini nasıl kuruyor ?</span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p>şiirleştireceklerini <strong><em>somut olaylardan, durumlardan</em></strong> seçiyor ya da  şiir kurarken kullanacağı ham maddeyi mutlaka somutlaştırıyor. somutluk, şiir poetikasının gereğidir.</p>
<p>şiire diyalektikler yaklaşıyor.bu yöntem onu, hep somutlukta tutuyor.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>marksizmi anlamayan nesle aşina değiliz.</em></strong></p>
<p><strong><em>………..</em></strong></p>
<p><strong><em>gövdeme kalp çiz,üstüne adını yaz</em></strong></p>
<p><strong><em>………..</em></strong></p>
<p><strong><em>külodunun ağı,oradaki kokusu,keely hazell’in</em></strong></p>
<p><strong><em>…………</em></strong></p>
<p><strong><em>…………</em></strong></p>
<p><strong><em>çıplak kadın fotoğraflı takvim var odamda asılı</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(bu şu bu şu,s.23)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>diyalektik</em></strong>,onu yönlendiren, ona eşlik eden, dünyayı kavrarken hep ona yol gösteren bir  güç. marksizmin ayrılmayanı da bir yandan. o nedenledir ki  <strong><em>“marksizmi anlamayan nesle aşina değiliz”</em></strong> der. dünyayı ve şeyleri o yolla kavramak ve alımlamak gerekiyor.</p>
<p>sevgiye öyle yaklaşılıyor. ağacın gövdesine çizilen bir kalp  ile göğüse çizilen bir kalbin çizgileri aynı  mı? çizdikçe açılan ve açıldıkça da kanayan bu alev alev acı ve sancıya, ardı ardına  benzin döken bir  sevgidir onun dizelerine sinen.</p>
<p>somutluk bir yana bir yontudur karşımızdaki…<strong><em>”ne duruyorsun ey musa, canlansana!”</em></strong> diye haykıran michelangelo gibi…</p>
<p>onun  bilinçten önce ete, deriye  dokunması,  onu acıtarak değiştirmesi ve yepyeni bir sevgi dünyası kurması gerekiyor.  bu dünyayı anlamayanların marksizmi kavraması ve neliğini anlaması olası mıdır ?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>kilot ağı, kokusu ve hazell’de</em></strong> kişileşmesi, <strong><em>kadın fotoğrafları</em></strong> ve onların <strong><em>çıplaklıkları</em></strong> ve de <strong><em>odada asılı olmaları,</em></strong>  insanı ta içinden ürpertmenin yanında ete değen yani acısı sancısı, rahatlaatıcılığı ve keyfi ancak  böyle bir ürpermeyi sağlabilecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>deleuzze ve guattari, sanat yapıtını bir etkiler ve algılar blok’u</em></strong> olarak tanımlarlar.<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftn3">[3]</a></p>
<p>gövdeye kalp çizilmesi,üstüne adın  yazılması; bir ağaç gövdesine kalp çizilmesi ve sevgililerin  adlarının oraya yazılması,duvara asılı çıplak kadın fotoğrafları  ile kurulan ilişki, <strong><em>ilişkisel estetiği</em></strong> kurar.bu durum, yeni bir durumdur. bu yeni oluşumun sözcüklere dökülerek bir sessel ve anlamsal  form ile yansıtması, çıplak resimlerle özne arasında  oluşan <strong><em>insansal özün</em></strong>  oraya konmasıdır.</p>
<p>yansıma ise, dile egemen olmak,yaslanılan felsefe tabanı gibi öğeleri gösteren  bir yapıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu algılama ve alımlama biçiminin dayandığı ilişkisel taban ozanı  etkisine almıştır</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ilişkisel estetik ise marksist görüşten yürümektedir</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ben bu yapılanmadan doğan şiire <strong><em>doğru şiir</em></strong> diyorum, ta baştan beri… “şiirin doğrusu yanlışı olur mu?” diyenlerin kulaklarını,  a.şevki kocaman çanlara  varyozla vurarak  çınlatıyor, sağ olsun!..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em>çiçekler yandı birer birer</em></strong></p>
<p><strong><em>göklere eriştiler dumanlarla</em></strong></p>
<p><strong><em>alçak gönüllü madımak</em></strong></p>
<p><strong><em>nefret etti isminden</em></strong></p>
<p><strong><em>isyan oldum sivas’a</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>(isyan oldum sivas’a,s. 95)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>“türküm doğruyum,çalışkanım” ama</em></strong></p>
<p><strong><em>krize sökmüyor</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(işime son verildi, s.94)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>“</strong><strong><em>çiçekler, yanma,dumanlar, alçak gönüllü madımak”</em></strong>  sözcüklerinin dayandığı  anlamsal  yapılar, somut yapılardır. isyan kavramı bir somutluğa bağlanmıştır. ne ki <strong>“</strong><strong><em>sivas’a isyan olmak”</em></strong> biçiminde bir anlamsal yapılanmada  <strong><em>“isyan”</em></strong> kavramının somutluğu bu yapıyı da somutlaştırıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>“krize sökmemek”</em></strong> elle tutulacak denli diri ve maddeye değgindir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>yüreğimizi dinleyelim şimdi,uyumunu evrenin</em></strong></p>
<p><strong><em>uğultusu diner her nehrin denize kavuştuğunda,</em></strong></p>
<p><strong><em>kirazları seyret,dokunma, salt seyret lütfen</em></strong></p>
<p><strong><em>eşyaya saygılıyım,çay  fincanımı saygıyla öptüm</em></strong></p>
<p><strong><em>benimle yaşadığı için.her sabah saygılıyım</em></strong></p>
<p><strong><em>çaydanlığa,tabağıma,çatalım ve çiçeklerime</em></strong></p>
<p><strong><em>yaşam bilgiszliği, deneyimsizlikler, muşamba</em></strong></p>
<p><strong><em>bej rengi bir çalıyı düşünüyorum gece gündüz</em></strong></p>
<p><strong><em>her sorunu çözümlemeyen bilmek,donuk yağmur,</em></strong></p>
<p><strong><em>varoluşundan ötürü ayrıca  ağlayamaz….</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(sevgiyle seyretmek evreni,s.16)</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>bu dokuz dize arasında bir anlamsal ilişki yoktur.hemen her dizede ayrı şeylerden söz edilmektedir. ne var ki onlar arasında kurulmuş, altta bir taban vardır o da  sözü edilenlerin herbirinin somut varlıklar ve durumlarla ilişkili olmasıdır.bu temel üzerine kurulan  yapının  duvarlarının, kimi taşlarla, kimi tuğlalarla, kimi kerpiçlerle, kimi de  briketlerle örülerek  oluştuğunu  kolayca söyleyebiliriz..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şiiri kurarken  algıyı,  bu dizelerde görüldüğü gibi aralarında anlamsal bir bağıntı olmamakla birlikte temelde algılamanın üstüne kurulduğu bir  maddeci  yaklaşıma yaslanması gerçeğinin altını çizmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>a.şevki şiirini böyle bir  algılama ile kuruyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>insanların anlayışları, düşünceleri, karşılıklı anlamsal ilişkileri,onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkıyor. <a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftn4">[4]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>varlıkbilimsel bir durumun, bir estetik yapıının , yapıbilimsel olarak ele alınması bir bilimsel poetikadır . sanatın tabanında diyalektiğin bulunması gerektiği  gerçeğinin dayandığı esas o esasdır <a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftn5">[5]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>yukarıdaki dizelerde sıra ile :</p>
<p><strong><em>evrenin uyumunu görmek, ırmağın uğultusu, kirazlar onları seğretmek,   çay fincanını öpmek  , çaydanlık,     tabaklar  çatal, ve çiçekler, muşamba , yaşam bilgisi/ bilgisizliği, çalı, bej renk, gece- gündüz, donuk yağmur, ağlamak……</em></strong>kavramları, varlıkbilimsel yapıları ortaya getiriyorlar.</p>
<p><strong><em>bu ontolojik  yapıları dizelerde şiir olarak görmek ve çözümlemek ise yapıbilimsel bir poetik çalişma demektir.</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>çalışmanın formu, dizeler arasında anlamsal ilişki kurulmamış olmasıdır ki oda, yapıbilimsel bir çalışmanın  parçasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>salt dizeler arasında anlamsal bir ilişkinin kurulmaması ve buna önem verilmiyor olması, anlamın görselleştirilmesini de kolaylaştırıyor.  her dizedekilerin resmi yapılabiliyor.</p>
<p>görsellik şiirin kurulmasında hep önde tutulmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>a.şevki kıa şiir yazmıyor. yazamıyor mu demeliyim yoksa?</p>
<p>ne ki kısa, dopdolu şiirleri de yok değil.</p>
<p>uzun  şiirler yazıyor. galiba çok şey söylemek istemesinden ya da söyleyecek çok sözü olduğundan… uzun şiir yazmanın bir sakıncası olacağını sanmıyorum. uzunluğun  boşluğu ve yinelemelerle dolu olmasıdır sakat olan. şiirde  dizeler arasında anlamsal ilişkiye o denli önem vermemesi ona uzunluk konusunda yardımcı oluyor.</p>
<p>öyle anlaşılıyor.</p>
<p>ne ki bu onun,  şiiri kurarken  önemsediği bir özellik olarak karşımızdadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">şiirini nasıl söylüyor?</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ilk görünen, doğaçlama söylediğidir.</p>
<p>ne gördüyse ve neye deydiyse,neyin tadı damağını şenlemdirdiyse ve ne duyduysa onu içinden geldiği gibi  söylemeyi yeğliyor. bu söyleyiş onun doğaçlamaya  yaslandığını gösterir.</p>
<p>ancak, böyle söyleyişin  açmazları vardır. şiirliği yitirebilirsiniz. ya da şiirlik o doğaçlama içinde hiç önemsenmeden metin oluşabilir…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>aşk uzakta</em></strong></p>
<p><strong><em>kendini tırmanıyor yaşam</em></strong></p>
<p><strong><em>pencereleri sarsıyor rüzgar</em></strong></p>
<p><strong><em>torbalarımı taşıyabilsem</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>çıkabilsem merdivenleri rahatlıkla</em></strong></p>
<p><strong><em>saygısızlığa ne kadar ihtiyacım var</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(saygısızlığa ne kadar ihtiyacım var, s.58)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>yukarıda, yaşarken karşılaşılanlar ard arda sıralanıyor. öyle yaşanmıştır yani…görsellik de öne çıkmış&#8230;bu şiir formu şiiri kovmamıştır/kovamamıştır.ne ki sığlığa düşülmesine de izin verilmemiştir. galiba bu bir önceliktir.</p>
<p>ve yapılması zor olandır.</p>
<p>başarının zor yakalanacağı bir alandır.</p>
<p>ve önemlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>öte yandan bu şiir, <strong><em>yeni şeyler</em></strong> söylemektedir. belki de doğaçlama yeni şeyler söylemeye daha çok olanak açmaktadır.<strong> </strong><strong><em>“kendini tırmanmak”,”torbaları taşımak”</em></strong><em>, “<strong>merdivenleri rahatlıkla çıkabilmek”, “saygısızlık etmek”</strong></em><strong> </strong>e duyulan özlem…</p>
<p>bu doğaçlama sözler altında yatan  öfke duygusunu bir yontu gibi koyuyor ortaya.</p>
<p>doğaçlama ile şiirin böyle kurulabileceğini de bir güzel göstermiyor mu?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>yeni bir söyleyiş yapılandırılmıştır.</p>
<p>anlamın, şiirden giderek kovulması; onun yerine görselliğin  betim olarak kalmayıp  bir şiirsel koku ve tad kazanması… yeniliklerdendir.</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>onca emek verdiğim uçurum rengi aşk nasıl bitti</em></strong><strong></strong></p>
<p><strong><em>izmir’den denize dökülüyorum akşamları</em></strong></p>
<p><strong><em>……..</em></strong></p>
<p><strong><em>……..</em></strong></p>
<p><strong><em>yüzyıl yaşasan da şair olamazsın</em></strong></p>
<p><strong><em>bir kadın sevmemişsen</em></strong></p>
<p><strong><em>……</em></strong></p>
<p><strong><em>hayat saçma sapan bir şey</em></strong></p>
<p><strong><em>şiirde felsefe yapmak gibi</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>(aramızda kalsın lütfen, s.14)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>şair olmanın koşulu </em></strong>ile <strong><em>şiirde felsefe yapmanın</em></strong>  hayatın saçma sapanlığı ile koşutluğu  hem derin hem de etkili ve yeni şeylerdir. a.şevki’nin yukarıda  açıklanan şiirsel özellikleri  üstüne bu yeni niteliği  de ekleyelim.</p>
<p>felsefeyi şirden öğrenmek ya da ona yandaş toplamak olanaksız bu araçla onu kavratamazsınız ki…saçma sapanlığın nedeni budur.</p>
<p>yaşam da öğretilemiyor/öğrenilemiyor. öğrenilse bile öğrenildiği gibi yaşanamıyor. bir kadın sevmenin aşkı nasıl renklendirdiğini ve ona apayrı bir tad kazandırdığını; aşkın ancak  böylece  aşk olabildiğini; şairliğin aşktaki bu derinliği ancak bu yolla kazanabileceği…gibi yeni şeyler söylüyor.</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/istanbul’u sevmeyi hak etmeliyiz önce/</em></strong> dizesindeki  düşünce de  böyle değil mi?</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/yünlerin dikenlerden ayrılışı /</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/dinleyemediğimiz mor süryani şarkıları/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/yoksulluğa boyun eğişimiz sorgusuz sualsiz/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/neden yaptıklarını bilmiyorlardı,aşktı/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/son hızla yan yana geçiyordu iki tren/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/aynı şeylerdeki sessiz şıkırtı/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(aynı şeylerdeki sessiz şıkırtı,s.17-18)</em><em></em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>d</em>izelerinde söylenenler  yeni yepyeni değil mi?</p>
<p>bu durum a.şevki şiirinin özelliklerinden biridir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>alevden kraliçeler caddelerde</em></strong></p>
<p><strong><em>şiir eskisi yıpranmış hüzünler</em></strong></p>
<p><strong><em>donuk papağanların soluk uçuşu</em></strong></p>
<p><strong><em>suya düşmüş gümüş karanlıkta</em></strong></p>
<p><strong><em>gül açışı geçişinde bahçeler</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>(gül fısıltıları,s.26)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>ince bir zaman tüm yaptıklarımızı örttüğünde</em></strong></p>
<p><strong><em>demir uykuda neyi bilebiliriz</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>……….</em></strong></p>
<p><strong><em>gömülmeyen zaman  nasıl unutulabilir</em></strong></p>
<p><strong><em>o kadar sarmaş dolaş ki-tık ki, tık ki</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>……………</em></strong></p>
<p><strong><em>soğuk kadar aldatıcı gerçeklik aynalara yansıyan</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>yansıyan mı gerçeklik gerçeklik mi yansıyan</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(heyecansız istanbul namütenahi,s.27)</em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu alıntılarda  a.şevki şirinin bir başka özelliğini  görmekteyiz.</p>
<p>o yeni bir dil koyuyor .şiirini bu dil ile söylüyor. şiirimizde,özellikle <strong><em>yenilik şiirimizde</em></strong> bu dizelerle örneklenmeye çalışılan bir dil çok zor ve az bulunuyor. böyle bir dil ile zor karşılaşılabiliyor.</p>
<p>yapıtı okurken  sayfa kenarlarına not düşmüşüm: yepyeni söyleyişler…gerçekliğin ve aldatıcılığın soğukla karşılaştırılarak bir dize oluşturulduğuna tanık oldunuz mu hiç? bu dizenin yanına “nerden buldun bunu a.şevki? diye yazmışım…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>evet, böyle insanı şaşırtan dizeleri var onun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>/caddelerdeki  alevden kraliçeler/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/şiir eskisi hüzünler/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/karanlıkta suya düşen gümüş/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/gül açışı geçiş/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/ince zaman örtüsü/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/demir uyku/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/o kadar sarmaş dolaş ki- tık ki,tık ki/</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>/soğuk kadar  aldatıcı gerçeklik/</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>deyişleri çok yeni bir dilin ve söyleyişin en güzel örnekleridir.</p>
<p>a.şevki’nin şiirinde bu yenilik temel bir özellik olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>fısk </strong>adını verdiği bir şiiri var yapıtta(<strong>s.19).</strong> bu şiir bir düzyazı şiir. <strong><em>söylenmiş </em></strong>bir şiir, <strong><em>yazılmış</em></strong> bir şiir değil.</p>
<p>a.şevki,şiiri söylerken söylemlerinin etkisi altında kaldığı apaçık.oradan da çıkamıyor. çıkamamış olması verimli olmuştur. çünkü çok yeni ve değişik bir söyleyişi  tüm dizelerde yakalamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>salt bir iki dize alayım:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>buruşarak çekilesi ruhun,özgürleştiğinde açılması çiçekçe</em></strong></p>
<p><strong><em>……….yüceltilişi nesnel gerçekliğin</em></strong></p>
<p><strong><em>bilinçsiz,  tarifsiz yoklukta  yitip gideceğini sanmanın sıradanlığı</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu dizeler de  derinlikli düşünceler .</p>
<p>yeni şeylert ve yeni bir dile getirilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p>özgür olmamanın somut gerçekliği, soyutluk düzleminde  ruhu “buruşturuyor”. buruşmuş bir ruh “o ruh…” değildir.</p>
<p>nesnel gerçekliğin yüceltilişi<a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftn6">[6]</a> <strong><em>nesnellik/nesnel gerçeklik/nesnel gerçekliğin yüceltilişi </em></strong>şiire  biraz ağır gelen  ve belki de  şiiri yok  edebilecek  marksist görüşlerdir.</p>
<p>ne ki ne olduğu,nasıl olduğu bilinmeyen, tanımlanmamış olanın nesnel gerçeklikle  ilişkisi üzerinde  biraz  düşünmenin  ve çalışmanın; akıl yürütmenin gerekliliği açıktır.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">şirini nasıl yazıyor?</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>buraya değin a.şevki’nin şiirinin altını kalınca çizdiğimiz getirdiği yeniliklerin  yine ona uygıun  bir biçim içinde yazılması gerekiyordu. şiir belirgin biçim özellikleriyle yazılmıştır.</p>
<p>en çok dikkati çeken seslerden yararlanması olmuştur ortadoks kuşlar’da(s.28),(k,ş,ç,a,u,) sesslerinin  bir senfoni oluşturmasına özen gösterldiği görülüyor. aynı şiirde(gökte,imge,böyle,ülke) sözcükleri şiirin son bölümünde gerçekten yeni ve hoş bir ses armonisi geliştirmişlerdir.</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>ney/ve/la/eşya/ney/hayat/ney/kudüm/düm/tekka/düm/tek/….yüreğinde ney/ ve/ la/</em></strong> szöcükleriyle örülmüş bir şirsel senfoni oluşturulmuştur. anlam da hiç gözardı edilmiyor.hem ses hem de anlam bir arada!..başarılı bir şiir işçiliğidir bu…</p>
<p><strong>parkta(s.87) ve (s.86)</strong> daki şiirler de seslerle cıvıl cıvıl. çalışlmış şirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>aq.şevki birkaç yerde <strong>“ “</strong> ve salt <strong>(,)</strong> dışında hiç noktalama işareti kulanmıyor. küçük harflerle yazıyor. çok önemsediği göstergelerin baş harflerini büyük yazıyor. galiba benim seçimim gibi…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>anlamsıza hiç yanaşmıyor. anlamı gözardı etmiyro demeliyiz. ne var ki zaman zaman şiirlernde  bilmece gibi dizelerle karşılaşıyorsunuz. bu durum onun şiiri yazdığının, ona çalıştığının tanığıdır.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> mukavva ve gramer-hatta mezopotamya</em></strong></p>
<p><strong><em>….</em></strong></p>
<p><strong><em>mukavva birikili zil ve gramer</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>(s.17)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>gizemi şiire akan ölüm</em></strong></p>
<p><strong><em>aşk da var tomurcuklar sevgilim</em></strong></p>
<p><strong><em>cumartesi akşamları</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>…….</em></strong></p>
<p><strong><em>büyüyor yasadışılık içimde</em></strong></p>
<p><strong><em>cumartesi akşamları</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em>( s. 69)</em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>mezopotamya-gramer-mukavva</em></strong> arasındaki sessel ve anlamsal ilişkiyi bulmak hemen hemen olnanaksız gibi duruyor.</p>
<p><strong><em>mukavva- zil-gramer</em></strong> arasındaki iliki de öyle. bu durum a.şevki’nin  şiir söyleme durağında kaldığı anların altını çiziyor galiba.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ayrıca şirde böyle düzenlemelerin bulunması  okunmaya olumsuz bir etkisi olmamak  koşuluyla iyidir. çünkü şiirin ufuk açıcılığına yardımcı olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>öte yandan onun şiiri yazılmış ve çalışılmış bir şiirdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>ölümün izemi şiire nasıl akar</em></strong>?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>aşk ile tomurcuk nasıl aynı kefede tartılabilir</em></strong>?</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>cumartesilerle bunlar arasında nasıl ilişki kurulabiliyor?</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu sorıuların yanıtları hep şiirin yazılması sırasında verilebilir.  yoksa bu konularda ayak üstü birşeyler söyleyivermek  olası değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>hele,<strong><em> cumartesi akşamları yasadışılığa yönelme isteği </em></strong>öyle kolay bulunacak bir derinlik olamaz. o yasdışılığın içeriğinde cumartesi akşamlarının rahatlığı ile neler düşünülebilir kimbilir?</p>
<p>bu, şiirin  yazılması  sırasında ele alınıp çözülecek bir sorundur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">a.şevki’nin şirini nasıl okumalı?</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>onun şiiri dize dize güzeldir, vurucudur, etkilidir. bu, metin halinde şiirinin güzel olmadığı anlamına gelmiyor. salt onun şiirinin algılamadan başlayıp alımlama aşamasına değin geçirdiği evreleri çok iyi anlamanın, kavramanın önemi burada devreye giriyor. böyle bir kavrayış gerçekleştirlemezse şiir dize dize güzel bir şiir olarak alımlanabilir okuyucu tarafından.</p>
<p>şiir için önemlidir bu. şiirlik yitmemiş demektir.</p>
<p>şiir tüm gücüyle,yoğunluğu ile elimizin altıdadır ve dize dize bilincimize akmaya hazırdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>öte yandan bu durumu a.şevki’nin şiirinin ömrünü de uzatacak bir özellik olarak görüyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>a.şevki’nin  güzel ve kalıcı olacağını düşündüğüm dizelerinden birkaçını birlikte okuyalım:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>301 kaldırılmalı  horozların kurtuluşu için</em></strong></p>
<p><strong><em>(s.25)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>soğuk kadara aldatıcı gerçeklik aynalara yansıyan</em></strong></p>
<p><strong><em>(s. 27)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>önemsizliğim hep memnun etti beni</em></strong></p>
<p><strong><em>(s.54)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>illegal gülüşlü</em></strong></p>
<p><strong><em>bir sevgilim olabilirdi</em></strong></p>
<p><strong><em>(s. 79)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>yorgun bir şarkıyım azalıyorum</em></strong></p>
<p><strong><em>………..</em></strong></p>
<p><strong><em>yüreğimdeki sonsuz çöl yanlızlığıyla</em></strong></p>
<p><strong><em>(81)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>a.şevki izlenmelidir.</p>
</div>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftnref1">[1]</a>s.6-7</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftnref2">[2]</a> altını ben çizdim.</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftnref3">[3]</a> n.bourriaurd, <strong><em>ilişkisel estetik</em></strong>,s.30-31, bağlam y.</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftnref4">[4]</a>marx-engels ,<strong><em>alman ideolojisi</em></strong>, s.42,sol y.</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftnref5">[5]</a> u.eco,<strong>açık yapıt</strong> ,s. 36,kabalcı y.</p>
</div>
<div>
<p><a title="" href="file:///F:/Projects/muhsinsener/www/egitim_yazilari/Abdullah_Sevki_Siiri.htm#_ftnref6">[6]</a>m.buhr-a.kosing, <strong><em>felsefe sözlüğü,</em></strong> s.183</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/41/%e2%80%9cyanlis-sevilen-ulke%e2%80%9d-odaginda-abdullah-sevki-siiri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şiirin Nesnesi</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/39/siirin-nesnesi/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/39/siirin-nesnesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 May 2012 12:24:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=39</guid>
		<description><![CDATA[genel olarak sözcüklerin içerdiği anlamlar, onların dayandığı nesnelerle ilişkilidir. o nesneler  beş duyumuza bizim  ayrımında olmadığımız /olamadığımız  kimi  etkilerin altında yansır o etkiler bir oranda  nesneyi olduğundan,  daha doğrusu  özünden  saptırmaktadır.öz bu etkilerle derinde kalabilmektedir. bu düşünce bize fenomenoloji ve husserl’e götürüyor. paranteze alma(epoke) deniyor bu duruma. &#160; böyle bir yapının şiirle doğrudan bağlantısı olduğunu düşünüyorum.   husserl, epoke ile nesnenin özüne varmayı, özüne ulaşmayı ve onu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>genel olarak sözcüklerin içerdiği anlamlar, onların dayandığı nesnelerle ilişkilidir. o nesneler  beş duyumuza bizim  ayrımında olmadığımız /olamadığımız  kimi  etkilerin altında yansır o etkiler bir oranda  nesneyi olduğundan,  daha doğrusu <strong> özünden</strong>  saptırmaktadır.öz bu etkilerle derinde kalabilmektedir.</p>
<p>bu düşünce bize <strong>fenomenoloji ve husserl’e götürüyor.</strong></p>
<p>paranteze alma<strong>(epoke</strong>) deniyor bu duruma.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>böyle bir yapının şiirle doğrudan bağlantısı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>husserl, epoke</strong> ile <strong>nesnenin özüne varmayı, özüne ulaşmayı</strong> ve onu tanımlamayı amaçlıyordu. fenomenoloji,nesneleri bu yapıda tanımlamanın  gerçekliğe ulaşmak demek olduğunu söylüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>nesnelerin bu anlamda özüne yani gerçekliklerine ulaşılmış olması, o nesnelerin  adlandırılmasında da bir yöntemdir. nesneleri  adlandırırken onların bilincimizde oluşturduğu  algının ve ardından  alımlamamızın ürünü ortaya çıkmaktadır. bu düşünce tersinden de doğru bir düşüncedir.</p>
<p>bir alımlamanın oluşturduğu  nesne, adıyla elimizde bir sözcüktür artık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şiir de bu yöntemle oluşuyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>önce bir algı oluşur.</p>
<p>sonra o algı bir alımlamaya dönüşür.</p>
<p>şimdi şaire özgü bir dize ya da şiir ortaya çıkmıştır.</p>
<p>o ürün salt o kişiye ilişkindir ve bu öznellik içinde önemli  ve değerlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şair dünyayı ve şeyleri algılarken benliğinde varolan,eğitim ve yetişme olanaklarının kendine kazandırdıklariyle  bir görüş biçimi geliştirmiştir. her insanda böyle bir açı vardır ve isteyerek/istemeyerek  kimi başka etkiler de içerir. bu bakış açısı  ve kavrayış biçimi ile algılar dünyayı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu  yöntem, kalın bir çizgi olarak metnin altında durur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şairin alımladıklarını dizeye dökerken seçtiği sözcüklerin teker teker incelenmesi ve kavranması,  şiirin öznesinin  bilincini ve o bilincin hangi etkiler altında oluştuğunu gösterir. bu etkileri saptama olanağını,  kullanılan sözcüklerin nesnelerinin adlandırılmasından anlarız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>öte yandan, sözcüklerin dizelerde sıralanmasında ve <strong> şiirsel kavramlar</strong> haline dönüştürülmesinde  şairin  kavrayış ve alımlayışını  açıkca görürüz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şair şiirsel kavramları kor şiirine.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>hele  sorunsalı olan şairlerin şiirleri bu bakımdan çok daha açık-seçiklik içerir.sorunsalı toplumsallık olan bir şair, şiirde kullandığı her sözcükte kendini açık eder.zaten açık zorundadır.</p>
<p>sorunsalını yaymalı ve ona taraftar bulmalıdır. yoksa sorunsal olması bir anlam taşıyamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>peki ya <strong>şiirden ödün verme?&#8230;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>çünkü sorunsallık için şiir, çoğu zaman öteye itilebiliyor. sorunsallık öne çıkarılarak şiirden hiç de hakkımız olmayan işlevler beklenebiliyor. böylece de şiir bir araç olarak kullanılıyor ve şiirliği de orada  bitiyor.</p>
<p>oysa şiirin sürerliğidir esas olan. o, okundukça değer kazanacaktır ve her okunuşunda da yeni dünyalar açmalıdır önümüzde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>gerek şiirin nesnesinin ve gerekse  o nesnenin /nesnelerin sözcüklere dökülmesinin <strong>bilim ve dilbilim</strong> <strong>ilke ve olanaklarına</strong> uygun olması gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>şirin nesnesi şiirin kendisidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>o nesneyi doğru algılamanın ve ulaşılan alımlamanın dilbilimsel verilerle uyum içinde ortaya konması  şiir denilen ürünün değerini yükseltecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bu hem okuyucu hem de şair açısından hiç de gözardı edilemez.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/39/siirin-nesnesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Okullar şiddete emanet</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/37/okullar-siddete-emanet/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/37/okullar-siddete-emanet/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 May 2006 12:23:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=37</guid>
		<description><![CDATA[kullardaki şiddet olayları gün geçtikçe tırmanıyor. Yönetimler ise konuyu değerlendirirken, &#8216;Öğrencilerden korkar hale geldiklerini&#8217; söylemeye başlamış halde; yani etkin olma güçleri yok &#160; Son birkaç ay içinde okullarda şiddet hızla tırmandı. En az 100 okulda bıçaklama ile sonuçlanan olaylar olduğunu okuduk gazetelerde. Salt 2005-2006 öğretim yılına özgü bir artış değildir bu. Eski yıllarda da baharla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>kullardaki şiddet olayları gün geçtikçe tırmanıyor. Yönetimler ise konuyu değerlendirirken, &#8216;Öğrencilerden korkar hale geldiklerini&#8217; söylemeye başlamış halde; yani etkin olma güçleri yok</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Son birkaç ay içinde okullarda şiddet hızla tırmandı. En az 100 okulda bıçaklama ile sonuçlanan olaylar olduğunu okuduk gazetelerde. Salt 2005-2006 öğretim yılına özgü bir artış değildir bu. Eski yıllarda da baharla birlikte böyle şiddet olaylarıyla karşılaşılırdı. Ne ki o olayların karakteri farklıydı ve sayıları da bu kadar çok değildi.<br />
Bu öğretim yılında oluşan bu sayı artışı gerçekten hem eğitim açısından hem de toplumsal açıdan çok dikkat çekici. Çünkü olaylarda, öldürücü karakteri olan bıçak kullanılıyor. Ayrıca, kesici ve yaralayıcı ve giderek de öldürücü özelliği bulunan bu aracın çocuklar arasındaki olaylarda hemen ortaya çıkması ve kullanılması dikkati daha da öne çıkardı.<br />
Eski yıllarda da öğrenciler arasında oluşan olaylarda bıçak kullanıldığına tanık olunurdu. Ancak böyle olayların sayısı çok az olur, okul yönetimleri yeterli önlemleri hemen alırlar ve uygulamaya koyarlardı. Böylece olayların yinelenmesinin önüne geçmek mümkün olabiliyordu. Şimdi, azalacağına olaylar çoğalıyor ve yaygınlaşıyor.<br />
Okul yönetimleri, konuya ilişkin değerlendirmelerinde öğrencilerden korktuklarını söylemeye başlamışlardır. Demek ki yöneticiler, bu olaylarda etkin önlemleri alamıyorlar. Ya da böyle önlemleri alabilecek güçleri yok.</p>
<p><strong>Bir örnek</strong><br />
Ankara merkezindeki ilköğretim okullarından birinde meydana gelen ve etkin önlemler alınamadığı için de süregiden bir olaydan örnek vermek istiyorum. Bu örnekte, okulun da kişilerin de adlarını vermeyeceğim. Nedenini ise sonra açıklayacağım:<br />
Olay, bir değil, birçok kez ve birinci devrenin ilk üç sınıflarından birinde geçiyor. Yaramaz yaradılışlı, çocuk psikolojisinde hiperaktif tanımlamasına uyan birkaç çocuk aynı sınıfa düşüyorlar. Velileri durumlarıyla yeteri kadar ilgilenmiyor ya da ilgilenemiyorlar.<br />
Çocuklar, hem ders sırasında hem de boş zamanlarda dershanede ve oyun alanında kendilerinden daha güçsüz çocuklara musallat oluyorlar; onları rahatsız etmek bir yana, kollarını-bacaklarını tekmeleyip yumruklayarak okula gelmelerine mani olabilecek kadar rahatsız ediyorlar. Bu durum birçok kez oluyor. Rahatsız olan çocukların velileri hemen öğretmene gelip şikâyette bulunuyorlar. Öğretmen, sorun olan bu çocukların velilerini birçok kez çağırmasına karşın onları bir türlü okula getirtemiyor. Bunun üzerine okulun rehberlik bürosuyla birlikte girişimde bulunuyor. Ne yazık ki veliler yine gelmiyorlar.<br />
Bu durum da birkaç kez yineleniyor.<br />
Sınıf öğretmeni bu kez, okul müdürüne gidiyor ve yardım istiyor. Özet olarak, öğretmenin esas olduğunu ve onun bu durumdan sorumlu olduğunu belirtiyor. Tabii hiçbir girişim de de bulunmuyor. Bulunmak da istemiyor herhalde. Öğretmen çırpınıyor; &#8220;Ben velilerle görüşme imkânını bulamadım; bana idare olarak yardımcı olun!&#8221; diyor.<br />
Tabii hiçbir şey yapılmıyor. Müdür, salt bir yığın laf söylüyor&#8230; ve o kadar!.. Ve tabii, olaylar yinelenerek sürüyor. Bakalım, ne zaman bir bıçaklanma olayı olacak da okul yönetimi, zorunluluk karşısında harekete geçecek?.. Bekleniyor.<br />
Şimdi, bu olayda, apaçık görünen birkaç nokta var: Sınıf öğretmeni, elinden geleni yapmış. Artık başarılı olamadığını görünce idareden yardım istiyor. İdare ise olayın içine hiçbir biçimde girmek istemiyor. Bunu, sözleri ve tavırlarıyla da gösteriyor.<br />
Böyle bir durumda ne yapılabilir? Öğretmenin yapacağı hiçbir şey olmadığı görünüyor. Ne yapılacaksa idare yapacaktır.</p>
<p><strong>Nedir onlar? </strong><br />
İdare, öğrenci velisini getirmek üzere yönetim makamlarıyla ilişki kuracak ve ileride oluşması muhtemel olayları önleyecek önlemleri alacaktır/almalıdır.<br />
Bu girişimler sonucunda, arkadaşlarını ileri derecede rahatsız eden çocuğun/çocukların bir psikoloğa gönderilmesi, orada tedavi edilmesi ya da aktivitesi göz önüne alınarak, durumu bir rapora bağlanıp hiperaktif çocukların eğitildiği bir eğitim kurumuna gönderilmesi sağlanacaktır. Bu yolla çocuk, eğitilme olanağını da elinden kaçırmayacaktır.<br />
Bu sayılan önlemler, yönetim önlemleri olup ancak, yönetim kademeleri tarafından alınabilecek önlemlerdir. Sınıf öğretmenlerince alınacak önlemler değildir.<br />
Peki, neden okul müdürü böyle bir yol izlemekten kaçınıyor? Çünkü, bu zor geliyor. Başarılı olamamaktan korkuyor. Yani, özet olarak eğitim yöneticisi olarak yeterli değildir&#8230;<br />
İlgililer, bunun ayrımında bile değildirler. Okul müdürü atarken, &#8216;adamı olanların atanması&#8217; öne çıkarıldığı için, &#8216;eğitim yöneticiliği&#8217; vasfının ele alınması hiç mümkün olamıyor.<br />
Sonuç olarak bu olayda, suç işlemeye meyyal olan çocuğun, zamanında ele alınarak eğitilmesi mümkün olamadığından, birkaç yıl sonra, iyice gemi azıya alarak okulda arkadaşları arasında terör estirebilmesi; onlara bıçaklayarak zarar vermesi kolaylaşmış oluyor.<br />
Zamanında bu çocuklara kimse &#8220;Dur!&#8221; demiyor. Okullar bunların rahat hareket edebildikleri bir ortam oluyorlar.<br />
Ne kadar ters bir sonuçtur bu!</p>
<p><strong>Ne yapmalı?</strong><br />
Önce bakanlığın bu konuda alması gereken önlemler var: Bakanlık, yukarıda anlattığımız olaydaki tutumları bakımından okul yöneticilerini şiddetle uyarmalıdır.<br />
Okul yönetimleri, okullarına hâkim değildirler. Çünkü onların ellerinden bu hâkimiyeti sağlayan araçlar alınmıştır. Disiplin yönetmelikleri oldukça zayıflatılmış ve disiplin olaylarının rehberlikle önlenmesi gibi, uygulanması ve sonuçları bakımından yaşamın pratiğine ters düşen bir ortamın oluşmasına yarıyorlar. Bu durum onların ellerini kollarını bağlıyor ve olaylar karşısında ilgisiz kalmalarına gerekçe hazırlıyor.<br />
Bu olumsuzluk, ortadan kaldırılmalıdır. Disiplin yönetmeliği, yapısı gereği, eğitim kurumlarındaki öğrenci olayları için hazırlanmış hukuk metni olduğu için, &#8216;eğitimle cezanın bağdaşmazlığı&#8217; çizgisinin üzerinde bir uygulamaya zemin hazırlayan bir hukuk metnidir.<br />
Yaşamının çıraklık dönemi olan öğrencilik yıllarında öğrenci, hukukla bu yolla karşılaşacaktır ve karşılaşmalıdır. Bu, çok önemlidir. AB&#8217;ye girme girişimlerimizi olumsuz etkilemeyecektir. Bakanlığın okul yöneticilerini seçiminde ve atanmalarında eğitim yöneticiliği ölçütünü önemle araması gerekiyor. Bizden olan anlayışı artık son bulmalıdır.<br />
Okulların bir disiplin içinde çalışmaları esas olmalıdır. Disiplinsiz bir yönetimin başarısından söz edilemez.<br />
Olayların önemli bir bölümünün okul yöneticilerinin görevlerini &#8216;bihakkın&#8217; yerine getirmemelerinden ileri geldiği açıkça görülüyor. O nedenledir ki anlatılan olayda okul ve öğretmen, yönetici adı verilmesine gerek görülmemiştir. Belirttiğimiz bu özellik yaygın ve geçerli bir özellik olarak ortada bulunuyor.<br />
Bakanlığın ŞğRA&#8217; toplayarak bu &#8216;şiddet olayının&#8217; ele alınmasına imkân hazırlaması, iyi bir önlem gibi görünüyor. Şurada konuşulanlar raporlarla yine rafa kaldırılmaz inşallah.<br />
Şiddetin okulları sarmasını, basının olayları büyütmesi, Avrupa okullarında öğretmenlerin daha çok bunaldıklarını söyleyerek olayı önemsizleştirme gayretleri, nereden gelirse gelsin hem hatalıdır; hem de olayları yanlış yöne çekme gayretidir.<br />
Okullarımıza sahip çıkalım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/37/okullar-siddete-emanet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eğitim Bakanlığının Okuma Listesi</title>
		<link>http://www.muhsinsener.name.tr/35/egitim-bakanliginin-okuma-listesi/</link>
		<comments>http://www.muhsinsener.name.tr/35/egitim-bakanliginin-okuma-listesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 May 2006 12:23:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.muhsinsener.name.tr/?p=35</guid>
		<description><![CDATA[MEB.,ortaöğretim öğrencilerine gelecek öğretim yılında başlamak üzere  verilmesini düşündüğü okuma listeleri yayımlamış bulunuyor. Böyle bir listenin basında geniş ölçüde yer alması  çok olumlu bulunmakla birlikte, konunun tartışıılması gereken çok çeşitli yanları olduğu unutulmamalı&#8230; &#160; (100) yapıtlık listede, (75) yapıt Türkiye yazınından, (25) yapıt da  Dünya yazınından  alınmıştır. Türkiye ve Dünya yazını arasındaki seçimde  öteden beri  uygulanan oran  1/10’dur. Buradan bakıldığında  (75)  Türkiye yazını yapıtına  karşın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>MEB.,ortaöğretim öğrencilerine gelecek öğretim yılında başlamak üzere  verilmesini düşündüğü okuma listeleri yayımlamış bulunuyor. Böyle bir listenin basında geniş ölçüde yer alması  çok olumlu bulunmakla birlikte, konunun tartışıılması gereken çok çeşitli yanları olduğu unutulmamalı&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(100) yapıtlık listede, (75) yapıt Türkiye yazınından, (25) yapıt da  Dünya yazınından  alınmıştır. Türkiye ve Dünya yazını arasındaki seçimde  öteden beri  uygulanan oran  1/10’dur. Buradan bakıldığında  (75)  Türkiye yazını yapıtına  karşın (25) Dünya yazını yapıtı, genişletilmiş bir listeyi gösteriyor.</p>
<p>Türkiye’de ortaöğretim, dünya yazınına daha geniş yer vermiştir sanki&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya ve Türkiye yazını yapıtlarının, her yönden  değerlendirilmesine  bu geniş alan, çok elverişli bir ortam  sağlamış görünüyor. Karşılaştırmalar,yetişmekte olan  gençlerin  daha ayakları  yere  değen  görüşler  edinmelerine  olanak sağlayacaktır.</p>
<p>Şimdi bu listeyi  değerlendirelim ve sağlayacağını söylediğimiz olanaklara bir bakalım:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p>Türkiye yazınına  ilişkin (75) yapıt arasında yer alan kimi yapıtlar çok ilgi çekici bulunmuştur. Örneğin: <strong>Kerem ile Aslı.</strong></p>
<p>Bir efsanenin yazımı ile ortaya çıkmış bir yapıt. Lise öğrencilerine  böyle bir yapıtın,yani bir masalın okunmak üzere  önerilmesini anlamak olası görünmüyor. <strong>Dede Korkut Öyküleri</strong>  için böyle bir  görüş ileri süremezsiniz. Çünkü onların dayandığı sosyal ve tarihsel  temellerden söz edebiliriz.</p>
<p><strong>Kerem ile Aslı  </strong>için ne denebilecektir?</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ömer Seyfettin’den Seçmeler</strong> önerilmektedir. Ömer Seyfettin, temaları yönünden, “kanbağı”na<strong> </strong>dayanan  bir etnik  yapıyı gündeme getiren ve bunu öven öyküler  yazmıştır.Bu öykülerin  klasik öykü planında incelenmesinin  ve değerlendirilmesinin  doğaldır ki yararı olacakatır. Ne ki  tematik açıdan bakıldığında, lise öğrencilerinin  bu öyküleri okumalarında  çağdaş bilinç ve insan sevgisi bağlamında  olumlu bir yan bulmak mümkün  değildir.</p>
<p>Ömer Seyfettin’in Türkçesi’nin  20.yy.’ın  başlangıcında  ‘sadeleşme’ dalgalanmalarının  önemli bir belirleyeni olarak  ele alınmasında  yarar olmakla birlikte  bu öykülerin,  modası geçmiş etnik yönlendirmelerin  gerçekleştirilmesine geniş ölçüde olanak sağlanacağı unutulmamalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tanpınar’ın Beşşehir’i, Samiha Ayverdi’nin İbrahim Efendi Konağı, N.Fazıl’ın Çile’si, T.Buğra’nın Küçük Ağa’sı, Sadi’nin Gülistan’ı,</strong> ilginç bir grup oluşturuyorlar. Bu yapıtların  tümü, Cumhuriyetle birlikte  değişen Türkiye  imajı nın tam tersi  bir  imajın  parlatılmasına yarıyorlar. Eski kültüre özenilmesinin hiçbir  yararı olmadığı açık seçik bilinir, görülür ve yaşanırken , eski yaşamın dışavurumu olan  bu yapıtların  yeri nedir burada? Bunların,yetişmekte olan  gençlerin bilincinde oluşturacağı  ikilemin derinleşmesinden  başka hiçbir yararı-bu bir yarar ise- olmayacaktır.</p>
<p>Öte yandan, bir mistik yapılanmayı  da öneren yapıtlardır bunlar. “bir lokma bir hırka” inancı  ve anlayışında  kuşaklar yetişmesine hizmet edecek  bu yapıtlar, 21.yy. Türkiye’sinin  yetişmekte olan  gençlerine  önerilmemelidir. Gençler bu yapıtları, yaşamlarının ileri aşamalarında, eğitimlerinin derinlikli  çalışmaları kapsayan süreçlerinde  kendi seçimleri olarak okuyabilirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Halk Şiirinden Seçmeler</strong> varken ve <strong>Aşık Veysel</strong> bu seçmeler içinde yer almışken onun <strong>Dostlar Beni Hatırlasın</strong>’ını önermenin  bir mantığı olduğunu hiç sanmıyorum.</p>
<p>Sonuç olarak, Aşık Veysel bir halk ozanıdır da ondan!..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kemal Tahir<em>,</em></strong> önemli yazarlarımızdan biridir. Bana göre romanlarından çok öyküleri (Göl İnsanları) daha önemlidir. Gorky,O’Henry’i anımsatan Göl İnsanları’ndaki  küçük öyküler gerçekten güçlüdür ve değerlidir. 21.yy.’da  Göl İnsanları’ndaki  kişiler ve temalar, onların sorunları, popüler  kültürün de bir tür yansıması olarak  alınabilir. Tüm bu gerçekler  varken <strong>Esir Şehrin İnsanları </strong>önerilmiş bulunuyor.</p>
<p>Bunu anlamak olası değildir.</p>
<p>Kemal Tahir, belki de  <strong>Devlet Ana</strong> ile Esir Şehrin İnsanları’ndan daha iyi  tanıtılabilirdi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>O.Hançerlioğlu’nun 7.gün’</strong>e  gelinceye değin  gençler için öyle değerli  inceleme ve araştırma yapıtları var ki!&#8230; <strong>Düşünce Tarihi</strong> böyle bir yapıttır. Düşünce açısından, mutluluk açısından ve özgürlük açısından olmak üzere üç cilt  olarak Varlık’tan yıllar önce yayımlanmıştı.Temel yapıtlardan biridir bu. Başka alanlara da uzanacak bir ‘alan okuması’ yapılmasına olanak sağlayacak bir yapıt. Şimdi, 7. Gün, böyle bir yapıt karşısında  nerede duracak?&#8230; Merak ediyorm doğrusu&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.F.Başgil ve Bahattin Özkişi</strong>’nin bu listede yeri nedir, hiç anlamış değilim!&#8230;Başkalarının da anladığını sanmıyorum.</p>
<p>Başgil Hoca’nın yanlı olduğu ve “sağı” alenen kayırdığı bilinirken onu gençlere önermek, sağ düşüncelerini  onaylatmaktan başka  bir anlama gelmiyor.</p>
<p>Velidedeoğlu, C.O.Tütengil, B.Savcı, M.Aksoy, T.Z.Tunaya&#8230;. gibi devleri  niye anımsamıyorlar acaba?..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p>Batı yazınına ilişkin yapıtlar, <strong>Dünya yazını </strong>başlığı alatındaki (25) yapıt arasında  verilmiştir. Müfredat bağlamında  “Batı” kavramı, yetmişli yılların ortalarından itibaren bırakılarak yerine “Dünya” kavramı kullanılmaya başlandı. O yıllardan bu yana “Batı yazını” yerine  “Dünya yazını”  deniliyor. İlk bakışta bu durumun  daha iyi olduğu ya da daha kapsayıcı  olacağı falan  düşünülebilir. Oysa “Dünya yazını” başlığı ile  Batı yazını, Türki Cumhuriyetleri yazını, Doğu Yazını&#8230;gibi  geniş bir alan  kapsanmak istenmiştir. Öyle olunca  da örneğin  1957 Lise Edebiyat Programı’ndaki  Batı yazarlarının sayısı  en alt düzeyde tutulabilmiş; onların yerine örneğin Türki Cumhuriyetlerinden, hiç kimsenin bilmediği kişilerin şiirleri programa alınabilmiştir. Bu, bir amaç için yapılmıştı. Ve o amaç da artık gerçekleşmiş bulunmaktadır: Batı kültürüne olabildiği kadar kapanmak, onun yerine Doğu ve İslam kültürünün egemen olması sağlanmıştır.</p>
<p>Özetlenen bu mantık, (25) yapıtın  yer aldığı  “Dünya yazını” başlığının  seçiminde de  egemen olmuş görünüyor.</p>
<p>Şimdi, İvo Andriç, Panait İstirati, M.Selimoviç, Cengiz Dağcı ve Cengiz Aytmatov, Batı yazınını mı temsil ediyorlar?..</p>
<p>Baudelaire, Rimbaud, A.Gide, Montaigne, Alaine, Whitman, Shakespiare&#8230;.. nerededirler?&#8230;</p>
<p>Ve tabii Adonis nerdedir?..</p>
<p>Bacon nerelerde kalmıştır?!&#8230;</p>
<p><strong>3.</strong></p>
<p>“Kırk kuşağı” olarak adlandırılan, özellikle şairlerden hiçbirinin, hiçbir yapıtı listede yer almamıştır&#8230;</p>
<p>Hemen sonra M.Cevdet, Oktay Rifat; İkinci Yeni şiiri ve onun önemli temsilcileri ve tabii yeniler&#8230;Onlardan  hiçbir iz yoktur listede&#8230;Sanki böyle bir kültür yapılanması hiç olmamıştır; hiç yoktur!&#8230;</p>
<p>Hemen burada şiirle ilgili birkaç şey söylemeliyim: liste, Türkiye şiiri için çok yoksul bir liste olmuştur. Türkiye Şiiri için özellikle Modern şiir için, gençlerine  okutacak hiçbir yapıt bulamadığı anlaşılıyor Bakanlığın&#8230;</p>
<p>Çok dramatik bir durum değil mi?!..</p>
<p><strong>4.</strong></p>
<p>MEB’nın  yayımlanan kitap listesine benzer listeler öteden beri vardı. Lise Müfredat programında  yer alan yazarların yapıtlarından oluşmuş listelerdi bunlar. Böyle bir yaklaşım, daha verimli bir alanın  oluşmasına olanak sağlıyordu. Hem Türkiye yazınında hem de Batı yazınındaki  yazarların  yapıtlarının tümü öğrencinin önüne konuyordu.</p>
<p>Bu yöntem bırakılmıştır.</p>
<p>Yazarlardan seçilen yapıtlar bir liste oluşturmuşlardır. Liste daha çok sınırlandırılmış olarak ortaya çıkmıştır. Sınırlandırma konuları daha geniş tutulmuştur. Yönlendirme olanakları  öne çıkarılmıştır ve  bunlar kullanılmıştır.</p>
<p>Liste bu yolla ortaya çıkmış bulunuyor. Bu listede yer alan yapıtların okutulmasının mutlak anlamda bir yönlendirici niteliği vardır.</p>
<p>Listeye,<strong> Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’</strong>ı ile <strong>Nazım’ın Memleketimden  İnsan Manzaraları</strong>’nı koyduk mu  kimse hiçbir şey söyleyemeyecektir diye düşünüldüğü anlaşılıyor.</p>
<p><strong> II.</strong></p>
<p>MEB’nın hazırladığı listenin şöyle ya da böyle olması aslında çok önemli de değildir. Çünkü listede yer alacak olan kitapların okunmasıdır önemli olan.</p>
<p>Önce öğretmenlerin bu yapıtları  okuması gerekiyor. Listede yer alan yapıtların öğretmenler tarafından sayfa sayfa okunması de yeterli değildir aslında. O yapıtların ardındaki sosyal ve tarihsel olaylar içselleştirilmiş ve çözümlenmiş olmalıdır. Eğer böyle bir yol izlenmemişse   okunmuş olmalarının salt kimi anımsamalar yapılmasından öte bir anlamı olmayacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugün durum,aşağı yukarı böyle birşeydir.</p>
<p>Öğretmenlerin, listede yer alan yapıtları  öğrencilere önerirken onları kendilerinin bundan sonra  okuyacaklarını  falan düşünmek saflıktan başka bir şey değildir. Öneriler yapılacaktır ama ne yazıktır ki  öğretmenler bu yapıtları  okumayacaklardır ve onlara  bu kitapları okutmanın bir yolu da yoktur. Bugünkü koşullarda bir yolu yoktur. Yoksa değişen koşullar içinde tabii vardır ve olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öğretmenler,  eğitimleri sırasında  okuma konusunda y e t i ş t i r i l m e m i ş l e rdir.</p>
<p>Eğitim sistemimiz içinde  bu doğrultuda alınmış ve uygulanmakta olan ne bir yöntem ne de verimli olabilecek  ve müfredata  dayalı bir alışkanlık vardır.</p>
<p>Cumhuriyet dönemi içinde okuma konusu, salt kimi öğretmenlerin  özel çabaları çerçevesi içinde  ve çok cılız adacıklar  olarak, etkisiz bir biçimde  yürütülegelmiştir. “Bizim Türkçe öğretmenimiz  falan, Edebiyat öğretmenimiz filan, şu şu kitapları okutmuştu&#8230;” gibi  sözlerle  anlatılan bir çalışma alanı olarak kalmıştır. Daha çok öğrencilere  kimi yapıtlar verilmiş ve okumaları  istenerek onlardan bu yapıtları özetlemeleri istenmiştir.</p>
<p>Kitap okunmasında  “özet çıkarılması”, Türkiye okullarında özellikle  ortaöğretim kesiminde  çok yaygın bir yöntemdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öğrenciler, özet çıkarmak için  özel  ve ilginç yöntemler bulunmuşlardır.</p>
<p>Küçük bir öğrenci kesimi, kitabı okuyarak özetlemeye çalışmaktadır. Ne yazık ki bunların özetleri genellikle beğenilmemekte ve iyi not alamamaktadırlar. Çünkü özet yapmak önemli bir tekniği kavramayı ve kullanmayı gerektiriyor. En katıksız çalışan öğreneciler bunlardır oysa.</p>
<p>Kitap özeti çakaranların önemli bir bölümü ise, tanıdıklarından ve yakınlarından bu konuda yardım istemekte ve onların dikte ettirdiklerini yazarak özetleri oluşturmaktadırlar. Bunların kitapla hiçbir  biçimde  alışverişleri olmadığı halde bu öğrencilerin hemen tümü iyi not alabilmektedirler. Bir etik sorununu da yanında getiren bu durumun varlığından bile haberli  olmama yolu seçilmiştir genellikle.</p>
<p>Öğrencilerin çok önemli bir bölümü ise, artık piyasalarda  satılmakta olan ve hemen her yerde kolaylıkla  bulunabilen  “Kitap özetleri” denilen  yayınları edinerek  oradan istedikleri  yapıtların  özetlerini kopya etmektedirler. Bu yol çok yaygındır. Öğretmenler bu durumun ayrımındadırlar. Ne ki üzerinde durmamayı yeğlemektedirler. Bilirler ki üzerine gittiklerinde yalnız kalacaklardır&#8230;Bu durum, kendini aldatan öğretmenlerin çoğalmasına, öğretmenini aldattığını sanan öğrencilerin gittikçe artmasına ve bugünün okumayan, düşünmeyen ve düşünmek istemeyen insanının oluşturduğu bir toplumsal yapının  ortaya çıkmasına,  yardım etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>NE YAPILMALIDIR?</strong></p>
<p>H.B. Kahraman, Radikal’de bu konu üzerinde duran iki yazı yayımladı. Her iki yazıda da listeler yayımlamanın değil, o listelerde yer alan yapıtların okunmasının sorun olduğunu söylüyordu.Önce öğretmenlerin okumaları gerektiğinin altını kalınca çiziyordu. Bu görüşe aynen katılıyorum.</p>
<p>Çocuklara ortaöğretim çağında  listeler vermenin  ve bu listelerde yer alan kitapları okumaları gerektiğini söylemenin hiçbir anlamı yoktur; bu zamana değin de olmamıştır zaten. Kitap okumanın, okumayı sevmekle ilişkili olduğunu, böyle bir sevgi verilmeden çocukların kitap okumalarının mümkün olmayacağını söylemenin de ben, hiçbir anlamı olmadığını/bulunmadı-ğını düşünenlerdenim.</p>
<p>Çocuklar,  kitap okumak durumundadırlar!&#8230;</p>
<p>Onlara kitap okutmak durumundayız!..</p>
<p>Bu, yaşamsal bir gerekliliktir. Eğer bu gerekirliği yerine getirmez isek bugün yaşadığımız  kitlesel “kürtürsüzleşme” katliamının hazırlayıcılarından olacağımızı bilmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kitap okutmanın en verimli ve gerçekliğe dayanan yolu, okutulacak kitaptaki  olayların ve durumların  altında yatan sosyal ve tarihsel  olayları bilmek ve öğrenmektir. Bunun için liselere bir <strong>Kültür Tarihi </strong>dersi  konulmalıdır. Bu konuda H.B.Kahraman’ın önerisini desteklediğimi belirtmek istiyorum. Bu derslerde gencin, kültürel olayların  oluşmasını, sebep ve sonuçlarını tartışırken yapıtlara kendiliğinden  gitme gereği ortaya  çıkıyor. O yapıtları okumayanların  kültür tarihinin, o sayfalarını kavraması  mümkün  olmayacaktır. Böylece  kitap okunması, bir zorunluluk haline gelmiş oluyor. Bu zorunluluk insanın, yaşadığı  toplumun temellerinin  ne olduğu ve nasıl olduğu&#8230;gibi  doğrudan doğruya kendini ilgilendiren  konularda güçlenmesini sağlayacağından gerçekten  işe yarayacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ayrıca bu çalışmalar, felsefe ve yazın(edebiyat) dersleri ile  desteklenecek; bu alanın daha geniş bir ortam içinde  ve yeni yöntemlerle  kavranmasına  olanak da sağlamış olacaktır.Örneğin, analitik(çözümleyici) yöntemi yaşamında uygulayarak kullanmayı kavrayacaklardır. Buradan bakılırsa eğer, analitik yöntemi kullanamayan bir insanın ne kendini ne  ‘ötekini’  ve ne de toplumu kavraması ve anlaması olasıdır. Yaşamda çözümleyici bir yaklaşımın kullanılamaması  kişiyi genel kimi doğruların  tekrarından öteye  götürmez/götüremez. Bu durum, insana bugün yaşadığımız kültürsüzleşme ortamı gibi bir ortamın oluşmasına katkıda bulunmaktan başka hiçbir şey kazandırmaz</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yazın(edebiyat) dersleri içinde  öğrencilerin  örneğin R.N.Güntekin’i okurken  onun yapıtını (Çalıkuşu gibi&#8230;), okuyan öğrencilerin onun uzun uzun yaşamını ve yapıtlarını ezberlemek yerine, o yapıttan çıkarak  yapıtlarıyla ne demek istediğini ve neler dediğini irdelemek çok daha verimli değil mi?</p>
<p>Öğrencilerin her yarı yıldı okumak zorunda oldukları, yazın(edebiyat) müfredat programındaki yazarlardan birinin yapıtını, derste ele alıp tartışması, gerçekten yazarın  ve kitabının neye yaradığını/yarayacağını  açık açık göstereceğinden çok yararlı olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>MEB, kitap listeleri yayımlamadan önce, o kitapların okutulması konusu üzerinde kafa yormak zorundadır. Bu konuyu olgunlaştırmadan yapılacak tüm çalışmaların verimli olacağını söylemek boştur, bir hayaldir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.muhsinsener.name.tr/35/egitim-bakanliginin-okuma-listesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
